- Kategori
- Güncel
CHP'den Türklük Kürtlük gündemi

CHP İzmir Milletvekili Prof. Dr. Birgül Ayman GÜLER
CHP İzmir Milletvekili Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, Genel Kurul'da döylemiş olduğu 'Türk ulusuyla Kürt milliyetini bana eşit gördüremezsiniz' ifadesine ilişkin gazetecilerin sorularını bugün yanıtlamış.
'İnsan topluluklarının üç formu olduğu kabul edilir. Klan kabile toplumu, milliyet toplumları, ulus toplumları' ayrımına da değinen Güler bence 'hayali cemaatler' konusunda gerekli çalışmalarını yapmamış olduğundan açıklamlarında noksanlıklar vardır, denilebilir.
Konuya ilgi duyanların İngiliz düşünür Bendict Anderson'un Hayali Cemaatler (1983)adlı eseri tavsiye olunur. Ona göre Osmanlı toplumu bile bir 'hayali cemaat' olarak nitelenebilir. Bence haksız da değil! Anderson ayrıca ‘Fransa ve Amerika örnekleri üzerinden ulus inşasının nasıl geliştiğini gösterir. Anderson, bu ilk dalga ulusalcılığı, yurttaş ulusalcılığı olarak adlandırırken, daha sonra gelişen ikinci dalga ulusalcılığı etnik ulusalcılık olarak niteler.’ (Alıntıdır)
Bugün Türkler binlerce yıllık ulusçu yapılanmalar içerisinde kurmuş oldukları yirmiye yakın devlet ile yirmiyi aşkın beylik ve atabeylikler ile kendisini katıtlamıştır. Osmanlı’nın çöküş sürecinde Batı’dan gelen Fransız Devrimi esintilerine maddi ve manevi olarak karşı koyamayan Osmanlı Devletimiz üç kıtadaki toprak kayıplarından sonra tarih sahnesinden çekilir bilindiği gibi. Bugün yine Osmanlılı yıllarda özellikle İngiliz Albay Lawrence’in Araplar üzerinde uyguladığı çözülmenin bir benzeri İstanbul’daki örgütlenmelere ek olarak Binbaşı Noel K. Irak ile Türkiye’de uygulamaya çalışır. Böylece Osmanlı’da başlayıp Cumhuriyet döneminde de silahlı saldırılar ve siyasi örgütlenmeler ile günden güne yaygınlaşan Kürt ulusalcılığı gündemimizden düşmemektedir, denilse yeridir. Gerçekte bu tür konuları tartışmak yerine kimi siyasi dayatmalar ile silahlı terör saldırıları gündemi işgal etmiştir sürekli olarak. Bu da gerçekleştirilmek istenilen 'ulus inşa etmek' süreci için bir ön hazırlık aşaması olarak kitlelerin Ayrılıkçı Kürtçü bir kıvama getirilmesine matuf değil midir?
Ne yazık ki Terör Sorunu'nu Güvenlik Güçlerine havale eden kimi iktidarlar günden güne akan kandan ve yoğun ayrılıkçı propanadadan dolayı ne 'ulus inşası' işlerinin güçlenmekte olduğunu ne de bu gelişmeleri gizlice de olsa destekleyen Batılı kimi ülkeler (Terör saldırılarının yoğunlaşması üzerine Başbakan Erdoğan bazı ülke adlarını da vermişti geçen yıl)'in büyük bir tasarı peşinde oldukları düşünülemedi. Çünkü onlara göre Ortadoğu'nun paylaşımında Roma'nın parçala ve yönet (divide et impera) siyaseti kadar güçlü başlka bir siyaset yoktur. Batı 'ulus inşa etmek' ve 'parçalamak' gibioluşumları özellikle Balkan ulusları ile Araplar üzerinde denemiş olduğu için yine sabırla bu konuda çalışıyordu gizli gizli.
Bence Arkeolojik bulgular yanında Antropolojik, Etimolojik ve Kültür Sosyolojisi bağlamında bu tür konuların enine boyuna tartışılması yapılmadığından her topluluk ile kimi etnisite oluşumları ne yazık ki kendilerini bırakınız yanına bile yaklaşmak istemedikleri Türk Milletini; nerede ise Sümerler, Asurlar, Urartular, Hititler, Persler, Germenler, Farslar ve Latinler ile karşılaştırmaya çalışacak!
Peki nerde yazılı kayaların, el sanatların, kalelerin, heykellerin, kitabelerin diye sorduğunuzda bütün bu gibi varlıkların birilerince 'yakılmış, yıkılmış, kül ufak' olduğunu söyleyivererek b o ş iddialarını konuşmaya devam etmekte ısrarcıdırlar.
