- Kategori
- Eğitim
Çalkantı
Yazarı: İbrahim Ulvi Yavuz
Roman Ziya adında bir öğretmenin yazdığı kitabı bir matbaacıya incelenip basılması için götürmesiyle başlıyor.
Matbaacının öğretmeni karşılayıp oturduktan sonra kitap hakkında konuşmaya başladılar ve matbaacı Kazım kitabın ismini heceleyerek “ÇÖKÜŞ” diye mırıldandı ve “herhalde bir ailenin yıkılışını anlatıyorsunuz?” dedi. Hayır, cevabını alınca da, “asırlık bir imparatorluğun birdenbire yok oluşu” diye bir cevap geldi. “Demek romanın konusu tarih” diyerek ilk sayfayı okudu ve “romana Abdülhamit ile başlamışsın, bu eser satılmaz, ” dedi. Öğretmen, “Müsaade ederseniz konuyu biraz açayım. Her olayın bir başlangıcı ve gelişmesi vardır. Ben ülkemizi kana bulayan olayların temeline inmeden çaresinin de bulunamayacağına inanıyorum. Dün Abdülhamit’e hürriyet istemek bahanesi ile başkaldıranlar, bugün devlete devrim ve demokrasi diye isyan etmektedirler. Bütün bu olaylar tesadüf değildir. Temelinde anarşi yatmaktadır. Ülkemizde hürriyetin sınırı, diğer devletlerin çok üstüne çıkmıştır. Bunun tartışması çok uzun sürer, eseri okuduğunuzda gerçeği göreceksiniz ve şaşıracaksınız, ” diyerek oradan ayrıldı.
Siyasal Bilgiler Fakültesinin önünden Kurtuluş‘a doğru yürüyerek düşüncelere daldı. Yetim olarak büyümüş, ilkokuldayken annesini kaybetmiş, sadece babasını tanımış ve onun sevgisi ile sıkıntılara rağmen inancından hiçbir şey kaybetmemiştir. Babası onun okuyup adam olmasını istemiş ve “dinini, milletini, aileni unutma, herkese iyilikte bulun, dünya makam ve rütbeleri geçicidir. Sen onunla birlikte ahrete de kazanmaya çalış, ” diyen babasını hiç unutmamıştır ama babası onun öğretmen olduğunu göremeden ölmüştür. Bu düşüncele içinde yürürken karşıda bankta oturan ihtiyarın dalgınlığı dikkatini çekmiştir. İçinden bir his bu insanla tanışmayı istiyordu ve kalkıp selamlaşarak tanıştılar. Karşısındaki kişi Ankara’ya emeklilik işlemlerini yaptırmak için gelen eski nüfus memuru Yusuf Bey’di. Aralarında bu bozuk düzenin içinde kendisinin de oluğunu söyledi ve hep beraber Ziya’nın evine gittiler. Böylece Yusuf Bey’e yardım etmek istedi ve evine davet etti. Bu bozuk düzenin içinde kendisinin de olduğunu söyledi ve beraber Ziya’nın evine gittiler. Yusuf Bey hikâyesini anlatmaya başladı.
Memuriyete ilk giriş günlerini hatırladı, askerliğini yapmış tığ gibi bir delikanlı olarak meydandaydı. Gururlu, ümit dolu bir gençti. İlk müracaatta işe alınıvermişti. Çalışıyor, muvaffak oluyor ve âmirlerince de, çok seviliyordu.
Yıllar böyle bir başarıyla geçmişti ama bir gün, siciline kırmızı kalemle şu satırlar yazıldı: İçki müptelası, kumarbaz ve başarısız! Artık bu çizgiyi, kimse silemiyordu. Günden güne biraz daha karalanıyor ve bir leke gibi dosyasında yer ediyordu. Bütün bu kötülüklerin ve yanlış yola sevk edilişlerin başında kötü arkadaşları vardı. Bir gün, iki gün derken bu hal alışkanlık haline alıvermişti.
