​ Çekip gitti! / Aşk - Evlilik / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Nisan '15

 
Kategori
Aşk - Evlilik
 

Çekip gitti!

Çekip gitti!
 

Kuş sesleri...

Köpek havlamaları...

Sabah aydınlanması...

Henüz araba sesleri yok!

Henüz sadece doğa gündüz için yapılanmaya çalışıyor!

“Cik-cik-cik”

“çiev-çiev”

Ve daha anlayamadığım ve kelimelerle ifade edemediğim bir sürü ses, kavak ve çam ağaçlarından dünyaya ve gündüze sesleniyor. Endonezya’ya gidip geldikten sonra hayatta en önem verdiğim şey, doğanın ritmi ve ahenki oldu. Kısaca buna doğa saati de diyebilirsiniz. Ne zamanki bu ritmi öğrendim, insan olarak yaşadığım o günlerdeki hayatımdan soğudum. Oysa o dönemlerde benim ritmim, hızlı araba kullanmak, saatlerce çalışmak, bir yerlerden bir yerlere yetişmek ve 24 saatin bir güne az geldiğini hissetmekti. Oysa hayatın ritmi –meğerse- benim yaşadığım insanlık ritmi değilmiş! İşte THY’den istifa sebebim, aslında yeni bir ritm arayışı...

Yıllarca bu saatlerde ya yürüdüm, ya koştum ama hemen-hemen her gün yeni gelen güne merhaba dedim. O gün benim için yepyeni bir hayatı temsil ediyordu; tıpkı bugün gibi! Yaşayacağım ve bilemediğim yepyeni günüm karşımda sakin bir deniz gibi duruyor. Hıncım yok, yenilmişliğim yok, kudretim yok, mareşelliğim yok, sadece dümdüz kominist köylüsü gibi her insana eşit, bir güne başlayacağım!

THY, Turkcell yani İstanbul şirketlerine çalışırken, korkunç bir azim, başarma motivasyonu ve başarınca “başardım” gururu ve aynı şekilde, dolayısıyla, hayatta başaramamanın boşluğu(mağduriyeti) vardı ruhumda, insanlığımda! Evet, paradan çokçana vardı ama bazen öyle pislik günler olurdu ki yaşayıp yaşayacağına küfür ettiğin günler, eve kapandığım günler, yalnızlıktan geberdiğim anlar ve sonraları olurdu! Ve gerçekten yaşamaktan neferet  ettiğim günlerin sayısı hiç de az değildi! Kariyer uğruna satılan vücutlar ve ruhlar, hayat çok acımasızdı ve bunun karşılığında ne alıyorduk? Para ve başka neler? Sahip olamadığımız hayatımız vardı kendimizin!

Ankara’ya bu yüzden kaçtım. Ama orada da en az İstanbul kadar çalışma fakat ne doğru dürüst sanayi işi, ne de para vardı. Bu sefer paradan da mahrum kalmayı öğrenmek zorunda kalmıştık. Evet, para kazanıyorduk ancak en azını... Yurt dışına gitme hayalleri belirdi beynimizde ve dedik ki “yırtmak için” şart oldu! Oysa Ankara yaşam için kompaktı; deniz dışında her şey vardı; rock barlarlar, güzel öğrenimli kadınlar, bale, tiyatro, sinema ve hayat hem ucuz, hem de güzeldi... Gizli aşık tepeleri, piknik ve gezi yapılacak yakın mekanlar, deniz yerine Eymir gölü ve kaliteli kadınlar –daha az para bilen, daha çok okumuş ve daha idealist kadınlar- hepsi mevcuttu.  

Ve gün geldi, Ayşegül’den sonra yine aşk mektubu geldi bana ve kimden olduğunu tam olarak bilmeden açıp okudum. Muhteşem bir mektuptu ve bir öncekine kesinlikle hiç benzemiyordu ama hissettirdikleri korkunç güzeldi. Kalın bacaklar ve parmaklar fakat harika bir ses tonu, iri ve güçlü bir kadın, espirili, sağlam bir karakter, yazar detayında gözlemcilik ve yazma alışkanlığı, SİYASALCI ve bas gitar çalan, YAPAYALNIZ bir ruhtu karşımdaki! Altı ayın ardından tesadüfen aynı gün istifa etmiştik şirketimizden ve karşılaştığımız o an birbirimize olan aşkın kızıştığı andı aslında! Ve bunu ikimiz de biliyorduk! İkimiz de hayatı pek de sevmeyen ve dışarıdan gözlemleyen, beraberken son derece anı yaşayan ve anlayışlı, komik ve eğlenceli, gülen ve güldüren bir çifttik! Aşkımızın var olduğunu ilk karşılaşmamızdan itibaren bilmemize karşın aşka başlamamız yedi ay sürdü! Benden tek bir şey rica etti; “geçmişi hiç konuşmayalım”!

