​ Eşekli Kütüphaneci / Eğitim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Şubat '11

 
Kategori
Eğitim
 

Eşekli Kütüphaneci

Asıl adı Tahir olan Fakir Baykurt 1929 yılında Burdur’da doğar. 1948’de Isparta/Gönen Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra köy öğretmeni olarak çalışan yazar, 1955’te Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki eğitimini tamamladıktan sonra Sivas, Hafik ve Şavşat’ta Türkçe Öğretmenliği yapar. Demokratik Parti yönetimi tarafından öğretmenlikten alınarak pasif bir göreve getirilir. 1958’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ilk romanı “Yılanların Öcü” nedeniyle hakkında kovuşturma açılır.  

1960 yılındaki askeri müdahalenin ardından İlköğretim Müfettişliğine getirilir. 1962-1963 yıllarında ABD Bloomington İndiana üniversitesinde ders araçları konusunda uzmanlık eğitimi gören Baykurt, Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın ve Türkiye Öğretmenler Dernekleri Milli Federasyonu’nun genel başkanlığına seçilir. 1969 yılında Türkiye çapındaki ilk öğretmenler boykotuna katıldığı için bir kez daha açığa alınır. 12 Mart 1971’deki askeri darbeden sonra uzun süre tutuklu kalır. Edebiyata şiirle adım atan Fakir Baykurt, yazın hayatını toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla yazdığı kısa öyküler ve köy notlarıyla sürdürür. 1955’te öykülerini derlediği ilk kitabı Çilli’yi yayımlar. Bunu, köy yaşamını, köylünün arzularını, sıkıntılarını ve çelişkilerini dile getirdiği hikaye kitapları ve romanları izler.  

Sıcak bir yaz günü, peribacaları diyarına, Yunanistan’ın Larisa şehrinden Dimitrios Katsikas adında biri gelir. Bu genç adam, yıllar önce bu topraklardan göçe zorlanan büyükbaba ve büyükannelerinin izini sürmek, bir daha buraya dönemeyen akrabalarının yerine bu güzel yerleri gezmek ister. Tesadüfler karşısına yörenin sevilen şahsiyetlerinden “baba” lakaplı Aziz Güzelgöz’ü çıkarır. Dimitrios, Aziz’in evine konuk olunca, bu büyüleyici diyarda inanılmaz bir adamla tanışır. Aziz’in babası Mustafa Güzelgöz’dür bu kişi; namı diğer Eşekli Kütüphaneci’dir.  

Demitrios Katsikas, Ürgüp’ün ortasında Ankara otobüsünden iner. Heyecandan titrer. Bu güzel topraklarda olup da heyecanlanmamak elde değildir. İçi anlatamayacağı duygularla kaplıdır. Altmış yıl önce büyükannesiyle büyükbabası buralardan göçmek zorunda kalmışlardır. Onlar nerdeyse yaşamlarının sonuna gelmişlerdir ama Ürgüp’ü hala o kadar çok konuşur, derin özlemle anlatırlar ki, Dimitrios’un bilinci, bilinçaltı bebekliğinden beri, bunlarla dolup taşar.  

Yaşlılar için hiçbir biçimde bir geri dönüş olanağı çıkmaz. Gelip yurtlarını yenide göremezler. Onlar bir af çıkar, yurdumuza döneceğiz diye umutlanırlar. Ne af çıkar, ne de dönerler. Son yıllarda Türkiye’ye girip çıkabilme yolu açılınca, Dimitrios pasaportunu alıp yollara düşer. Çünkü babası ölmüştür. Büyükanneleri de böyle bir gezi için artık çok yaşlıdırlar. Vakit öğleyi biraz geçer. Elinde valize benzer küçük çantasıyla volkanik kayalarla çevrili Ürgüp’ün ortasında gezinip dolaşır. Bu güzel şehri bir masal ülkesine benzetir. Böyle doğal güzellikler karşısında hayrete düşer. İçinde büyük bir mutluluk vardır. Atalarının yıllar önce göçüp gittiği bu topraklarda havayı teneffüs etmesi ona büyük bir haz verir. Volkanik kayalara oyulmuş evleri örünce daha çok şaşırır.  