Yusuf Bey, böylece ayyaş adamı olup çıkmıştı. Kumar oynuyor ve içip içip evini ihmal ediyordu. Bu zevk ve eğlence içinde yıllar birden bire geçivermişti. Burada memuriyet yapamaz sözü onu başka diyarlara götürmüştür. Hem de şimdiye kadar hiç ismini duymadığı bir beldeye… Yerini haritada zor bulmuştu ama kolay gelmişti. Ama ne hayatının akışı gerçekleşmiş, ne de kendisi… Dostları vardı ama kendisi gibi gününü gün etmeye çalışan insanlardı. Emekli olsam da bir kurtulsam diye kendi kendine teselli olsa da günü dolmamıştı. Bir kere ilk adımı yanlış atmıştı, artık diğer adımlar da yanlış olarak onu takip edip gidiyordu.
Yusuf Bey’in Emin isminde bir oğlu, bir de Filiz adında bir kızı vardı. Emin ilçeye geldiğinde kitapçı Bayram’la tanışmış ve güzel bir ortam oluşturmuştu. Bayram onun kitaplarını okumasına izin veriyor ve beraber zikir meclislerine katılıyorlardı. Emin babasının bu gidişine çok ama elinden bir şey gelmiyordu.
Hükümet konağına bir gün Kitapçı Bayram yeni doğan oğlunun nüfus cüzdanını çıkarmaya geldi. Odadakilerle selamlaştıktan sonra, üniversiteden terk Şakır Bey’e, kaydı yapması söylendi. Kendi kendine mırıldanarak “Abdülhamit” dedi ve arkasından arkası gelmeyen sözlere başladı: Bu ismi kaydetmeyeceğini söyleyerek, zulüm yapmış bir padişahın neyini beğeniyorsunuz anlamıyorum? Bayram sinirlenmişti ama sakin olmaya çalışarak, “insana ne senin, ne de başkasının söz söylemeye hakkı yok. Zaman bir hâkimdir.” Olayları kendine göre yargılayarak değer biçer. Kazanın tek kitapçısı Bayram’ın cevabı memuru kızdırdı ve bütün arkadaşlarının ricalarına rağmen kaydı yapmadı. Bayram bu olayı direkt kaymakama şikayet etti. Kaymakam da Şakir’e sicilinin bozuk olduğunu söyleyerek işini yapmasını söyledi. Şakır bu olaya çok kızmıştı.
Yusuf Bey vakitsiz eve gelmişti. Çünkü o genelde eve çok geç gelir ve ailesi ile aynı sofrada olmazdı. Kızı Filiz bunu ile getirdi ve o gün evde kaldı, yemek yediler. Filiz babasına ödevinde yardımcı olmasını istedi. Babası da Emin’in daha iyi bildiğini söyleyerek ona yönlendirdi. Mithat Paşa kimdir? Dedi. O da, “Mithat Paşa İttihat ve Terakkinin başbakanı, asıl mesleği PTT memurluğu. Osmanlığı imparatorluğunun harbe girmesine ve yıkılmasına seyreden birisidir, ” dedi. Babası; “sen bunları nerden biliyorsun, ben onlar hakkında iyi şeyler duymuştum, ” dedi. Emin, “belki bilerek, belki bilmeyerek koskoca imparatorluğu harbe sokup, batırdılar baba. Bunun başka bir izahı olur mu?” Yusuf oğluna hayran kayran bakarak “aferin oğlum” dedi. Emin annesinden ders çalışmak için arkadaşına gideceğini söyleyerek izin istedi. Yusuf Bey şimdiye kadar eve geç geldiği için oğlunun bu gidişlerinden şüphelenmişti. Ülkeyi saran kavgalar içine yoksa oğlu da girmiş miydi? Sessiz gidişler, gelişler, kitap okumalar, arkadaşlarıyla evlerde yapılan sohbetleri düşündüğünde içinde şüpheler oluştu ve peşine düştü. Oraya vardığında karşısına önce bir Kur’an sesinin tatlı gül kokusu gibi yayıldığını hissetti. Sonra oğlunun düzgün, itinalı ve etkili ses tonuyla kitap okuması, içini rahatlattı.