En az on bin yıldan beri ilk köy yerleşmelerinin görüldüğü ülkemizde Lidyallar'dan Troyalılara'a, Miletli kolonicilerden Persler’e, Traklar'dan Büyük İskender'in artığı Selevkoslar'a, Ermeniler ile Galatlar'dan Haçlılar'ın kurduğu Edesse'ye, Emeviler'den Hazarlar'a, Oğuzlar'dan Salurlar ile İlhanlılar'a kadar kimler gelip geçmiş bu Küçük Asya topraklarında değil mi?
Ancak unutmayalım ki bu topraklarda daha yaşamış olan yüzü aşkın topluluğun insan ve anıt eserler mirası üzerine egemen olan Türkler önca Türkçe ile İslam dini olmak üzere değişik lehçeler ve ağızlar yanında sanat, edebiyat, müzik, tarım, hayvancılık, el sanatları ile mimari gibi yüzlerce alanda kendi damgalarını vurarak bir birlik meydana getirmişlerdir. Yıllar önce Prof. Dr. Halet Çambel ile Osmaniye'de Hititlerce Kizuvatna ya da Latinlerce Kilikya olarak adlandırılan Çukurova’daki egemenlik çatışmaları üzerine yaptığımız bir konuşmada, ‘Onlar bizde biz de onlarda eridik’ açıklamasında bulunmuştu.
Yaşanılan etkileşimlerin ayrıntılarına girmeden diyebiliriz ki Türklerin 700’lü yıllardan bu yana Çukurova, Güneydoğu Anadolu ile Doğu Anadolu’daki fetihleri ile başlayan süreçte yerli güçlere karşı nice başarılar elde etmişlerdir. Yan yana yaşama bilincinin bütün aşamalarında soylu bir duruş sergilemişlerdir. İnanç, dil, kültür, gelenek ve görenek alış verişi yanında evlenmeler yolu ile tasada ve kıvançta birlikte olmanın hazzını yaşamışlardır ta ki Fransız Devriminin esintileri ile ortaya çıkmaya başlayan o acı çöküş bunalımı (travma) başlayana dek. Köklü geçmişleri ile güçlükler içerisinde yaşanılan bütün değişimlere rağmen kendi varlıklarını korumaları ve Türkçe'nin zaferi ile çıkıldığının da kanıtıdır. İşte bu yüzden Küçük Asya'da her alana etkide bulunan Türkler bence de diğer topluluklara göre daha güçlü ve daha yoğun bir varlıktır.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı'nın özellikle ‘petrol ve su kaynakları’ yanında ‘İsrail’in güvenliği’ ile güçlenen Çin’e karşı Akadeniz’den Himalaya Dağları’na kadar askeri ve siyasi üsler konuşlandırmak kaygısı hiç de yabana atılamaz. Ortadoğu paylaşımı sürecinde önce Osmanlı Devletimizin son yüz yılında sonra da Körfez Savaşı ile birlikte ivme kazandırılan Kürt Milliyetçiliği ya da 'Kürt ulusu inşa etme' süreci kapsamında ortaya çıkan silahlı saldırılar ile ona bağlı olarak geliştirilen tek yönlü dayatmalı propagandalar ile bir oldu bitti ile yüz yüze kalınmıştır. Batı’nın bu tür tasarılarıın içerisine birden bir ortaya çıkan 11 Eylül Terör Saldırısı da girince başta ABD ile İngiltere olmak üzere Batılı Birleşik Güçler Prof. Fransis Fukuyama’nın Ulus İnşası (2006) adlı dev çalışmasında da irdelemiş olduğu gibi öncelikle Irak ile Afganistan üzerindeki siyasi, ekonomik, demokratik ve güvenlik çabalarının başarıya ulaştırılması gerekmektedir. Bu süreçte Arap Baharı’nın belirmeye başlaması da ABD için güçlü basamak olmuştur, diyemez miyiz?