Dimitrios Türkçe’sinin yeterli olmadığını düşünerek insanlarla iletişime geçmeye çekinir. Bu çekingenliği üstünden atmaya çalışır. Geze geze, adını, ününü çok duyduğu Temenni Tepesi’ne çıkar. Orda bekçi Recep Efendi ile konuşur. Recep Efendi’ye nerde mantı yiyebileceğini sorar. Recep Efendi antikacı olan Aziz Güzelgöz’ün adresini verir. Bu mantı sanki büyük bir dostluğun habercisi gibidir. Gezgin yola koyulur ve adresi bulur.  

Dimitrios antikacı dükkanına gelir ve Aziz Baba ile tanışır. Aziz Baba elini uzatır: “Hoş geldin, otur bakalım, ” der. Sonra çırağına buyurur: “Erdem, git yavrum, bize iki çay söyle! Kendine de dondurma al!” Çıkarıp çocuğa para verir. Aziz misafire gayet sıcak, samimi davranır. Misafir bu durum karşısında biraz olsun rahat nefes alır. Kolay değildir, bilinmez bir yolda meçhule doğru yolculuk yapmak. Gezgin, Türk insanın kendisini bu kadar sıcak karşılayacağını pek düşünmemiştir. Atalarından Türk insanı hakkında pek olumlu şeyler duymamış olması onu tedirgin etmiştir. Fakat bu misafirperver yaklaşım karşısında atalarının yanlış düşündüklerini anlar.  

Akşam saati yaklaşır ve misafir otele gideceğini söyler. Aziz’in bu durum karşısında gönlü el vermez ve Dimitrios’u yatılı misafir olarak evine davet eder. Annesinin çok güzel mantı yapabildiğini anlatır. Dimitrios değişik duygular içerisine girer. Kendi ülkesinde belki böyle bir sıcak yaklaşımla karşılaşmamıştır. İçini güven duygusu sarmaya başlar. Aziz misafirle birlikte evin yolunu tutar. Akşam yemeğinden önce Dimitrios aile bireyleriyle tek tek tanışır. Aziz’in annesi Hanife Hanımın elini öper. Babası Mustafa Güzelgöz ile tanışır. Aziz, babasıyla konuğu tanıştırırken, “Babama Eşekli Kütüphaneci derler, ” der.  

Ona, Ürgüp’ün içindeki kitaplığı yönetirken otuz fazla köyün halkına eşekle kitap taşıdığı için ona bu adı takarlar. Emekli olduğu halde hala bu adla çağrılır. Bütün köylere tek tek gidip yetişkinlere, çocuklara kitap verir. Millet kitap okusun, kadınlar da kitap okusun, diye yıllarca çırpınır.  

Dimitrios, elini çenesine koyup düşünür: “Sanki bir masal ülkesine geldim. Mustafa Bey başına fötr şapkasını geçirmiş. Eşeğine kitap sandıklarını yüklemiş. Yolu yokuş köylere doğru eşeğini yularından çeke çeke götürüyor. Bir köye varınca çocuklar koşuyor. Çocuklar kucağındaki bebeklerle koşuyor. Birer ikişer kitap veriyor toplananlara. Gülerek alıyor, daha yolda okumaya başlıyorlar. O köylerde de böyle peribacaları var. Peribacalarından güvercinler havalanıyor. Güvercinler, açılmış kitaplara benziyor…”  

Dimitrios bu masal ülkesinde düşünmeye başlarken, Hanife Hanımla oğlu Aziz konuğa Eşekli Kütüphaneci’yi anlatırlar. Mustafa Bey oğlunun ağzından sözü kapıp Dimitrios’a Ürgüp’ün güzelliklerini anlatmaya başlar. Mustafa Bey misafiri yanına alır gittiği yerleri ona gösterir. Gezgin gittiği köylerin güzelliği karşısında şaşkın şaşkın bakar. Masal insanına benzer insanlar arasında bulunduğunu düşünür. Mustafa Bey sabahın erken saatlerinde bir eşekte sandıklar, bu sandıkların ardında uzun yollar alır. Köyleri üşenmeden tek tek ziyaret eder. Köylüleri cehaletten kurtarma, bilgilendirme adına onlara kitaplar verir. Kitap verdiği kişilerin adını yazar ve tarih atar. Deftere verdiği kitapların hepsini yazar. On beş günlük bir aradan sonra tekrar gelir, okunmuş kitapları alır ve onlara yeni kitaplar verir.  