“Peki dedim!” ve hiç konuşmadık! Tam altı yıl sonra gelen aşka aşık olmuştum bu sefer ve yoğurdu üfleye, üfleye yiyordum. O da bu kadar değer görmeye şaşırıyor ve –fakat- mutluluktan uçuyordu. “Ey aşk” dedim, “seni bulmuşken bir daha kaybetmem!”.

Yine büyük konuşmuştum. Yazgı, kaderimiz, önceden yazılmışsa eğer, bu kaderi baştan, yeniden yazma şansın(m)ız yoktur!

Konuşmadığımız geçmişten askerden dönecek bir doktor-nişanlı çıktı. Ve aileye girelili tam 11 yıl olmuştu zat-ı kişinin ve ailede herkes bu doktora bu kızı vermeye çoktan razı olmuştu. Aynı zamanda “Dr Skull” grubunun basgitaristi olan bu kişinin varlığını öğrendiğimde,  yıkılmadan hemen harekete geçtim. Nikah tarihi aldım. Ama bizi yine kimse istemedi. Kimse aşkımıza saygı duymadı. Yine gözüme bir perde indi. Yüreğim yine ikinci kez kalp krizi geçirdi. Bu sefer bunalıma bile giremeden yüreğimden öldüm. Ve arkasından şöyle yazdım:

Çekip gidiyorsun

Ve çekip gidiyorsun... Beni benden alıp sana koyduktan sonra kaçıyorsun. İçimden geçirdiklerimle yalnız kalıyorum. Beynimden düşen şiirlerin hepsi sahipsiz kalıyor. Umutlarımı kopartıp götürüyorsun sonsuzda bir yerlere. Yüreğimde çoğalırken gökyüzünde kayboluyorsun...   

Ve çekip gidiyorsun... Sonunu, sonumu düşünmeden arkana bakmaya korkarak gözden ıraklaşıyorsun... Peki ya gönülden! Yani gönlümden! Yıllar yılı seni beklentisiz bekleyişimle beni başbaşa bırakıyorsun...   

Sen çekip gidiyorsun... Beni çekip çeviren, başımı döndüren sen! Saatler o kadar kısalıyorki sensiz ya da tam tersi... Sen çekip giderken yüreğim beni yalnız bırakıp peşinden çekip gidiyor senin organik bir parçan gibi... Gündüzler budanmış, geceler uykumla küçücük kalmış... Düşlerin uğramaz olmuş, hayaline dokunamaz olmuşum...   

Gidiyorsun yine... Tıpkı geldiğin gibi düşünmeden vedalaşıyosun bizimle... Yüreğini mezarına koymuşsun, yüzüne tebessümü yapıştırmışsın... O kadar yakışıyorki herşey o gözlere...Hüznün gözlerinde kısık kısık , alev alev gönlüne iniyor. Ve herşeye rağmen yeni bir başlangıç için beni unutuyorsun. Yaşamaya devam gereği uçup gidiyorsun gönlünden ötesine. Simsiyah kara bir dolunayda yıldız parıltısı bulmak ya da ummak durumuyla... Gözlerini kırpmadan, dimdik ayakta koşar adımlarla geleceğine –gelmeyeceğimi bilmene rağmen- yürüyorsun. Beklentisizliğinle beraber sabrımı sınıyorsun aşka dair... Süzülse de gözyaşlarım donmuş gözlerle yürüyorsun... Yüreğindeki kuşlar işitilmemekten bunalmış, yorulmuşlar. Saçlarını masumiyetinle örtbas etmişsin ve çekip gidiyorsun. Bensizlik ilken olmuş. Günlerdir yutturuyorsun kendine yutkunarak. Vücudun kaskatı kesilmiş dokunmalarım olmaksızın. Duyarsızlaşmışsın, gözlerin kurumuş dimdik sabitlenmekten. Her ikimizin de yürekleri çekmiş, büzülmüş. Üşümelerimiz ve terlemelerimiz düzensizce artmış. Düşüncelerimiz dar alanda paslaşmaktan daralmış.   

Ve sen sonsuza dek çekip gidiyorsun... Arkana bakmıyorsun bile. Kulaklarına fısıldanmıyor artık. Yüreğine kıskançlık ateşi düşmüyor. Süzgünlüğün üzgünlüğünle birleşmişken sen benden çekip gidiyorsun çok öteye... Ardından son bir kez bağırıyorum: SENİ SEVİYORUM VE SEN DE BUNU BİLİYORSUN...........

Ve aşk bir sefer daha çekip gitti!

 
Toplam blog
: 631
: 293
Kayıt tarihi
: 10.04.11
 
 

Eric'i külden yarattım. Tamamıyla benim eserim. Söyleyeceği çok sözü, söylemek istediği az sözü. ..