​ Çayın hikayesi / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Eylül '12

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Çayın hikayesi

Çayın hikayesi
 

Simit, Tavşankanı, İncebelli Bardak, Ajda Bardağı, Paşaçayı, İmamın Abdest Suyu.....

Evet, evet, yanılmadınız, çaydan bahsediyorum. Karadeniz'in o tertemiz havasından, yüksek yaylalarından, uçsuz bucaksız tarlalarından bizlere armağan çay bitkisinden. Hep bir boyda, rüzgarın esintisiyle salına salına özgürce, yetişen ve kahvaltılarımızda, akşam üzeri keyiflerimizde, ramazanda sahur sofralarımızda, istediğimiz her an zevkle tükettiğimiz geleneksel bir içeceğimiz. Ne keyiftir, demi de tam tutturulmuşsa, şekerimizi hemen atıp, kaşıkla, bardağın karıştırırken çıkardığı melodik tıngırtı sonrasında, bardağın ince belinden kavrayıp, dudaklarımızı hüüüp kıvamında uzatarak, ilk yudumu alışımız. Önce sıcacık buharı gelir yüzümüze, gözlüklü olanların camları buğulanıverir aniden. Eğer çok sıcaksa, günlerce geçmez dilimizdeki yanık, dil yarası hem sözlerle hem de fiziki yanıklar sebebiyle çok tatsız değil mi? Bu dikkat edilesi aşamayı da geçmişsek şanslıyız, mis gibi kokusuyla alır götürür bizi çayımız, Karadeniz'in yemyeşil bahçelerine. Buz gibi bir havada ılıtır içimizi taa iliklerimize kadar. Gençlikte anlamıyor insan, 'Büyükler neden bu kadar çayı sever, sıcaklarda neden ihtiyaç duyar?'. Yaş ilerlemeye başladıkça, içimizin hem sıcak havalarda, hem de kış soğuğunda ısınmaya ihtiyacı var.

Yavaş yavaş yaza veda etmeye başladığımız, içimizin hüzün kaplandığı, yaprakların yerlerinden sessizce oynayıp, tek tek yere düşmeye başladığı, bugünlerde, yazımı Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçtiğim bir vapurun arkasından köpük köpük denizi izleyerek yazıyorum. Tabi yanımda bir bardak çay, elimde de martılarla paylaştığım simitim var. Aklımda da çay hakkındaki yazım için kullanacağım kısa hikayelerim. Çaylarrrrrr, diye bir ses geliyor kulağıma, vapurun içinde çay servisi geçerken. Aklıma 'Çocuklar duymasın' dizisindeki, boy fakiri çaycının ustaca elindeki tepsiyi çevirerek servis yaparkenki halini hatırlıyorum gülümseyerek.

