- Kategori
- Eğitim
Canbaz, çingene ve roman

“Çingeneler, ihtimaller kuramaz; içlerindeki tepelere. Ancak yaşama sevinçlerinden vazgeçemezler. Çünkü küfürleri de, türküleri de çıplaktır onların."
Ayhan Karahan
(Taraf Gazetesi, 4 Şubat 2016)
1969 Ekim’inin ilk günleri… Keşan’ın Paşayiğit köyü… Üç odalı muhtarlık binasında ilk kez bir hafta önce açılan ortaokulun hem öğretmeni, hem müdürü, hem müdür yardımcısı, hem kâtibiyim.
Tek yardımcım, birkaç gün önce, “hizmetli” olarak aldığım aynı köyden Mustafa Bayraktar.
Matematik, Türkçe, İngilizce, sosyal bilgiler dahil, bütün derslere ben giriyorum.
“Ben Türkçe öğretmeniyim; bana ne matematikten, bana ne İngilizce’den” diyemiyorum.
Ya müzik, ya beden eğitimi, ya resim?..
Ya fen bilgisi, ya din bilgisi?..
Hepsine, diyorum size, hepsine…
Tuhaflık neresinde bunun? Özellikle o yıllarda, ilkokullarda, 1’den 5’inci sınıfa kadar bütün derslere aynı öğretmen girmiyor muydu?
Tamam, ortaokulda her dersin öğretmeni ayrıdır da, yoksa başka öğretmen, boş mu geçseydi dersler?
Altı saat ders bitmiş, öğrenciler evlerine gitmişti. Müdür odasında tek başımaydım. Hizmetli, çoktan başlamıştı temizliğe.
Önümdeki bir kitaba dalmışken, kapının vurulduğunu duydum. Çekingen bir tıklayıştı bu. “Gel” ya da “Gir!” demeyi öğrenemediğim için bir türlü, “Buyurun!” deyip başımı kaldırınca, genç bir kızın durduğunu gördüm kapıda. “Girsem mi, girmesem mi?” ikirciliği vardı yüzünde. Ayağa kalkıp, “Buyurun lütfen, buyurun!” dedim.
Uzun kara saçlı, kara kaşlı, kara gözlü, süt beyaz tenli bir kız…
“Gelmekle iyi mi ettim, kötü mü!.. Keşke gelmeseydim!” der gibi bir hali vardı.
Israrımla girip içeri, ısrarımla oturdu bir sandalyeye. Hemen kalkıp gidecekmiş gibi iğreti ve çekingen…
Ben de oturduktan sonra yerime:
“Önce sizi tanımak isterim, dedim; kimsiniz? Arzunuz nedir? Nasıl yardımcı olabilirim size?”
“Adım Selvet, soyadım Can… Bu köyden… Evimiz Aşağı Mahallede…”
Cesaret vermek için girdim araya:
“Aa güzel! Bu köydensiniz demek. Yani Paşayiğitlisiniz; öyle mi?”
“Evet, Paşayiğitliyiz. Aşağı Mahalleden…”
Neden özellikle “Aşağı Mahalle”den olduğunu belirtiyordu? Kafama not ettim ama sormadım bunu:
“Nasıl yardımcı olabilirim size?”
“Duydum ki, bu okula kız öğrenci almak için uğraşıyormuşsunuz. Doğru mu bu?”
“Evet, doğru… Çok doğru hem de…”
Paşayiğit’te bu soruyu soran ilk kişiydi ziyaretçim. Karşımdaki bir anne, anneanne, nine olsa anlayacaktım da… Aksine bir genç kız soruyordu bu soruyu. Amacı neydi acaba? Bir kız kardeşi mi vardı? Yoksa?.. Dinlersem anlayabilirdim bunu:
“Buyurun, sizi dinliyorum.”
Yine bir tereddüt yalayıp geçti yüzünü:
“Diyelim ki, ben…”
Devam eder, diye bekledim bir süre ama getirmeyince arkasını, yardımcı olmak istedim:
“Evet, diyelim ki siz…”
“Yani, diyelim ki, ben okumak istesem, beni de alır mısınız bu okula?”
Hiç beklemediğim bir soruydu bu. Ciddî miydi, yoksa şaka mı yapıyordu bu kız?
Hiç tereddüt etmeden:
“Elbette alırım; yeter ki sen iste, dedim; memnuniyetle…”
Öyle inanmaz bir tavırla baktı ki!..
“Şaka yapmıyorum; çok ciddîyim. Almamam için hiçbir sebep yok.”
“Ama üç yıl oldu, ben ilkokulu bitireli.”
“Olsun, hiç önemli değil…”
“Ama ben ‘Aşağı Mahalle’denim.”
“Fark etmez… İster aşağı, ister yukarı mahalle…”
“Anlamıyorsunuz beni. Biz Aşağı Mahalle’den, yani Roman’ız.”
“Roman” sözcüğünün bir edebiyat terimi dışında kullanıldığını ilk kez duyuyordum. Demek ki bunlar, Paşayiğitliler’in büyük çoğunluğu gibi Batı Trakya göçmeni değil… Romanya göçmeni, diye düşünüp:
“Gerçekten hiç fark etmez. İster Yunanistan, ister Bulgaristan, ister Romanya göçmeni olun, fark etmez… Okumak isteyen herkesi alırım; ben bu okula.”