Bir gün emin eve gelirken son ses açılmış bir müzikle sarsıldı. Durdu, düşündü, bu kardeşi Filiz’in marifetiydi. Onda hastalık derecesine varan bu merak, derslerine çalışmasına mani olduğu gibi okuduğu kitaplar da hep yarım kalıyor. Odası ünlü kişilerin posterleriyle doluyu ve onlara özeniyordu. Onlar gibi giyinmeye, makyaj yapmaya çalışıyordu. Eve geldiğinde yine aynı tartışmaları yaşadılar. Kardeşi, “benim hiç hakkım yok mu? Sen bana her şeyi çok görüyorsun, ” dedi. Emin, “tabiî ki var, ama Allah’ın bize verdiği ölçüler dâhilinde. O posterdeki sanatçılar çok mu mutlular sanıyorsun? O sanatçı geçen günlerde intihar etti. Her şeyi var ama manevi bir boşluk içersindeler. Kitap oku, ama elindeki gibi basit, aldatıcı, zihin bulandırıcı romanlar değil. Bir yeni açmış gül gibi, sana sevgi ve hakikat sunan eserler olsun, ıstıraplarını artıracağı yerde dağıtsın, ” dedi. Bu sözler Filiz’i çok etkilemişti. İçindeki boşluk kendini manen yakıyordu.
Emin tapu memuru Naci Bey’in kızı Canan’a zoraki Fizik ve Kimya dersi veriyordu. Çünkü babasının ve arkadaşının ricası vardı. Canan’ın kendisini sevdiğini bilerek, hoppa bir kıza ders çalıştırmayı kabul etmişti ve bu onun için çekilmez oluyordu. Canan bu zamana kadar hiç ret cevabı almayan güzel bir kız olduğu için Emin’in ona tepkisiz kalması, onu çileden çıkartıyordu. Emin etkili konuşmaları ile onu da yumuşatmıştı. Artık Emin’i iyi anlıyordu. Kendisin duyduğu geçiciydi, geçici olmayan manevi bir sevgiye ihtiyacı vardı. Bunu da Emin’in yol göstericiliğiyle kurtuluşa erdi.
Filiz ders ziline az bir zaman kala hızlı hızlı okula giderken aklı yazılısındaydı. Bu düşünceler içinde bir arabanın fren sesiyle bu sessizlik bozuldu. Filiz yere yığılmıştı, gözlerini açtığında hastanedeydi ama gözleri görmüyordu. Bu kararan dünyada ne müzik vardı ne de neşe için her anını paylaştığı okul arkadaşları. Konuşmuyor, sadece düşünüyordu. Emin onu teselli etmek için elinden gelen gayreti gösteriyor, şimdiye kadar resmi bir hava içinde geçen kardeşlikleri, yakın bir dostluğa dönüşmüştü. Emin manevi telkin kapılarını kardeşine açmıştı. Yusuf Bey de kendini teselli etmek istercesine iyice içkiye verdi kendisini. Filiz kendini kuşlara, çiçeklere ve bir de abisinin okuduğu kitaplara verdi.
Tapu memuru Naci Bey, Yusuf Bey gibi kendisini içkiye vermiş bir adamdı. Oğlu Celil’in düşüncesindeki terslik, inancındaki noksanlık, onu hırçın bir kişilik yapmıştı. Üç beş kişiden başka yakın arkadaşı yoktu, seveni de yoktu. Giyinişi ile davranışıyla ve fikriyle, ilçeye hâkim olan milli duygulara ters düşünüyordu. Kardeşi Canan’daki bu değişiklikler Emin’e karşı kızgınlığını artırıyordu. Oysa o kardeşini devrimci yapacaktı.
