- Kategori
- Aile
Canım oğluma !

Canım oğlumla (Londra 1991)
Soğuk bir kış günü geldin. Küçücüktün. 1 kilo 900 gramcık. Kocaman elimin avucuna sığacak gibiydin! Saçların, kaşların ve hatta sakalların vardı sanki. Büyük adam gibi doğmuştun. Ne zaman ağlayacağını merak ediyordum. Ağlamıyordun! Daha çocukken, “Büyüyüp baba olduğumda, eğer bir oğlum olursa adını Alp koyacağım.” demiştim. Adın Alp oldu ve çok sevdiğim Mim Kemal Öke’nin soyadını da göbek adı yaptım sana, canım oğlum Alp Öke.
Doktorlar tek ayağında sorun olduğunu söylediğinde ne kadar üzülmüştüm. Topuğun oluşmamıştı henüz ve devamlı masaj, ortopedik ayakkabı ve kasığına kadar yapılacak alçıyla geçecek aylar seni bekliyordu. Biliyorum senin de canın acıyordu benim gibi; ama o küçücük kapkara gözler sanki bana moral veriyordu. Devamlı yenilenen alçıyı çıkartırken ayağında kesi olmasına doktor amcaya çiş yaparak karşılık verdiğinde nasıl da gülüşmüştük. Dertlerin bununla da bitmemişti. Çok zayıf bünyeliydin ve devamlı hasta oluyordun. Hastane Acillerinden, oksijen çadırlarından çıkmıyorduk. Sen yine de ağlamıyor, sanki bizi yorduğun için üzülüyordun. Sen hiç çocuk olmadın. Evimizde hiçbir biblo sen varsın diye kalkmadı. Evimizde tek bir şey kırılmadı. Seni bir kez olsun koltukların üzerinde hoplarken, radyoyu, televizyonu kurcalarken görmedim. Bir arkadaşımızı ziyarete gitsek, seni saatler sonra yine oturttuğumuz yerden alırdık. Hiç şımardığını, “İlla da şunu isterim.” diye tutturduğunu, ağladığını görmedim. Bütün oyuncakların, hatta bebek araban bile senin gelecekteki çocukların için sapasağlam duruyor. Ne ilk kez denize girdiğinde ne de berbere gittiğinde ağlamadın. Öğretilerimizi hep büyük bir adam gibi dinledin. Yıllar boyunca kucağımda “Bizimkiler” dizisini izledin. Ali'yi pek severdin. Daha yürümeye başlamadan ayağındaki problem de ortadan kalkmıştı ve çok mutluyduk. İleriki yaşlarında, çok sevdiğin Beşiktaş'ın minikler futbol takımında oynayacağını o günlerde hayal bile edemezdik. Daha 4 yaşındayken, pazarda tartıştığım bir esnafın üzerine “Bağırma babama.” diye yürüdün minicik adımlarınla. Başka çocukları severim korkusuyla okuluna gelmemi istemezdin. Bu kadar çok severdin beni. Bizlere senin çocukluğunu hiç yaşatmadın. 6 yaşında başladığın eğitim yaşamında da öğretmenlerinin dikkatini çektin, takdirini kazandın. Her zaman çok çalışkan, saygılı bir öğrenci oldun. Koridorlarda koştuğunu, tırabzanlardan kaydığını, cam-pencere kırdığını, bir arkadaşınla kavga ettiğini hiç duymadım. Karnende “zayıf” kelimesi hiç yer almadı. Tahsil hayatın baban, deden ve büyük deden gibi başarılar ve okul birincilikleriyle geçti. Genetik yapın sana hakkın olanı veriyordu. Senden farksız bir çocukluk geçirmeme ve başarı dolu tahsil hayatıma rağmen asker deden bana karşı çok sertti. En büyük neden de sınavlarda neden 10 değil de 9 aldığımdı ya da bisikletimin gidonunun neden düz durmadığı. Ben sana karşı öyle sert bir baba olmadım. Çünkü sen sadece güler yüzle sevilmeyi hak eden bir evlat oldun.
Yaşıtlarının cep telefonu modelleriyle, giydikleri ayakkabı markalarıyla, taktıkları saatlerle rekabet ettiği çağımızda sana ucuz bir telefonu, plastik gövdeli bir saati zorla kabul ettirdik. Markalı bir spor giysisini, o giysiyi alamayacak arkadaşların üzülür gerekçesiyle giymek istemedin, markalarını söktün! Yaşıtların yaz tatili yaparken sen bir sonraki yılın ders kitaplarını çalışıyordun. İlk girişinde kazandığın dört yıllık üniversite eğitimini de bu yaz başarıyla bitiriyorsun. İki yıl daha sürecek Yüksek Lisans eğitimini nerede alacağını düşünüyorsun. Sonrasında Doktora ve Profesörlüğü hedefliyorsun. Canım oğlum, artık 22 yaşındasın. Nasıl geçti onca yıl, anlamadım! Demek ki yılları hissetmeksizin geçirten; senin bizlere sunduğun kararlı, problemsiz ve başarılı yaşam formundu. İyi ki benim oğlumsun. Senin gibi bir evlada sahip olduğum için çok şanslıyım ve seninle gurur duyuyorum.
Baban