Dimitrios gördüğü düşün etkisiyle Mustafa Beye aşağıdan yukarıya saygıyla bakar. Hiçbir kimsenin etkisinde kalmadan kendi duygularıyla insanlığı aydınlatmak adına gece gündüz çalışan bu insana, kim saygı duymaz ki? Dimitrios böyle sıcak bir aile ortamında kendini çok mutlu hisseder. Kendi yurduna, akrabalarının evine gelmiş gibi hisseder. O, gezip gördüğü, tanık olduğu olayları tek tek not eder. Ürgüp’ün yollarındaki birbirinden güzel, filozof duruşlu eşekleri özel olarak not eder.  

Nevşehir yöresinde o dönemlerde halkın geçimini sağlayacak kaynaklar kısıtlıdır. Köylülerin çoğunluğu kazanç elde etmek için şehir dışına çıkar. Bir dönem Mustafa Bey İstanbul’a gidip çalışmayı kafasına koyduysa da buna eşi engel olur. Bu güzel topraklardan uzaklaşmasını istemez. Bir gün mahallenin gençlerini bir araya toplar, onlarla top oynar. Top oynarken de bir yandan gençlere anlamlı mesajlar verir. Onlara oyunla bir şeyler öğretmeye çalışır.  

O sıralarda kaymakam Fakir Bey, memurlardan ikisini yanına alır ve dolaşmaya çıkar. Mustafa Beyle çocukların top oynayışını seyreder ve bu tablo çok hoşuna gider. Kaymakam onu yanına çağırır: “Evladım bu işi sürekli yapmak istemez misin?” diye sorar. O da bu teklifi kabul ederek, gençlerden oluşan büyük bir takım kurar. O sıralarda da Ürgüp’teki kitaplıkta çalışan bayan görevli işten ayrılır. Kaymakam Bey bu işe Mustafa Bey’i uygun görür. Onu 40 lira aylıkla kitaplık görevlisi olarak atar. Mustafa zaman kaybetmeden kitaplığa derin bir düzen getirmeye çalışır. İlk olarak eskimiş, nemlenmiş kitapları kurtarmaya çalışır. Onlara tek tek güneşe çıkararak kurutmaya çalışır. Bu işi öyle bir zevkle yapar ki hiçbir yorgunluk hissetmez. Bu görev onu o kadar mutlu eder ki, mutluluktan ne yapacağını şaşırır. Nasıl mutlu olmasın ki? Kitaplara gönül vermiş, kitapları dost edinmiş bir insanın kitaplıkta çalışması mutluluğun en büyüğüdür.  

Mustafa Bey takım kurduğu gençleri bir araya toplar ve şöyle seslenir: “Sizlerle iki takım kuracağız. Birbirinizle maç yapacaksınız. Ama hepinizin önce kitaplığa gelip kitap okumanız gerekir. Takımlara kitap okuyanları alacağım.” Gençler: “Neden efendim; bizi yeniden okula mı başlatıyorsun? “Hayır, okula başlatmıyorum; ama kafanızın bilgilenmesi gerekiyor! Başka türlü karşı takımı yenemezsiniz! Gol önce kafadan, sonra ayaktan çıkar. Siz de golü önce kafanızdan, sonra ayağınızdan çıkaracaksınız. Onun için kitaplığa gelip kitap okumalısınız!” der. Onun tek derdi gençlerin yüreklerine kitap tohumlarını serpmektir.  

Mustafa Güzelgöz kendini dörde beşe parçalar. Oradan oraya koşar. Bir yandan da evlerden, elinde olanlardan topladığı kitapları ayırıp seçer. Çocukların okuyabileceği yaklaşık seksen kadar kitap ayırır. Çocukların ilgi ve isteklerini her zaman dikkate alır. Fırsat buldukça ortaokula, ilkokula gider ve çocuklarla konuşur. Kitap okuyanları sever, beğenir; onları ödüllendirir. Derken bir kitap özetleme, bir de kitap okumanın yararları yazı yarışması açmayı düşünür. Öğretmenlerden bir seçici kurul oluşturur. Ödül olarak dolmakalemler, saatler, kitaplar koyar. Seçici kurula Kaymakam’ı da davet eder. Kazananlara verilecek ödülleri alabilmek için çarşı esnafından bağış toplar. Kitap özetleme ve yazı yarışması çok iyi sonuçlanır. Kazananların çoğu kız çocuğudur. Ödül dağıtımı çok görkemli geçer. Mustafa Bey derece alan yazıları Ankara’ya gönderir: “Bunların dergilerde yayımlanması için bize destek olun!” diye ricada bulunur.  