Çayın, dünya üzerinde sudan sonra en çok tüketilen içecek olarak, 5000 yıllık bir geçmişi bulunuyor. En çok bilinen efsaneye göre, Büyük Çin İmparatoru Shen Hung'un hizmetlilerinden biri bahçede su kaynatırken, tesadüfen, suyun içine birkaç çay yaprağı düşüyor. Sonrasında imparator, aldığı kokuyu çok beğeniyor ve sebebini öğrendikten sonra hızla yaygınlaşıyor. Türkiye'nin çay ile tanışması ise, 1787 yılında Japonya'dan getirilen çay tohumlarının ekilmesi ile başlıyor. İlk ekimler Bursa civarlarında gerçekleşiyor, ancak iklim şartlarının uygun olmaması sebebiyle, başarı sağlanamıyor. Daha sonrasında, bir botanikci olan Ali Rıza Erten sayesinde 1924 yılında ilk kez Rize'de uygun ekimlerin yapılabileceği araştırmalar sonrasında tesbit ediliyor ve gerekli onaylar alındıktan sonra ilk kez çay üretimi temelleri atılıyor. 1947 Yılında da ilk çay fabrikası kuruluyor. Dünya ile kıyaslandığında Türkiye'nin çay ile tanışması oldukça geç olmuş, ancak kısa sürede benimsenip, sofralarımızın ve günün her anının vazgeçilmezi olmuş. Yıllar önce duymuştum, çayın bir başka hikayesini. Karadeniz'in köylerinden birinde yaşayan küçük bir kız, annesine verdiği bir söz üzerine, sabaha kadar uyumayıp, beklemesi gerekirken, gecenin ilerleyen saatlerinde uykuya teslim oluyor istemeden ve gözkapakları kapanıyor. Annesi çok kızıyor, kız verdiği sözü tutamamanın etkisiyle, üzülüyor, dertleniyor. Uykuya yenik düşen gözkapaklarına kızıyor. Kimse görmeden gidiyor, dışarda kendini cezalandırmak için, gözkapaklarını kesip, gömüyor. Aradan geçen yıllar sonrasında gömülen yerden çay bitkisi çıkıyor, çayın uykuyu açması, dinginleştirmesi bu sebebe bağlanıyor. Çay tarihçesi değil ama, hoş bir hikaye olarak şunu da ekleyebilirim sanırım. Çay, demliği, bardağı, kaşığı ve tabağıyla bir aileyi temsil ediyor kimilerine göre. Çay kaşığı, ortalığı zaman zaman girerek, bulandıran, karıştırıp, giden görümceyi temsil ediyormuş. Gelin, demlikteki çay misali, zamanla olgunlaşır, demlenirmiş. Çayın kaynayan suyu, kaynana gibiymiş, gelini sinirden fokur fokur kaynatırmış. Bardak, çay tabağı ve çay da çekirdek aileyi temsil ediyormuş, anne baba ve çocuk.

Çayın başlıca iki çeşidi bulunuyor. Siyah çay, fermente edilmiş çay, yeşil çay ise fermente edilmemiş çaydır. Siyah ve yeşil çayın birçok yararları biliniyor. Öncelikle, zihni dinlendirici etkisi mevcut, sindirime yararlı, içindeki florin maddesi sayesinde diş çürümelerini önleyici etkisi kanıtlanmış.( Günde 5-6 fincan tüketildiğinde), kolesterol seviyesini düşürüyor. Yeşil çay, vücut sıcaklığını dengeliyor, eskiden ateş düşürücü olarak kullanıldığı biliniyor, C vitaminince zengin, damar tıkanıklığı, tansiyon yüksekliği, mide kanseri oluşturan hücrelere karşı baskılayıcı etkisinin olduğu tesbit edilmiş. Bunu dışında, içerdiği mineraller ile, vücuttaki mineral dengesinin kurulmasında sudan daha etkiliymiş, çok ilginç.

Herkes çayı bir yerlerden yakalamış ve hayatına almış, hikayeler yazmış, yaşamına ortak etmiş yanında, yakınında tutmuş. Günümüzde trafikte bile, bardak termoslarımıza koyup, yanımıza almaz mıyız, onunla dertleşmek, yolu çabucak bitirmek için. Gazete keyfi onsuz olur mu hiç, afyonumuz patlamamıştır, hiç kimseyle konuşmak istemeyiz, ama gazetemizle, çay keyfimizi sessizce yapmayı ihmal etmeyiz. Yıllar önce Çernobil Faciası sonrasında da ne radyasyon korkusu, ne de kanser bizi korkutamadı. O zamanki bakanlardan biri bile, tv'de ' Bakın ben içiyorum birşey olmuyor, tehlike yok' demedi mi? Sanki anında küt diye ölmesi gerekiyormuş, yıllar içinde etkisi görülmeyecekmiş gibi..... Olan oldu zaten, o yıllar geride kaldı, çay keyfimize devam.     

 
Toplam blog
: 46
: 826
Kayıt tarihi
: 07.08.12
 
 

Küçük bir gülümseyiş ya da farkındalıklar yaratacak atıştırmalık öyküler yazmayı planlıyorum, bun..