Yaşanılan nice olumsuzluklar karşısında 2005'te Kürt Sorunu vardır, diyen Başbakan Erdoğan bugün sanırım Açılm adlı sarmalın bazı uygulamaları bakımından Kürt Sorunu yoktur, demek aşamasına gelmiştir. Ne yazık ki Terör Sorunu'nun günden güne yaygınlaşabilmesi için yardım ve yataklık yapanlar kadar terör örgütünün siyasi uzantılarının da güçlenebilmesi için girişilen nice 'propaganda malzemesi' arasında bulunan Kürtlük, Kürdistan, Büyük Kürdistan, Kürtçe bakımından kamuoyu gerektiği gibi bilgilendirilemediğinden (!) toplumda bügüne kadar var olmayan bir 'ayrılıkçılık' kaygısı gelişmeye başlamıştır. Oysa adları bile Türkçe olan Kürtlerin özellikle yoğun olarak bulundukları alanlardaki aşiret, soy sop, kabile ve mülkiyet içerikli 'feodal' ilişkiler bağlamında var olan pek çok sorunları Osmanlı'da olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de gerektiği gibi çözüme kavuşturulamamıştır.
Bu sorunlar ne yazık ki 1950'lerde başlayan ülke için göç ve tarımda çağdaşlaşma ile birlikte eşitlikçi hukuk açısından özenle işlenmesi gereken pek çok konu yine ihmal edilmiştir. 1984'teki Terör Saldırıları ile başlayan süreçte bile Kürtlerin nerelerde, hangi şartlar altında, hangi dil ve lehçeleri konuşarak yaşamakta oldukları yanında onların yarıya yakın bir kesimine egemen durumda olan Toprak Ağalarının etkileri de göz ardı edilmiştir. Yörede çağlar öncesinde olduğu gibi onların da en az iki bin beşyüz yıldan beri içinde bulundukları 'feodal ilişkiler' ile 'aşiret ve kabile' yapılanmasından da kaynaklanan sömürü çarkı ve eğitimlerinin noksanlığı; birer başkaldırı biçiminde de gündemimize düşmüştür.
Birgül Ayman Güler'in açıklamalarına bir de bu bağlamda bakmak gerekmektedir. Kaldı ki Başbakan Erdoğan Milli Birlik ve Kardeşlik derken de sanırım benzeri konuların da gündeme getirilebileceğini de vurgulamış olmakta idi. Ne yazık ki Terör Sorunu çözmek için önce Kürt Sorununu çözelim yaklaşımı içerisinde bile yapılmakta olan uygulamalar özellikle Terör Örgütü ile onun güdümündeki siyasi uzantılarının işine gelmediği gibi bazı isteklerinin serdedilmesi bakımından da ayrılıkçı özlemlerinin de kabarmasına yol açmıştır.
Yukarıda bir kaç cümlesine yer verdiğim Birgül Ayman Güler, ülkemizde günden güne gerginliklere tol açması kimi sinsi güçlerce istenen 'ayrımcılık' içerikli çıkışları da durdurabilmek bakımından olduğunu sandığım bazı genellemeler ile sözlerine şöyle devam etmiş:
'İnsan topluluklarının üç formu olduğu kabul edilir. Klan kabile toplumu, milliyet toplumları, ulus toplumları. Bu aynı zamanda gelişme süreci. Klan kabile, kan bağına dayanır. Milliyetler biraz daha onun üzerine, kan bağı olmasa da birbirine yakın kesimlerin, iktisadi işbirliği yaptığı daha büyük toplumlar. Bir de uluslar vardır, kapitalizmle beraber doğan. O da kan ve inanç bağlarını aşıp, iktisadi zemin üzerinde insanları bir araya getiren. Tarihsel formlar bunlar.
Bizim ülkemizin toplumu açısından, ulus formu Türk ulusu biçiminde oluşmuş durumda. Biz hem gayrimüslim hem Müslim Türk vatandaşlarına sahibiz. Hem Boşnak hem Kürt hem Ermeni kökenli, Zaza, Musevi, say sayabildiğin kadar. Bunların toplamına Türk vatandaşı diyorsun. Buradan ortak gelecek kuruyorsun.'
Gerçekte başta değişik Türk devletleri ile Osmanlı Devleti olmak üzere İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, ABD ile Çin de ortak bir gelecek için yıllarca çalışıp çabalamış ve eşitlikçi bir hukuk çerçevesinde her bir yurttaşlarına İngiliz, Fransız, Çinli ya da İtalyan gibi kimlikler vermemiş midir?
Son bir yıl içerisinde CHP’de özellikle Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun Yeni CHP ile başlayan bazı çıkışları yanında Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün bazı açıklamaları ile bir teröristin ailesine taziyeye gitmesi gibi olaylar AKP iktidarının tekelinde ilerleyen gündemi değiştirmeye başlamıştı. Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in bugünkü açıklamaları ise geniş toplum katında ilk olarak ‘gündem değiştirmek’ yanında ‘sorunların özüne inmek’ türünden yaklaşımları da sergilemesi bakımından önemlidir, diye düşünüyorum.