Bütün bunları yapar ama içinde bitmek bilmeyen doyumsuzluk vardır. Yarının gençleri için çırpınır durur. O da çok iyi bilir ki, bu taze çiçekler aydınlık bir geleceğin habercisidir. Onun yanında gençlerin ayrı bir yeri vardır. Onları kırmamaya, sıkmamaya özen gösterir.  

Mustafa Beyde ki kitap sevgisi bir başkadır. Bu sevgi; ana sevgisi, kardeş sevgisi, yar sevgisi gibi bir sevgidir. Kitap sevgisi de bütün öbür sevgiler gibi doğuştan vardır; ama uyur. Onun, zamanı gelince uyandırılması gerekir. Bu sevgiyi uyandıramayanlar gaflet uykusuna kapılıp bilinmezlikler içinde yok olurlar.  

O dönemlerde cahilliğin etkileri gün geçtikçe artar. Ürgüp’ün toplam 25 köyü vardır. Bunların hepsine 1935’e kadar okul açılır. Orda burada öğretmenlere saldırılar olur. Cumhuriyet’e karşı alttan alta kımıldanan düşmanlık öğretmenlere çevrilir. Çünkü Cumhuriyet’e açık cephe alamazlar. Medreseler boş inançlara, kör inançlara batar. Gün geçtikçe, şu günah, bu günah sözleri artar. Özellikle kızları okutmaktan kaçınırlar. Kızların okuması günah gibi bir anlayış büyür. Oğlan okursa kadı, kız okursa cadı olur, diye bir sözü ataların sözü gibi söyleyip kuşaktan kuşağa yayarlar. Mustafa Bey böyle katı bir anlayışa karşı çıkarak, insanlığın cehaletinden rant sağlayan kişilere kitaplarla en büyük darbeyi vurur. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim de kız erkek ayrımı yapmadan oku demez mi? Bunu hep unuturlar.  

Mustafa Beyin kitap sevgisi yüzünden eşekli kitaplık işine koyulmasının diğer özel bir nedeni daha vardır: Kaymakam başta olmak üzere, sekiz on memur bir köye giderler. Köylüler kalkıp hepsini karşılar. Herkesin altına bir sandalye sürerler. Doktorun altına, ziraatçının altına… Ama Mustafa Bey’in altına sandalye yoktur. Bir kızgınlık duyar, fakat bu kızgınlığı kendisinedir. Derin derin düşünmeye başlar. “Altına sandalye sürülenler, köylüye az çok bir hizmet götürürler. Doktor hastalarına iğne yapar. Veteriner hayvanlarına bakar. Ziraatçı onlara cins tohum götürür. Sen de yap bir hizmet, senin altına da sandalye sürsünler! Kızmakla ele bir şey geçmez, ” der.  

İlçede kitaplık memuru olan Mustafa Bey köylere nasıl hizmet götürebileceğini uzun uzun düşünmeye başlar. O hizmet adına muhtarla iletişime geçerek köylerde kitaplık kurmayı tasarlar. Köylerde eskiden halk odaları vardır; onların çoğu kapalıdır. Bunları kitaplığa dönüştürmeyi ister. Köy köy dolaşır, fakat bir sonuç alamaz. Hiç pes etmeden düşünür taşınır; köylere kitap ulaştırmanın yolunu bulur. Aklına eşek gelir. Üç gözlü iki sandık yaptırır. Doldurur sandıklara kitapları, sürer eşeği köylerin yollarına. Böyle köylüleri okumaya alıştırır.  

Mustafa Bey bir taraftan da kitaplığı zenginleştirmenin yolunu düşünür. Bunun için de şehir dışındaki hemşerileriyle yazışma başlatır. Onlardan bu yolda destek bekler. Bu şekilde yoğun yazışmalar sonucunda farklı şehirlerden de oda dolusu kitaplar gelir. Herkes ilgi alanına göre kitap bulabilme şansı elde eder. Yıllarca derin uykuda olan halkta bir yeniden diriliş başlar.  

O, diğer taraftan da toplumda geri plana itilmiş olan kadınları da unutmaz. Evli, çocuk sahibi olan bayanları da köyün kitaplığına getirmeye çalışır. Bayanlar evdeki işlerin çokluğundan yakınarak kitaplığa gelememelerinin nedenini belirtirler. Mustafa Bey kadınların kitaplığa gelememelerine bir çözüm yolu arar ve bulur. Çocuğundan, kadınından, yaşlısından herkesin köydeki kitaplıktan yararlanmasını ister.  