Kitapçı Bayram’ın etrafında toplanan insanlar, sohbetler ve Canan’ın başını örtmesi, bu olamazdı. Emin’in karşısına çıkıp kardeşine bir daha ders vermemesini ve bu fikirleri aşılamamasını söyler. Emin, “Bunları ben de istemedim ama babalarımız…” Emin ve arkadaşları ilçede Kitapçı Bayram ve çevresinin yaptığı sohbetlerden, insanları etkilemelerinden çok rahatsız oluyordu. Bir gün başlarının Kenan’ın çektiği Celil ve arkadaşları plan yapmak için Celillerin evinde toplandılar. Kitapçının dükkânına bomba koyulacak, bu görevi ki yapacak? Önce bu görevi başkası üstlenir, ancak Canan’ın onları dinlediği öğrenilince, bu görev Celil’e verilir. Hatta davadadikler devrimi uğruna gerekirse kız kardeşini öldürmesini emrederler. Bunlar o kadar ileri gittiler ki bunları yapmak onlar için bir vazifeydi. Celil verilen vazifeyi gerçekleştirmek için kitapçının dükkânına gider ama bombayı koymadan polisler etrafını sarar. Canan kendini ve ailesini üzecek bir olay olmasını istemiyordu. Çünkü o bomba ile çok kişi ölecekti ve bunun vicdan azabı ile yaşayamazdı, abisin şikâyet eden de o idi. Bu olay ilçede şok etkisi yarattı. Tapucu Naci Bey evden dışarıya çakamıyordu. Kendini daha çok içkiye ve kumara vermişti. Halbuki Canan, onu uyarmıştı. “Baba ağabeyimin fikirlerini etkileyen kötü arkadaşları var, onu uyar ve dikkat et, ” demişti. Bunlar aklına gelince çok pişman oluyordu, keşke onu dinleseydi.
Yusuf Bey, oğlu Emin’in iyilikleri, kızı Filiz’in de başına gelenler onu düşünmeye ve vicdan muhasebesine sürükledi. Bu hayatın bir sonu vardı, hali ne olacaktı, kendisi böyle devam ederse? Bu boşluk içinde bir gün, işe gitti ama içi rahat etmiyordu. Oradan izin alıp meydana bir ağacın altına geldi, oradan geçen ermiş bir zat olan Cemal Bey kendisine ismiyle hitap edip derdini dinleyebileceğini söyleyerek gider, Yusuf da arkasından. Sohbet ortamında, “dostum Yusuf Bey! Dünyayı gaye edinmek ne büyük bir gaflettir. Zaman çarkları bir buğday gibi bu düşüncedeki insanları öğüte öğüte kabir kapısına kadar götürüyor. Sadece toz ve boş bir beden olarak…” Bu konuşmalardan çok etkilenen Yusuf Bey şunu fark eder, aklına ne içki ne de sigara gelmemiştir. Sanki bu zat içindeki kötülükleri bir çırpıda yok edip atmıştır. Yusuf Bey artık namazını camilerde kılıyor, ailesini ihmal etmiyor, tam tersi onlara daha çok bağlanmıştır. Bu duruma en çok ailesi sevinmiştir.
Emin bir gün okul çıkışı bir tepeye çıkmış düşüncelere dalmıştı: Öğretmenler arasındaki fikri ayrılıklar talebe kavgaları, başarıdan daha çok ideolojiye önem veren bir eğitim çıkmazı… Bunalımlarla dolu bir dünya yaşıyor, bunalmıştı, bir an evvel okulu bitirip üniversiteye adımlarını atmak istiyordu. Ama bu hayalleri bozacak olan kişiler yanına yaklaşarak ona saldırdı. Onu bıçaklayacakları anda yana çekilmesiyle bıçak saldırganlarından birine değdi ve Emin kaçtı. Emin ertesi gün okula gittiğinde okul müdürü onu çağırdı. Dün olan olaylar ve yaralama Emin’e yüklenmişti. Ona saldıranlar değil de başkaları yalancı şahitlik yaparak, onun okuldan atılmasına neden olmuşlardır. Müdür, okuldan ayrılmazsa hapse gireceğini, söyledi ve Emin’in okul hayatı bitti. Emin artık kendini bir boşlukta hissediyordu, çünkü onun üniversite hayalleri vardı. Bu hayaller de suya düşmüştü. Kitapçı Bayram onu yardımcı olarak işe almıştı ama onun aklı okuldaydı. Bir insanın eğitim hakkı nasıl elinden böyle haksız, anarşist bir sebepten dolayı elinden alınabilirdi? Yusuf Bey oğlunun başına gelenlere de sabretmesini bildi. Kendi teselli arayacağı yere Emin’i teselli etmeye çalıştı ve bunda da bir hikmet vardır dediğinde Emin babasına hayran oluyordu.
