- Kategori
- Gezi - Tatil
Çekip gitmiş insanlar

Çeşme sokakları bomboş. Kumsalları da. çekip gitmiş insanlar sanki arkalarından kovalayanlar varmış gibi. Okullar açılmıştı, tamam. Ramazan falan, tamam. Ama bu kadar mı boş olur sokaklar? Ilıca'da yürüyeyim dedim bir akşam, nazi uçaklarını bekleyen Paris gibi, kapkaranlıktı evler. O kadar karanlıktı ki, korktum ve geri dödüm.
Otelime geri döndüm. Alaçatı'ya. Sokakların asla tam boş olamadığı, yaz kış yaşayan Alaçatı sokaklarında bir kaç tur atayım dedim. Mantıcı'da oturdum. Beş akşamın dördünde orada oturdum. "Soğan böğreği" var menüde. İstedim getirdiler. Baktım aynı benim anneannemin açtığı arnavut böğreğine benziyor. Böğrek güzeldi ama anneannemin yaptığı kadar değil. "Siz nerelisiniz" dedim. Selaniklilermiş.
Selanikli, Arnavut ve Boşnak varmış orada. Bir de taa Germiyonoğulları'na soyu dayananlar varmış. Arnavut çok var mı dedim, "çok var" dedi. Ben de Arnavut'um dedim. Çok ilgilenmedi ama muhabbeti de sürdürdü. Dükkan boştu, tek müşteriydim. Yemekler güzeldi.
Bizim büyük dedeler neden gelmiş İstanbul'a, dedi kardeşim. Neden buraya göçmemişler. Bir süre düşündük. Buraya yerleşmiş olsalardı ben şimdiye dek sörf şampiyonu olmuştum, dedim. Sonra aslında bunun gerçek olamayacağını, muhtemelen minibüs şöförü olacağımı fark ettim. Şöyle derdim o zaman da "bu da hayat mı be! bana bir değişiklik lazım, İstanbul'a gitmem, kendimi kanıtlamam lazım!"
Eminim ki böyle derdim, Alaçatı'lı bir minibüs şöförü olarak hiç bir şeyden tatmin olmazdım. Aynen şimdi hiç bir kaba sığmadığım gibi, o kaba da sığmazdım.
***
Çekip gitmiş insanlar. Tıpkı benim bir hafta sonra yapmış olacağım gibi. Bu havayı bırakıp gitmişti tüm kerizler. Kekik kokusu ciğerlerime doluyor, parlak lacivert zihnimdeki tüm kurumları olanca gayretiyle temizlemeye çalışıyordu. Yelkenime rüzgar doluyor ve kollarımı ağrıtıyordu. Koskoca koyda sörf yapan 5 kişi vardı. Biri bendim, birisi yetişmeye çalıştığım kardeşim.
Koyun karşı kıyısına gitmek istiyordum ama derin su fobisi yüzünden her seferinde yarı yoldan geri dönüyordum. Derin su fobisi ve benzerleri, çıktığım tüm yollardan geri çeviriyordu beni bu hayatta üzülerek fark ettim. Yine de aldığım zevki azaltmadı bu. Rüzgar vuruyor, yelken şişiyor. Tüm kerizler işlerine dönmüş çalışıyordu, tıpkı benim bir hafta sonra yapıyor olacağım gibi.
Suda beş kişi vardı dedim. Biri ben, biri kardeşim. Üçüncü kişi Çağla Kubat'dı. Zaten ne zaman gelsem orada. Dur şuna gidip çarpayım diyorum. Suya düşeriz, belki bir arkadaşlık doğar. Nerdee. Arkasından yetişemiyorum zaten, karşıdan gelince de beni farkedip yanımdan basıp gidiyor. Çağla'yı kendime denk getiremedim. Belki biraz daha iyi öğrenirsem...
Dördüncü sörfçünün bir bacağı protezdi. Sporu bu denli sevmek, gözlerimizi yaşarttı. Beşinci kişinin kayda değer bir özelliği yoktu. Silik bir tipti.
***
Yapıyom, ediyom diye konuşuyor İzmir'liler. Hoşuma gidiyor. Hemen ben de başlıyom öyle konuşmaya. Pek tabi kardeşimde. Yürüyüş yaparken çiğdem alalım mı dedim kardeşime. Tamam ben alıyom diyor. Sabahta gevrek yiyelim dedi. Yiyelim tabi dedim.
***
Kocaman kocaman köpekler var sokaklarda. Ne kadar da çoklar ve fakat pek bir huzurlular. İstanbul'da ki gibi 4-5 tanesi bir araya gelince anında evrimlerinin köklerine gidip kurtlaşmıyorlar. Hepsi temiz köpeklerin, hepsi huzurlu ve yumuşak başlı. Acaba neden? Bir köpek başına onu sevmek isteyen düşen el sayısının fazlalığından mı? Köpeklerin sahiplenilmiş ve doyuruluyor, kollanıyor olmasından mı? Doğru cevap : hepsi. Sırf köpekleri ve köpeklerini seven insanları için bile sevebilir insan burasını...
***
"Siz bu bu gezegenin kanserisiniz" demişti Agent Smith. Haklıydı. Koyun etrafı hep inşaat. Geçen sene çok üzülmüştüm bu duruma ama bu sene Alaçatı'nın piyasasını biraz kaybettiğini söylediler. Reklam ve tanıtımla çok kişi gelmiş ama genellikle gelenler tekrar gelmiyormuş. Çok sevindim bu habere. Gerçekten geçen seneden beri kiralık olan evler ve dükkanlar var. Geçen sene çalışırken bu sene kiraya sunulan yerler var. Para kazandıran sezon çok kısa Alaçatı'da. Sadece iki ay. Belki bu sayede işgal devam etmez ve daha boş, daha kendi halinde kalır buralar diye seviniyorum. Hem satılmayan evlerin fiyatları da düşer, bir gün belki ben de alırım diye sinsice planlar yapıyorum.
Ursula LeGuin'in kitabında Prof. Shevek diğer dünyadan birisine bildiği en büyük hakereti eder; "çok çıkarcısınız" Adam "teşekkürler" der. Çıkarcılığın iltifat olduğu bir dünyada yaşıyordur. Tıpkı bizim gibi. Teşekkür eden adam, ben olabilirdim....
***
İnsanlar çekip gitmiş. Bu kadar evsiz insan varken bu kadar evin senede sadece iki aydan bile az bir süre dolması ilginç. İnsanoğlunun asla inşa edemeyeceği devasa teleskopla bizi izleyen uzaylılar acaba bu durum karşısında ne düşünürler? Engellenemez, önüne asla geçilemez bir mülkiyet arzusu. Edindiğin mülkler seni mutlu etmiyor ama o mülkleri elde edebilmek için gösterdiğin efor başkalarını mutsuz ediyor. Çok enteresan bir türüz. Gerçekten.
Babam hep karşı çıkardı yazlık alma fikrine, sanırım çok haklı. Ben ev alırsam yazlık almayacağım, diyorum. Ben en az 6 ay otururum diyorum. "Ne iş yapacaksın" diyor. Aman baba diyorum, "hayal kuruyom"
K.
not; pirmete'ye sevgi ve saygılarımla ( http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=64547 )