Kadınlar Mustafa Bey’e derler ki: “Kitaplığa vardık mı, orda boş oturuyoruz. Eğerkine amaç kitap okumaksa, alır gider, evimizde okuruz. Yamalık var, halı var. Orda niye boş duralım?” Mustafa Bey de cevap olarak der ki: “Buraya dikiş makinesi alacağım. Halı tezgahı kuracağım. Çocuklarınız için üç beşik koyacağım. Radyo da var. Yeter ki kitaplığa ayağınız alışsın. Siz gelin ki, sizden görüp yarın çocuklarınız da gelsin. Biz de öbür uluslar gibi bir an önce ilerleyip uygarlık kervanına katılalım. Arkada kaldığımız yetmiyor mu?”  

Onun karşısında hiçbir engel duramaz. Tüm engelleri yıkıp geçer. Bu yüksek gücü okuduğu kitaplardan alır. Kısa zamanda tüm köylülerin kalbinde derin bir yer edinir. İnsanlar bilgilendikçe yavaş yavaş neler kaybettiklerinin farkına varırlar. O şunu çok iyi bilir ki, bir köyün ilerlemesi için önce kafalardaki eskimiş düşüncelerin atılması gerekir.  

Mustafa Bey köylere yalnız kitap götürmekle yetinmez, öğretici filmler de gösterir. Özellikle kooperatifçiliğe ilgilerini uyandırmaya çalışır. Bunları yaparken bir yandan da kooperatif kurma işini ele alır. Ürgüp, Avanos, Nevşehir yanlarının üzümü her yörenin üzümünden çok sulu ve mayalı olur. Ama kilosunu ancak on kuruşa satabilirler. Kooperatifçilik kitaplarının en çok okunduğu Avcılar Köyünde bir üzüm kooperatifi kurar. Halkın ekonomik yönden kalkınmasını gerçekleştirerek, köylünün rahat nefes almasını sağlar.  

İlk iş olarak üzümden şarap yapma işini ele almaya karar verir. Köylüye kazanç sağlamak için gece gündüz demeden toplantılar yapar, bu konuda insanları aydınlatır. Önceden para etmeyen üzümler büyük bir değer kazanır. Birden üzüm para etmeye başlar. Her köyden insanlar Mustafa Beyin yanına akın eder. Onun ekonomide yapmış olduğu bu atılım, yapılan göçleri de engeller. Köylüler büyük bir zevkle toprağını işler ve ekonomik sıkıntıdan kurtulur. Dünyanın dört bir yanına şarap ihracatı yapılır. Çorak topraklara sahip bir şehir, Türkiye’nin güzide şehri haline gelir.  

Mustafa Bey’in bu güzel çalışmaları karşısında çekemeyen, kıskanan bazı güçler, ona iftira etmeye başlar. Halkın bilgilenip cehaletten kurtulması, bazılarının işine gelmez. Gizli güçler, valiliğe şikayette bulunur. Şikayet gerekçeleri ise Mustafa Beyin bu işlerden kazanç sağladığını ileri sürmeleridir. Nevşehir’i “bataklıktan kurtarıp, beyaz zambaklar şehri” haline getiren bu insanın takdiri bu mudur? O bu şikayetlere aldırış etmeden, çizdiği yolda hızla ilerler. Dimitrios tüm bu yaşanılanlar karşısında hayrete düşer. Ve dört gözle olup bitenleri defterine not eder. Dimitrios, onun çalışmalarına hayran kalır. Yaşadığı şehrin de böyle güzel insanlara ihtiyaç duyduğunu düşünür.  

