- Kategori
- Güncel
Çileden çıkmak an meselesi!

Kaynak:Milliyet.com.tr
Ramak kalıyor, nasıl ince bir çizgi, adına insanlık deyin, onur, eğitim, bilinç deyin, vicdan da olabilir, inanç da, adı her ne iseyse, o çizgi aşılmıyor, ama aşası geliyor insanın bazen, haddini aşan insanlara hadleri ancak kendi anladıkları dilde mi ifade edilmeli illaki diye en masum, en onurlu kendine hakim olma ve yakışanca davranma halinden çıkası geliyor insanın zaman zaman!
İlle çirkin mi davranmak gerek, ille hakaret mi etmek?
Yapılamaz elbette, o çizgi varsa insanın nüvesinde, o cevher beş-on çapulcu için bir kalemde harcanamaz!
Ama, itiraf ediyorum, şu anda haykırasım geliyor!
En bet sesimle, gözlerimi aça aça bağırasım, hesap sorasım!
Acırdım sizlere, sanırdım ki baskılardan dolayı böyle davranmak zorundasınız, olanak verilse sizlere, sanırdım ki aydınlığı, ışığı seçeceksiniz, o yüzdendi hep size bakarken gözlerimin ışıltısı, gülümseyişim; hep ezikliğinizden, mahcubiyetinizden kaynaklanıyor sanıyordum gözlerinizi yere indirişiniz!
İyi niyetimi suistimal etmişsiniz!
Ne zaman giyinişinden, tarzından, duruşundan düşüncesi özgür olmayan, olamayan birine denk gelsem, hah işte, olamadığını düşündüğümden, hep bir pencere açmak istemiştim, elimden geldiğince, gülüşüm yettiğince, lafım döndüğünce…
Hep sanıyordum ki, samimiyetimle bilmem nereden gelmiş ve hastanede işini halletmekte zorlanan yaşlı adama yardımcı olduğumda “Ahhh… Ne yanılmışım ben! Başı, kıçı açık dediklerim insanlıktan fazlasıyla nasibini almışlar meğerse!” diye düşünecekler…
Hiç beddua etmedim!
Etmeyi de istemem, o kadar alçalmam umarım hiçbir durumda, hiçbir zaman…
Beddua ederek yaşamlarını sürdüren, bir de kendilerine inançlı kişiler yakıştırmasını yapan kara cahil insanlara, inanın bilemiyorum, anlayacakları dilde ne demek gerek?
Töre cinayetleri konusunda yetkili mercilerce çalışmalar yapılmaya başlandı gibi, gerisi ne kadar gelir, bilemeyiz, çözüm eğitimden geçiyor, yıllarca bunu fark eden, emek harcayan kişileri harcamaya kalkan bir zihniyete ne demek gerekir?
Ve ne yazık ki, bir kadın profesörünü uğurladı Türkiye bugün, bir eğitim gönüllüsünü ve Allah’ın rahmetini isteyen en basit bir yoruma bile neredeyse % 50 katılmayanlar vardı!
Kızgınlığım bu yüzdendir!
“Kimsiniz siz?” diye sorasım var!
İnsanlığa ne şekilde, nasıl hizmet etmektesiniz ki böyle bir hakkı kendinizde bulmaktasınız?
Bir cenazeye, bir profesöre, bir insana saygınız bu kadar mı?
Bu kin ve öfkenizin nedeni ne, bir sorun bakalım kendinize!
Ahh… Hiç kitap, Kuran demeyin, Müslümanlığı ise bu bağlamda lütfen ağzınıza bile almayın, çarpılırsınız vallaha Allah tarafından!...
Atatürk mü derdiniz?
Ah… Bir söyler misiniz, siz nerede ve ne şekilde yaşamak istemektesiniz!
Yüzde elliye ait kaç kadın vardır, bilemiyorum, karaböcek gibi gezmek için bu ne istek, anlayamıyorum! Kocalarınız yanınızda püfür püfür kısa kollu incecik gömleklerle gezerken siz kara çarşaflar içinde kucağınızda çocuk taşımaktasınız, bir elinizde de ağır çantanız!
Bunu isteyemez sanırdım hiçbir kadın, yanılmışım, isteklileri varmış…
Aynı kadınlar kumalarını da kabul eder, sonra bir gün ya cinnet geçirirler, ya ince hastalıktan gidiverirler…
Hep üzülür dururdum bu durumlara… Hep, ışıksız kalışlara yorardım, ah bir ışık tutulsa, bu kadınlar haklarını elbette ki koruyacaklardır!
Yanılmışım sanırım!
Adamlara da üzülürdüm, ağlamak yakıştırılmaz, oysa gülmek kadar ağlamak da vardır insan yaşamında, hoş, gülmek de yakıştırılmaz adama!