Kenan olan olaylardan sonra görev bildiği tahrip etme işini yapmak için harekete geçmişti. Çok sinirliydi, çünkü arkadaşlarının gözünden düşüp, liderliğin elinden gitmesini istemiyor, bunun için bombayı kendi yerleştirecekti. Ama Naci Bey onun karşısına çıkınca çok panikledi ve sendeleyerek yere düştü ve paramparça oldu. Bir hiç uğruna yok oldu. Şehirlerden uzanan bu illet, şimdi ilçelere ve köylere yayılmıştı.
Emin olan olaylardan sonra babasının da emekliliği geldiği için köye taşınmak istedi ama babası bu bayrağı haksızlara teslim etmekten başka bir şey değil, diyerek emeklilik için Ankara’ya gidecektir. Ama kızının gözlerini açtırmak için.
Ziya öğretmen bütün anlatılanları not etmiştir. Çünkü yeni romanının konusunu oluşturuyordu anlatılanlar. Ziya Emin’i okutacağını, Filiz’in gözleri için de yardımcı olacağını söyledi. Yusuf Bey evraklarını tamamlamak, Filiz de Emin’i getirmek için tekrar ilçeye döndü.
Ziya’nın kitabı incelenmiş raportör, tarihin derinliklerine, akılcı bir üslupla girene pek rastlamadığını ve eserin, içindeki fikirleriyle kendini kabul ettirdiğini söylemiştir. Kitap basılmış, Ziya telif ücretini almıştı ki bir grup genç onu kaçırıp ıssız bir barakaya getirdikten sonra parasını almış ve tartaklamışlardı. Ama bu parayı Filiz’in ameliyatına vermeyi planlıyordu. Bu gençler okuldan atılmış, evden kaçmış, kendilerini devrimci olarak görüyorlardı. Öğretmenin öğrencilerine kendi ideolojisine göre not verdiğini, onun zenginliklerden geldiğini düşünüyorlar. Ziya, içlerinden Rüstem’e kendisinin de fakirlikten geldiğini, ne annesinin ne de babasının yaşadığını, tek başına mücadele verdiğini söyler.
Elindeki kitabı alıp bir sayfasını okumaya başlar, içlerinden biri: Hürriyet, eşitlik ve devrim diye atılan çığlıkların hepsinin ardında anarşinin gizli oyunları mevcuttur. Ülkeyi karıştıran, bir avuç gencin kafası boş, kalbi ise hiç yoktur. Zira bir hiç için ölümle oyun oynamaktadırlar. İçlerinden Hüseyin hırsla, “sen devrim için ölenleri şehit saymıyor musun?” Hayır, cevabından sonra, sayfayı yırtıp ona yedirmek istedi ve kargaşa anında Ziya tabancayı onlardan kapıp oradan kaçmıştır. Ama peşinden Rüstem’i öldürmesi için göndermişlerdir. Rüstem bunu yapamadı, çünkü öğretmenden ve fikirlerinden çok etkilenmişti. Bunun yüzünden öldüresiye dövüldü ve içlerinden atıldı. Rüstem öğretmenin yardım etme tekliflerini hatırladı ve oraya gitti. Ziya önce tereddüt etti ama karşısında pişman olan bir genç vardı ve bu onun için bir görevdi. O yaptığı hareketten gurur duymuyordu zaten bu asli bir görevdi onun için. Bilmeyenlere, öğrenmek isteyenlere, inadın kör gözü ile hakikatleri ters görenlere doğu yolu göstermek en büyük idealiydi. Bunun için okumuş, dirsek çürütmüş ve devletten para almıştı. Müspet ilimlerle manevi ilimleri bir kül halinde bugünün genç kafalarına sunmak ve kurak topraklardan taptaze, renk renk çiçekler yetiştirmekti istediği. İnandığını böyle yaşamak ve aldığı maaşı böyle helal ettirmek istiyordu.
Önce ilk işi ailesinin yanı olmuştu. Rüstem ile beraber evlerine gittiler. Ailesi Rüstem’i kabul etmek istemedi ama Ziya oğullarının pişmanlığını anlattı ve onu tekrar okula yazdıracağını söyleyerek Rüstem’i ailesine kavuşturdu. Sıra okuldaydı, ama okul müdürü kayıt yapamayacağını, çünkü boykota teşvik, kavga ve itaatsizlikleri bir kalemde çizemeyeceklerini söyledi. Ziya, “eğitimin gayesinde affetmek ve suçtan caydırıcılık vardır. Biz her gece böyle kapımızı kaparsak, toplumda bir sürü serseriler, başıboşlar türeyecek ve eline silah alıp devlete kafa tutacaklar.” Bu sözler üzerine yakınlık derecesini sorar. O da, “hiç bir yakınlığım yok. Sadece bir eğitimci olarak bu genci bataklıktan çıkarıp, yeni bir imkân sağlayarak okumasını istiyorum. Hadise çıkarırsa ben kefilim, ” der ve Rüstem okula kabul edilir. Gerçekten de Rüstem sözünde durmuş ve okula sadece eğitim için gelmiştir.
Yusuf Bey kızı Filiz ve oğlu Eminle Ankara’ya geldiler. Emin, Ziya öğretmenin bütün işlemleri bitirmesini dört gözle bekliyor. Filiz de ameliyat için hastaneye yatmıştır ve ameliyat olacağı gün Ziya okuldan sonra hastaneye gidecekti ama gidemedi. Çünkü müdür iki polis memurunun ifadesini almak için geldiğini ve niçin böyle şeylerle uğraştığını, zaten mesleğinde çok başarılı biri olduğunu ve dersi verip maaşı almaya bakacaktın, dedi. Ziya susmak, hakikatleri sinesinde bir sır gibi saklamak, maaş almak, gezmek, eğlenmek ve dedikodu etmek, onun için hayatın manası bunlardan ibaret değildi ve olamazdı. İnanmak, sevmek ve hakikatleri bu nesle sunmak… Bunun için yıllarca okumuştu ve devletten maaş alıyordu. Müdüre acıyarak baktı ve bunları yazmak benim görevim. Ziya hapse girmişti. Sırf düşünceleri uğruna… Ama filizin gözleri açılmış, Emin’in okuma hayalleri ertelenmişti.
Yusuf Bey de ailecek ilçeye dönmüştü. Ziya öğretmen hapisten bir ay sonra çıkmış ve bir mektup yazarak Filiz ile evlenmek istediğini Yusuf Bey’e iletmiştir.
Sonuç:
Ziya öğretmenin eğitimde uyguladığı felsefi görüş idealizmdir. İdealizm, Türkçede ülkücülük adı ile anılmaktadır. İdealizm genel anlamda ülkü ile belirlenmiş olan ve bu ülküye çıkar gütmeden bağlı kalan yaşam biçimi ve dünya görüşü anlamına gelir. Zihinsel ya da ruhsal gerçeğe önem veren düşünce sistemi ya da dünya görüşü olarak da tanımlanır. Tüm gerçekliği ruhsal ya da düşünsel sayan, tüm bilgilerimizi algı, imge ve düşünce gibi bilinç süreçlerine indirgeyen görüştür. Platon, Sokrat, Hegel en önemli temsilcileridir.
İdealizm genel anlamda ülkü ile belirlenmiş olan ve bu ülküye çıkar gütmeden bağlı kalan yaşam biçimi ve dünya görüşü anlamına gelir. Zihinsel ya da ruhsal gerçeğe önem veren düşünce sistemi ya da dünya görüşüdür.
İdealistlerin eğitim anlayışına göre öğrenme sürecinde diyaloğa dayalı öğretim yöntemleri kullanmalıdır. Öğreticinin uyarı ve yönlendirmesine dayalı olarak öğrencinin becerilerinin geliştirilmesi amaçlanır. Bu amaçla, düz anlatım, soru cevap öğretim teknikleri kullanmışlardır.