Bir gün Amerika’da bir yarışma düzenlenir. Amerika’dan Türkiye’ye bir yazı gelir: “Halkına gönüllü olarak hizmet eden bir kahramanlar yarışması açılmıştır.” Bu yarışma Amerika hükümetinden bağımsız bir yarışmadır. Halkı için hizmet yapmış gönüllü insan olarak Mustafa Bey uygun görülür. Türkiye Devlet Planlama Örgütü Mustafa Güzelgöz’ün ismini verir. O, bu durum karşısında büyük bir heyecan duyar. Ankara’dan Ürgüp’e üç adam gelir. Mustafa Bey hakkında bilgi toplamaya başlarlar. Heyet inanılmaz bir manzarayla karşılaşır: Mustafa Bey ve yardımcıları eşekleri köylere sürüyor. Köy kitaplıklarında kadınlar dikiş dikiyor. Çökek köyünde şarapevi çalışıyor. Köylüler dizilip kitap alıyor; Mustafa Bey kitap veriyor. “Türk Ceza Yasası” adlı kitabı alıp okuduğu için yaşamı kurtulan delikanlıyı dinliyorlar. Bir genç, bir bayana gönül verir fakat aile bireyleri buna olumlu bakmayınca o da kızı kaçırmayı kafasına koyar. Kızı kaçırmadan önce Mustafa Beyin kitaplığıyla tanışır. “Türk Ceza Yasası” adlı kitabı okur. Kız kaçırmanın cezasını, bedelini öğrenir. Daha önce böyle bir bilgiye sahip değildir. Daha sonra kızı kaçırmaktan vazgeçer. Kızı kaçırmış olsaydı, hayatının hapislerde geçeceğini öğrenir. Yanlış bir adım atmaktan geri çekilir. Mustafa Beyin sayesinde üzüm on beş kuruşa satılmazken, kilosu elliye çıkar. O, şehrine hayat veren bir kahraman olarak bilinir. Ankara topladığı bilgileri Amerika Büyük Devletleri Elçiliğine verir. Aradan iki-üç ay geçer; Amerika’dan sonuç gelir. Nevşehir Valisi’ne telefon edilir. Anadolu’nun ortasında bir bomba patlar. Mustafa Güzelgöz birinci olur. Dünya kamuoyunda büyük bir yankı uyandırır. Türkiye’ye akın akın ziyaretçiler gelir. Mustafa Bey, halkına hizmet eden gönüllü kahramanlar yarışmasında İtalyan, İspanyol rakiplerini geride bırakır. Kazandığı ödülün diploması gelir. Kaymakam da takdirname yazar.  

Eşekli Kütüphanecinin ünü böyle alıp yürüyünce, Amerikan Elçisi Parker T. Hart da ziyarete gelir. Bu güzel insanı yakından görüp tanışmak ister. Büyükelçinin bu ziyaretine eşi de katılır. Büyük elçinin Ürgüp’ü ziyaret edeceği telefonla önceden Nevşehir Valisi’ne bildirilir. Mustafa Bey bu haberi öğrenince büyük bir heyecan içerisine girer. Kim heyecanlanmaz ki? Koskoca Amerikan Elçisi ta uzaklardan kendisi için buralara gelir. Onlarla direk iletişime girebilmek için İngilizce bilmesi gerektiğini düşünür. Tez elden eline pratik kitaplar alarak İngilizce öğrenmeye çalışır. Ve bunu kısa zamanda başarır. Azmin elinden ne kaçar ki? Konuklar gelince, Mustafa Bey İngilizce konuşmaya başlar. Büyük bir alkış kopar. Bu alkışı Amerikalı konuklar başlatır. Amerikan Elçiliği, Ürgüp’ün kitaplığına kullanılmış bir cip armağan eder. Evet, artık eşeklere gün doğar. Eşekler emekli olmaya başlar. Artık bundan sonra düzdeki, bayırdaki köylere, dağ ardı köylere, kitaplar bu ciple taşınmaya başlar. Sevincinin yanında bir de üzüntüsü vardır. O da Karakaçan’ından ayrılacak olmasıdır.  

Dimitrios, Baba lakaplı Aziz ile kan kardeşi olmak ister. Ve kan kardeşi olurlar. İki can kardeş kucaklaşır. Dimitrios bu güzel aileye öyle ısınır ki, buradan bir an olsun ayrılıp ülkesine dönmek istemez. Çekemeyen kötü niyetli insanlar da bu sıcaklığını çekemez. Sağda solda yaygara çıkarmaya çalışırlar. Şöyle derler: “Nasıl olur da geçmişten bu yana en büyük düşmanlarımız olan Yunanlıları evinize misafir edersiniz?” Aziz ve babası bu sözleri dikkate almaz. Her ne dinden, ırktan olursa olsun, bu toprakları ziyarete gelmiş bir insan, Allah misafiri değil midir? Zaten bu katı anlayış yüzünden insanlar yıllarca birbirlerine kin beslemiştir. Anadolu insanın samimiyeti, kardeşliği, misafirperverliği her yerde kendini gösterir.  