Ancak, hiçbir cevabım rahatlatmış olmuyordu bu genç kızı. Neydi, benden duymak istediği?
“Ne yapmalı ya da nasıl konuşmalıyım?” diye düşünürken ben, patlayıverdi konuğum:
“Anlamıyorsunuz beni! Ya da ben anlatamıyorum derdimi.”
Üzüldüm. Gerçekten üzüldüm. Onca dikkat etmeme karşın, neydi benim anlamadığım ve de anlayamadığım? Ya da neydi, konuğumun anlatmak isteyip de anlatamadığı?
“Biraz daha açık konuşur musun, lütfen! Nedir öğrenmek istediğiniz benden?”
“Yani, müdür bey… Açık konuşuyorum işte. Aşağı Mahalle demek ‘Canbazlar Mahallesi’, yani ‘Çingene Mahallesi’ demek. Biz o mahallede oturuyoruz. Yani, ben Çingeneyim.”
Beynimden vuruldum işte o an! Kimdi bu insanlarımızı böyle ayıran? Hor görüp aşağılayan? Bir insana, bir yurttaşa yapılabilecek en büyük kötülük, en büyük haksızlık, en büyük zulüm değil miydi bu!
Toparladım kendimi hemen:
“Ülkemizde hiçbir yurttaşımız, şu ya da bu kökendendir diye, ne daha üstündür, ne daha aşağı… Kanun karşısında hepimiz eşitiz. Kimsenin dinine, mezhebine, inancına, ırkına bakılmaz. Anayasamız böyle der. Bu yasaya uymak zorundadır herkes. Nüfus cüzdanı ve ilkokul diplomanı al, gel; kaydını yapayım hemen.”
“Yalnız…”
“Evet, yalnız?..”
“Ben buraya geldim ama annemin de babamın da haberi yok bundan.”
“Yani?..”
“Aslında ailem, ben okumak isteyince, siz de okula almakta bir sakınca görmezseniz, hayır demez.”
“Sen okumak istediğini söylüyorsun, ben de tamam diyorum. Problem ne?”
“Problem yok da… Hani, diyorum ki, sizce uygunsa, bizim eve beş dakikalığına da olsa bir uğrayıp beni ortaokula kaydetmek istediğinizi söyleseniz…”
“Tamam, gelirim.”
“Sahiden gelir misiniz? Beni kandırmak için öyle söylemiyorsunuz; değil mi?”
Neden inanmak istemiyordu Selvet? Şaka yapmadığımı, O’nu kandırmadığımı kanıtlamak için ayağa kalkıp kapıya kadar giderek temizlik yapan hizmetliye iki dakikalığına işini bırakmasını söyledim.
Hemen gelip saygılı bir duruşla, “Buyurun efendim” deyince, Selvet’i işaret ederek:
“ Bu genç kızımızı tanıyor musun Mustafa?” diye sordum.
“ Tabiî tanıyorum efendim. Adı Selvet… Canbazlar mahallesindedir evleri.”
“Güzel!.. Akşam yemeğinden sonra gelip beni Selvetler’in evine götürür müsün?”
“Elbette götürürüm efendim de?..”
“Neden, ne işiniz var o evde?” diye sormak istiyor ama soramıyordu bir türlü.
“Selvet’le tanıştım; çok memnun kaldım. Ailesini de tanımak istiyorum.”
“Çok tuhaf! Hiçbir şey anlamadım bu işten ama neyse!” der gibiydi, yüz ifadesi.
Öyle ya… Bugüne kadar, köyün en zengini Üzeyir Ağa’nın bile evine gitmeyen Hüseyin Bey, “Aşağı Mahalle”den yoksul bir “Canbaz”ın evine gidiyordu. Niye, neden?
“Tamam, sen işine devam et.” deyip gönderdim O’nu.
“Akşam ezanından yaklaşık bir saat sonra, annen ve babanla tanışıp konuşmak için evinize geleceğim. Seni de yarın sabah sekiz buçukta okula bekliyorum. Nüfus cüzdanınla ilkokul diploman da olsun yanında. Tamam mı?”
“Tamam öğretmenim” deyip gitmek için doğrulurken, nasıl da bir sevinç ve mutluluk ışığı parlamıştı yüzünde!
Elbette ziyaret ettim, o akşam Selvet’in ailesini. Kızları gibi, anne baba da çok olgun insanlardı. Yalnız, haklı olarak, bazı endişeleri vardı. Hiçbir sorun olmayacağına dair güvence verdim kendilerine. Yormadılar beni hiç. “O halde eti senin, kemiği bizim; öğretmen bey” dediler.
“Hayır, eti de sizin, kemiği de… Kızınıza bir fiske bile vurmayacağım gibi, kimsenin de O’na en küçük bir zarar vermesine, O’nu üzmesine asla izin vermeyeceğim.” diyerek ayrıldım evlerinden.
Ertesi gün, Selvet Can’ı, Paşayiğit Ortaokulu’nun üçüncü kız öğrencisi olarak kaydedebilmiş miydim acaba?
Hüseyin Erkan
huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr