​ Çiğdem Sezer'den Deprem(Ler)’in Romanı: Aşklar ve Baharatlar / Kitap / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Ekim '13

 
Kategori
Kitap
 

Çiğdem Sezer'den Deprem(Ler)’in Romanı: Aşklar ve Baharatlar

Şairin romanı:

Şair kimliğiyle tanıdığımız Çiğdem Sezer’i beş şiir kitabından sonra “Kalbimin Kuzey Kapısı Trabzon” adlı  anlatı kitabıyla, şimdi de  “Aşklar ve Baharatlar” adlı ilk romanıyla görmeye başladık yazın dünyamızda.

Şairlerimiz arasında roman yazanlarımız azdır. Belki de hep “daha soylu kalmak” kaygısıyla ilgilidir. Çiğdem Sezer bu yersiz kuruntuyu aşarak romana ulaşanlardan. Şiirindeki estetik görüngüyü, yakaladığı düzeyi, gösterdiği başarıyı romanda da gerçekleştirmeye soyunmuş. Üstelik bunu, ülkemizin hep göz ardı edilen çok önemli bir yarasını roman sanatına sindirerek  yapmaya çalışmış: Deprem’i. Kısacası, “Aşklar ve Baharatlar” temel izleği insan, aşk ve 17 Ağustos 1999 depremi olan  bir “roman”dır.

Deprem olgusunun çevresinde, altında, üstünde var olan sosyo-ekonomik-politik durumlar,  sorunlar, döndürülen dolaplar bir yana; depreme kalmış insanın iç dünyasında, sosyal yaşamında oluşan  yıkımlar, bu yıkımların davranışlarına ve toplumsal- bireysel iletişimine yansımasıyla  ortaya çıkan yeni ve karmaşık yapılar; psikolojiyi, sosyolojiyi ve yazını çok yakından ilgilendiriyor olmasıyla iyi bir roman malzemesi. Çiğdem Sezer bu malzemeyi çok iyi değerlendirmiş; romanını kurgularken hem seçici davranmış hem ekonomik hem de insani.

Geriye dönüşler, içe kaçışlar, soyutlamalar, organik bağlantılar, fay hatları, sorgulamalar ve iç içe geçirilmiş halkalardan kurulu oylumlu, devingen iskelet; içeriğin acıklı, dehşetli, duygusal ve özellikle de psikolojik boyutlarıyla ete kemiğe büründürülerek romana dönüştürülmüş.

Çarpıcı ayrıntı: Deprem(ler) zamanı:

Hangi ayrıntısıyla deprem olgusu çok daha vurucu işlenebilirdi ki toplumsal belleğimizde kalıcı izler bırakabilsin? Sorunun yanıtı olağanüstü  yaratıcılıkla ve cesaretle verilmiş: Tam o an!... Freud’un, yaşamı tek başına yönlendirdiğine inandığı eylemler bütününün doruğu saydığı o an. Sevginin, sevişmenin doruğu, orgazmın eşiği… Romanda örneğin Metin’in ereksiyonun en heyecan verici boyuta, beden ısısının son noktasına ulaştığı; Hayal’in Metin’i tümüyle içinde duyumsadığı, bütün sevişme olanaklarını, haz seçeneklerini sonuna kadar kendine ve ona sunduğu; her ikisinin gerçek yaşamla bağlarının tam anlamıyla koptuğu, bireyselliklerinin, zevklerinin, bedensel-tinsel buluşma ve paylaşımlarının, kısacası canlı, insan, kadın ve erkek olmanın doruğunda olunduğu, “…bütün yeryüzü bizden ibaret(s.53),” diye düşünüldüğü an… “…üzerimde incecik bir gecelik vardı; sıyırıp attı onu Metin(s.6)…. Yolculuğum giderek soluk soluğa bir tırmanışa dönüyor… Metin’se sarılıyor, kasılıyor, gevşiyor, arada belirsiz hırıltılar çıkarıyor… Metin içimde, üstümde (s.8) “ Deprem o an oluyor işte! Böyle başlıyor roman. Ancak hemen belirtmem gerekiyor ki, böyle başlıyor olması asla pornoya, bayağılığa sürüklemiyor romanı. Tam tersine depremin nedenli acımasız, kıyıcı ve zaman ayarsız olduğunu en etkili biçimde  anlatmaya, anlamaya, belleğine yerleştirmeye götürüyor okurunu. Düşünmeye, daha akıllı olmaya itiyor.

Deprem anı Hayal’le Metin için böyleyken, Cemil’le Feride için de benzeri bir durumu imliyor. Onların doruğu aşıp dağın ötesine geçtikleri anı… O kadar ki, binanın enkazı kaldırıldığında üst komşunun güzel gözlü kızı Elvan ölü olarak Cemil’in yanında, Cemil’in yanında uyuyan eşi  Feride’yse bir kat alttaki komşuları öğretmenin banyosunda, onun üstüne düşmüş olarak bulunuyor.  İkisi de çırılçıplak ve ölü. Bu ve benzeri durumların anlatıldığı bölümler, depremin dehşetini, olma olasılığı neredeyse sıfır olasılıkların bile olabilirliğini bütün gerçekliğiyle sergiliyor. Yaşamın, kurgunun ve anlatımın gücü! Çünkü bütün bunların yaratıcısı bir şair; buluşları, her ne kadar güncel yaşamsallıklar içeriyorsa da şiirce ve etkili.

Psikolog Cemil romanı en yoğun yaşayan kahraman. Onun hemen yanında Hayal var. İkisi de, birbirlerinden habersiz o geceyi en çarpıcı, en acıklı biçimde yaşıyor ve ikisi de o depremde  yitiriyorlar eşlerini. Ne ki onları bir araya getiren ve en güzel dostluklardan birinin kurulmasına neden olan da o gecenin sonrası. Hayal’in psikologa gereksinmesi var ve bir biçimde Cemil’i buluyor. Cemil doktor ama, onun da bir Hayal’e gereksinmesi var aslında. Değil mi ki, depremden sonra ilk kez bu ilişki onların ikisinin de o geceyi aşabilmelerinin kapısını aralıyor. Çünkü Cemil’le Hayal’in özdeşliği depremin yarattığı psikolojik iç yıkım ve  deprem bilinçaltıdır İkisi de, Cemil’in teşhisinde olduğu gibi “bellek yarılması” uğramış deprem kurbanlarıdır. Bu yüzden romanın, birbirlerini en iyi anlayan iki insanıdır onlar.

Deprem sözlüğü:

Deprem ülkemizin yazgısı. Ama bilinen ve yinelenen doğru da şudur: Deprem öldürmez, kötü yapılaşma ve önlemsizlik öldürür. Bu bilgi sürekli olarak bilincimizin üstünde olmalı,  gözümüzün önünde, yoksa yalnızca hamallığını yapmış oluruz. Romanın bu noktada toplumsal işlev verebilecek söylemlerle varsıllaştığını görüyoruz. Deprem, olağanüstü betimlemelerle beynimize çakılıyor örneğin. Cemil’in de Hayal’in de deprem dağarcığında ortak  söylemler ve sözcükler var: Çıplak ölümler, aşka dair yıkımlar, ölümün dayanılmaz kokusu ve çığlıklar. “… diş etlerim kocama parçalar halinde kopup sarkıyordu ağzımdan.  Ağzımdaki yarıklardan kollar bacaklar sarkıyordu… Korkunç bir şeydi, korkunç…(s.38-39)”  Örneğin Feride’nin çocukları için sergilediği yürek paralayıcı davranışı, çığlıkları bu romanı yalnızca okuyan (yaşayan değil) benim bile usumdan, kulaklarımdan, gözlerimin önünden gitmiyor:  ” …aramızda yalnızca bir eşik var, elini tuttum,çektim, gelmedi,… çocuklarım orada, ben de orada olmalıyım… Elini zorla çeke çeke kurtardı elimden ve içeri girdi. Çocuklara seslendi sonra çığlık çığlığa… Bir daha da çıkmadı. Ne o ne de çocuklar(s.159).” Deprem sözlüğünün ortak sözcükleri, renkleri, görüntüleri; acıklı, dehşetli, yırtıcı çığlıklar, yarılmalar, kopmalar, parçalanmalar vb. biçimlerde roman ve roman kahramanlarının yaşamları boyunca onlarla birlikte oluyor.

Toplumsal eleştirilerle tamamlanıyor romanın deprem bilinciyle (akılla) ilgili yanı. “…Projeler yapmış, onay almış, binalar kurmuştu. Kanun vardı, yönetmelikler vardı Kafasına göre mi yapmıştı onca binayı. Belediye, bakanlık, hepsinin onayı vardı, imzası vardı…” Müetahhit Şükrü’nün Doktor Cemil’e anlattığı depremsel sorunları ve tüm sağaltım çalışmalarına karşın iyileşemeyerek sonunda intihar etmesi depremin bir başka boyutuna vurgu yapıyor: Onca insanın bir yıkım vahşeti içinde  telef olmasının sorumlular vicdanında açtığı yara ve bu yaranın o insanları götürdüğü yer bağlamında önemli bir ders bu.

Kahramanların sevgili, eş, arkadaş, dost dörtgeni içindeki devinimleriyle ilgili zincir şöyledir:

Cemil’in yaşamına bir biçimde giren kadınlar:Annesi, ilk aşkı ve eşi Feride, üst komşusu Elvan, Hayal, Nimet ve Gülnihal. En iyi dostu Hayal, en son aşkı da Gülnihal’dir.

Hayal: Deniz, Metin, Cemil. Deniz, bütün yaşamı boyunca çok sevdiği, hep özlediği ilk aşkı, Metin eşi, Cemil doktoru ve en iyi dostudur.

Ayrıca Hayal’le Gülnihal sokak ve okul arkadaşı; Hayal, Gülnihal ve Nimet de yaşam arkadaşıdırlar. Bütün bu ilişkiler ağı roman boyunca sevgi, dostluk, paylaşım duyguları  salgılıyor, “vefa” örneği veriyor, acıları azaltıyor, herkesin yaralarını çabuk sarmasında kolaylaştırıcı etken oluyor.

Kaktüs ağacı:

Romanın kurgusunu iki kocaman dalı olan bir kaktüs  ağacına benzettim. Kökü: Deprem. Gövdesi: Depremin neden olduğu çok boyutlu sorunlar. Bir dalında: Sevgiler, aşklar. Diğer dalında:  “Baba”lık olgusu. En güç koşullarda, en kurak mevsimlerde bile bünyesinde su bulundurmayı başaran, sağlam, güçlü bir (yapı) kaktüs. En güzel çiçekler açsa da dikenleri can yakıcı… Olay örgüsü yalın ve her olay kendi içinde ayrıntılı… Ayrıntıları besleyen ve betimleyen  söylemler hem estetik hem deneyimsel, hem de duygusal tatlar bakımından varsıl…

“Aşklar ve Baharatlar”ın temel izleklerinden biri depremin yarattığı “ruhsal çöküntüler”, ikincisi özellikle deprem yüzünden “aşk” olarak kalmış ilişkiler ve üçüncüsü de “baba”lıktır.

Babaların günahı: Çocukları:

Babanın insan yaşamındaki önemi romanın gündeminde özellikle tutulmuş gibi geldi bana. Romanı okurken aldığım iki notun birinde: Neredeyse deprem kadar yıkıcı bir etken de, sorunlu babalık kurumudur, demişim; diğerinde de, bir kadın  yazardan özellikle kadınlar için yazılmış bir roman; evlilik ve sorunları, boşanma, aşk acısı ve baba özlemiyle dolu.

Bütün düşlerin, aşkların, sevişmelerin, anıların arasında hep “baba” kavramı ve onun psiko-sosyal içeriği var. Altyapısı, üstaypısı, etkileri…  Cemil’in, Nimet’in ve Gülnihal’in ortak yanlarından biridir babasız büyümenin insan ruhunda ve yaşamında açtığı yaralar.

 “Ağlıyor Cemil; gidip dönmeyen babası için…(s.89),…beni de al baba, diyorum, korkuyorum(s.91),..Annem ölünce,…onun bana yüklediği baba rolünü de yitirdim(s.99),…çok para yapacaktım, babam gelince bir daha gitmesin diye!(s.115), Nimet: “Yalan söylüyor, anahtar cebinde; istiyor ki yıllar önce olduğu gibi… kapıyı babası açsın, evin o insanın içini ısıtan kokusuyla birlikte sarılsın babasına(s.140), Gülnihal: “…Sevgi açlığıdır dedim, geçmişin kırgınlığıdır dedim, olmadı…Belki de sırf bu yüzden almıştım babamı yanıma…Belki de intikam almak istiyordum babamdan…O gece…otuzlu yaşlardaydım ve babam ilk kez kucaklıyordu beni(s.161). Okul yıllarını anımsayan Gülnihal Nimet’e; “…arabayla geldiğin, süslü püslü tokaların ya da papuçların için değil; babanla geldiğin için kıskanıyordum(s.170),” diyor.” Deprem gecesi “… babası gelmişti korku ve telaş içinde; “Korkma kızım, buradayım” demişti Gülnihal’e sarılarak. Gülnihal ilk kez o gece bağışlamaya benzer bir duygu hissetmişti içinde babasına karşı(s.217).”

Dersimiz olsun:

Yirmi yıllık, karmaşık, ama saygı uyandıran, vefalı ama acı çektiren aşkların; (özellikle de) bugüne kadar sürüp gelen deprem kaynaklı toplumsal-bireysel ağrılarımızın yazınımızdaki başarılı bir örneği, güçlü bir belleği diye düşündüğüm bu romanı; şiirsel dili,  bilinçli anlatımı, okumayı kolaylaştıran kurgusu ve sık sık sunduğu sürprizleriyle severek okudum; ama tüm benliğimi cızır cızır yakan acılara kaldım.

Dilerim ülkem insanının hepsi tatsın bu acıyı, ama yalnızca bu romandan.

Ve dersimiz olsun!

 

AŞKLAR VE BAHARATLAR, Çiğdem Sezer, Heyemola Yayınları, Şubat 2008,251 sayfa.

 
Toplam blog
: 74
: 569
Kayıt tarihi
: 11.03.10
 
 

1954 yılında Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Bardaklı köyünde doğdu. Türkiye’nin çeşitli yörel..