Gizli güçler farklı yollarla Mustafa Beyin çalışmalarını, halkın bu gelişimini durdurmaya çalışırlar. O dönmede aydınlığa karşı ciddi bir direnme vardır. Bunlar, ortaya Atatürk gibi güçlü adamlar çıkınca, sinsi sinsi yatıp uyur gibi görünse de, buldukları ilk fırsatta başlarını deliklerden çıkarırlar. Geleceğin gençlerini yetiştiren kurumlara saldırırlar. Köyler için öğretmen yetiştiren Köy Enstitüleri kapatılır. Ama hiç demezler ki, Köy Enstitüsünden yetişen öğretmenler ağaların tekerine taş koyuyor.  

Aziz ile Dimitrios kan kardeşi olduktan sonra kendi aralarında bir karar alırlar. Düşmanlığı, kini, nefreti bir kenara bırakıp, Ürgüp’le Larisa’yı kardeş şehir yapmaya karar verirler. Bu iki güzel insan geçmişten gelen anlayışı yıkmaya çalışırlar. Bunu yapacaklarına dair birbirlerine söz verirler. Dimitrios burada karşılaştığı bütün güzellikleri kendi şehrinde anlatır. Yunanlıların Türkler üzerindeki yersiz düşüncelerini yıkmaya çalışır. Dimitrios yapmış olduğu gezide Türklerin ne kadar mert, içten olduğunu yaşayarak görmüştür. Ayrılık günü gelip çatar. Üzüntüden Dimitrios’un gözleri kan çanağına döner. Neredeyse ağlar. Aziz ile Dimitrios, her iki şehrin belediyesine başvurarak iki şehri kardeş yapma yolunda yardım isterler. Belediye Başkanı Kürşat Numanoğlu’yla gitmeden görüşürler. Larisa Belediyesi’ne kardeşlik yolunda bir davet yazmasını isterler. Belediye Başkanı bu olaya çok olumlu bakar. Larisa Belediyesini Ürgüp’e davet eder. Bu konuyla ilgili yazı yazıp Dimitrios’a verir.  

Dimitrios Katsikas, Larisaya varınca kendini, Türklerle Yunanlıların ortak geçmişi ve şimdi birbirlerine olan özlemlerini anlatan bir roman okumuş, hala etkisini yaşıyor gibi duyumsar. Defterine not ettiği her şeyi anlatır. Ürgüp’te gördüklerini, dinlediklerini arkadaşlarına, yolculuk boyu yaşadıklarını annesine, büyükannelerine, komşularına bir bir anlatır. Dimitros Türkiye’den aldığı daveti Larisa Belediye Başkanına teslim eder. Larisa bu çağrıya olumlu bakar. İlk günler ne kadar tedirgin olsalar da, Dimitrios’un anlattıkları karşısında Larisa Belediyesi bir grupla Ürgüp gezisi düzenler. Geldikleri zaman büyük bir insan coşkusuyla karşılaşırlar. Ne kadar doğru bir iş yaptıklarını anlarlar. Bu gezinin ardından Ürgüp Belediye’si ve bir grup Larisa’ya davet edilir. Bu davete iştirak ederler. Türkler de orda son derece iyi karşılanır.  

Ege’nin iki yakasındaki Yunanlılar ile Türkler el ele verir. Ürgüp ile Larisa Belediyeleri karşılıklı olarak Larisa ile Ürgüp’ü kardeş şehir ilan etme kararı alır. Kardeşliğin sembolü olan bir “Kardeşlik Levhası”nı şehrin ortasına dikerler. Levhanın bir yüzünde Yunan bayrağı, diğer yüzünde Türk Bayrağı yer alır. Aziz ile Dimitrios “Kardeş Şehir” kararına çok sevinirler. Aziz Güzelgöz, işlerin daha da sağlama alınması için Ürgüp’te bir Türkiye-Yunanistan Dostluk Derneği kurulmasına başlar.  

Sonuç:  

Politikacıların yapamadıkları büyük işleri, sıradan insanlar, küçük işlerle kolayca başarabilirler. Böylece, ulusların yakınlaşmasını, dost olmasını sağlayabilir.  

 
Toplam blog
: 9
: 1418
Kayıt tarihi
: 24.10.10
 
 

Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğrencisiyim. ..