- Kategori
- Mizah
Çılgın günlerrrrrr Türkiye (1)

"Bunu nasıl yaparsın bana ha. Nasıl yaparsıııın? Artık ev kiranı falan ödemeyeceğim. Görürsün sen. Ay çıldıracağım. Allah'ım sen hiç mi akıl vermedin benim oğluma. Ne yapayım, nerelere gideyim ben çıldıracağım. Aaah ah!" diye bağırıp telefonu kapattı annem. Çok sinirlenmişti. Halbuki kredi kartını kendisi vermişti bana. Gerçi verirken, "Üstüne iyi bir takım elbise al. İş görüşmesine falan gidersin oğlum. Üstün başın düzgün olsun" demişti. Ben annemin "Takım elbise al" önerisinin sadece "takım" kısmını almıştım kredi kartıyla. Uzaydaki sesleri dinleyebileceğim iyi bir cihaz kurmak için gereken takımları almıştım.
Evin balkonuna bu kez gerçekten NASA'yı bile kıskandıracak bir sistem kurmuştum. Uydu anteni, telsiz, ses alıcı ve vericisinden oluşan sistem için masa ve sandalyeleri içeri alarak balkonu boşaltmıştım, bu arada annemin kredi kartını da tamamen boşalttığımı belirtmeliyim. Balkon duvarında bir tek Roma Tatili filminin afişi kalmıştı. Audrey Hepburn hastasıydım. Aşıktım Audrey'e. Bir gün zamanda yolculuğu başarabilirsem gideceğim ilk zaman dilimi 50'li yıllar olacaktı. Audrey'i görecektim mutlaka.
Annem ev kiramı ödemeyeceğini resmen açıkladığına göre ev kiramı ödeyecek yeni birini bulmam gerekiyordu. Annem hayatında ikinci kez bana ambargo uyguluyor ve ev kirası yardımını süresiz olarak askıya alıyordu. İlkinde de annemin yöneticisi olduğu apartmanın kazan dairesinde bir patlamaya neden olmuştum. Sıkışan havayla ilgili bir deneydi. Patlama sonrasında kazan dairesinin içinde sıkışıp kalmıştım da itfaiye gelip kurtarmıştı.
On katlı bir apartmanın onuncu katında oturuyordum. Bu daireyi sırf gökyüzüne yakın diye tutmuştum. Evden kaçmayı gerektirecek durumlar için riskliydi ama araştırmalarım için bire birdi. Balkondaki araştırmayı aksatmamak için ev sahibiyle kapışmamam gerekiyordu. Ev sahibim avukattı. Yani herif kira aksarsa beni avukata vermek için zaman harcamayacak direk bitirecekti işi.
Yanıma ev ortağı alacaktım. Kira yaklaşıyordu ve fazla bekleme şansım yoktu. Son çalıştığım gazeteden birlikte kovulduğumuz arkadaşım Hakkı uzun süredir bir arkadaşı için ev arıyordu. Hakkı'yı aradım.
"Hakkı. Moruk bana acil bir ev arkadaşı lazım."
"Tamam hocam. Bizim Magi'yi yollayalım sana."
"Magi? "
"Muzarffer yani. Magi takma adı."
"Ne demek abi bu Magi? "
"Magazin'in kısaltılmışı oradan esinlenmiş."
"Arkadaş magazin muhabiri falan mı? Meslekten mi? "
"Yok yok. Popçu. Albümü çıkacak yakında."
"Parası var mı? Kirayı öder mi? "
"Öder abi. Futbolcuydu bu üçüncü ligde. Hocasıyla kapışmış atmışlar kulüpten. Futbolculuktan üç beş kuruş birikmişi var."
"İyi. Gelsin o zaman."
Magi ertesi gün elinde gitarıyla geldi. Herif tam bir imaj manyağıydı. Saçlar rengarenk, altta kot üstte bol desenli deri mont. Gözlük, küpeler. Herifi nasıl anlatsam bilemiyorum. Hani şu lavuğu bir şarkıcıya benzet desen benzetemezsin. Biraz Kenan Doğulu, biraz Tarkan, biraz Rober Hatemo, biraz Emrah, biraz Mustafa Sandal ve epeyce de bir Cemil İpekçi. Hangisine benziyor derseniz hiç birine benzemiyor. Bizimkisi ortaya karışık.