İlle de erkek modeli olmak zorundadır, kim bilir, özgür olsa ne cevherleri çıkacaktır ortaya diye düşünmekteydim…
Yüzde ellilik grubun içinde erkek sayısı çoktur elbette, yazık, onlar da insan olmak istemiyorlarmış!
“Bre gafiller, ne için yaşamaktasınız?” diye sorsam…
“Eziyet çektirmek günah değil midir?”, “Eziyet çektiriyorsun işte, hem kendine hem de çevrendekilere!” desem…
Anlayan olur mu?
Kuytular, köhne yerler… Rutubetler… Nedense hep kötülükleri beslerler… Kötülükler ışığa dayanamıyor nedense, mikropların güneş ışığında öldükleri bilimsel bir gerçekse, Atatürk’ün güneşe benzetilmesi de boşa değil elbette!
Atatürk aşığı bir bilim kadınını, bir güzel insanı, bir anneyi, binlerce öğrencinin manevi annesini uğurladık bugün, o ışıktan korkanlar hışım ve nefretlerini apaçık sergilediler!...
Ne ekersen onu biçersin…
Türkan Saylan, amaçlanan karalama çalışmalarına rağmen, öyle huzurla ayrıldı ki aramızdan… Hak ettiğince… Kötü niyetler iyi niyeti karşısında tersine döndü; hiçbir kanal bu kadar yer veremezdi Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine ve Türkan Saylan’ın emeklerine!
Böyle bir ilahi adalet işte!
Ve öyle bir güne denk geldi, tam da Türkan Hoca’ya yakıştı!
İlahi adalet!
Köhneleri tercih edenler, bir cenazeye saygı dahi duyamayan karanlık yürekler, karanlıklar içinde kalışınız anladım ki şahsi tercihiz!
Sizler için yüreğimde, beynimde ve mantığımda yapmış olduğum tüm sağaltmaları, endişeleri, kaygıları… Adınıza üzülmelerimi… “Eğer” lerimi, “Acaba” larımı bu gecelik geri çekiyorum!
Anlar mısınız ne demek olduğu, bilemiyorum, yarın yine üzebilirim ben sizler için, yine gördüğümde birinizi ağzımı yamultmam, gözleri kaçırmam; gereksinim duyduğunuz anda yardımımı da esirgemem muhtemelen, kin ve nefretten pay almayan; karanlıklara çekilemeyen yürek ve beynimden dolayı… İnsanlığımın bilincinde olmam, o ince çizgiyi çok şükür ki aşmamamdan dolayı!
Ah o ince çizgi!...
Bizler için insanlık onuru…
Sizler için…
Ah… Diyemeyeceğim… Adını siz koyun…
Bizler sizler ayrımı neden hasıl oldu, bir de isterseniz bunu düşünün!
Becerilebiliniyorsa….
Sen! Rahat ol Türkan Hoca…
Karşı çıkanlar, rahmete katılmayanlar, sizler rahat olmayın ama!
Yeterince rahat oldunuz, Cumhuriyetin, laikliğin nimetlerinden yararlanarak yemek yediğiniz kaba işediniz; Maia bile yemek yediği kaba yapmıyor!
Yoksa, Atatürk yerine Humeyni’yi sevmek ve tercih etmek, özgürlüğünüz için harcanan bunca emeğe hakaret etmek başka nasıl açıklanabilir ki?
Emeğe saygı duymayan, yardıma el uzatmayan, kör gözü açılsın diye yaklaşanı püskürten zihniyete ne dense nafile!
Ah… Durduramıyorum!
Ne nalet bu gece bu iç sesim!
“Ulan!” demek istiyor, “Cüzamlı hastanıza siz yaklaşmazken, yaklaşan biri vardı! Siz dokunamazken, dokunan, sizin yerinize okşayan!... Bu mudur bedeli?”
Kızlarınızı ergenliğe varmadan evlendirirken düşünmediniz kızınız neler çekecek yatakta, namus öyle bir bürümüştü ki gözünüzü, ergenliğe ulaşmamış kızınızın ellilik kocası tarafından rahminin yırtılacağını, ruhunda ne yaralar açılacağını da… Düşünen birileri vardı, düşmanlığınız bundan mıydı?
İyi niyetin kötüye kullanılmasına hep tanık oldum, hep bildim böyledir bu işler, şahsi anlamda hep sineye çektim, hep bir bahanem vardı onlar için…
Bu gece, gerek kendi adıma, gerek Türkan Saylan ve Atatürk adına, o parmaklarıyla tuşlara basıp da kin ve nefretlerini en masum taziye yorumlarına katılmayarak kusanlara isyanım var!
Tek diyebileceğim: Allah sizi bildiği gibi yapsın! Kim bilir, belki bu laftan anlarsınız siz!
Gülgün Karaoğlu
Mayıs,20/09