Magi'nin konuşması da bayağı bir cıvıktı. Türkçe'ye resmen işkence yapıyordu.
"Kemalll... Ban biraz solo yapıcam. San rahatsız olmazsın diiiiimi? "
Arkadaş "e" harfini pek kullanmıyordu. E biriktiriyordu. E'den tasarruf ediyordu. Sen yerine San diyordu. Ben yerine Ban diyordu. Gıcık olmuştum kafadan bu ban ban demelerine, herifi parçalayıp bandıra bandıra yemek geliyordu içimden.
Kendimi bildim bileli hep, "Acayip" olarak tanınırım. Magi'nin yanında ben normalin de normaliydim.
Magi ile günlerimiz çalışarak geçiyordu. Magi salonda gitarıyla beste çalışıyordu. Ben de balkonda kurduğum sistemle kainatı dinliyordum. Dinliyordum ki.... Sesler duydum... Anlaşılmaz sesler. Hemen kayda girdim... Belirsiz sesler. Uzaydan tanımlanamaz sesler alıyordum. Hemen heyecanla telefona sarılıp Einstein'ı aradım. Einstein'in asıl adı Enver. O da benim gibi uzaya takmış bir tip. On yıldır Kimya Fakültesi'nde okuyor. Herifin kimyası değişti ama okulu bitiremedi. O da fena halde kara delikleri falan araştırıyor.
"Anyştayn uyuyor musun? "
"Ne oldu Kemal? "
"Sesler. Sesler yakaladım. Kayıttayım."
"Ya bunun için mi uyandırdın beni. Onlar uydudan geliyordur. Yabancı kanalların sesleri karışıyordur."
"Hayır. Hayır benim sistemim uydulardan bağımsız. Frekansımı ayarladım ben. Mümkün değil. Bu sesler tamamen uzaydan geliyor."
"O zaman kaydet dinlerim ben yarın."
"Sen bu saatte uyumazdın be oğlum. Ne oldu sana? " ^
"Amerika'dan misafirim gelecek sabah onun için erken yattım. Denver'dan. Şu zaman makinasıyla uğraşan adam. Prof. David Manson."
"Beni de tanıştıracaksın değil mi? "
"Bakarız. Kapat da uyuyum be abi."
Kapattım. Prof. David Manson'la mutlaka tanışmalıydım.
Tekrar balkona çıktım. Benim cihazın yine sigortası atmıştı. Tamir etmeye çalıştım olmadı. Yorgundum. Salona geçtim. Magi gitarla beste yapıyordu. takıldım.
"Magi ne tür bir müzik bu böyle? Ben bir şeye benzetemedimde."
"Tam bir karma yapıyorum anlamazsın san. Anlaman için nota bilman lazım."
"Bestenin adını söyle bari."
"Bak bunu kimsaya söylama. Albümün çıkış parçası olacak. Sıkı dur söylüyorum"
"Söyle."
"Donum sanda kalsın"
"Donum sende kalsın öyle mi? "
"Evat. Hit olcak gör bak. Patlayacak."
"Ne zaman çıkacak senin bu Donum Sende Kalsın? "
"Stüdyo kaydı devam ediyor. Önümüzdeki ay piyasada olcak. Niya sordun? "
"O çıkmadan ben yurt dışına çıkayım. Patlama anında burada olmayım."
Magi bestesini çalışırken üçlü koltuğa uzandım. Çok yorgundum. Uyudum uyuyacağım. Telefon çaldı.
Kalktım açtım. Arayan Enstein'di.
"Efendim Aynştayn."
"Abi yandık. Adam gelmiş. Erken gelmiş. Havaalanında. Özel uçakla gelmiş."
"Beni arayacağına gidip alsana oğlum misafirini."
"Gidemem. Hastanedeyim abi. Benim halayı getirmişler acil. Durumu kötü. Sen alacaksın artık profesörü. Aradım ben cepten. Seni bekliyor."
Havaalanına gittim. Prof. David Manson özel uçağının önünde beni bekliyordu. Adam Geleceğe Dönüş filmindeki profesörün kopyası. Kendimi o an Marty gibi hissettim. Övünmek gibi olmasın profesör ile İngilizce konuştum. Burada elbette Türkçe yazacağım. Profesör beni çok iyi tanıyordu. Bizim Einstein ona beni anlatmıştı.
"Seni kutlarım Kemal. Araştırmaların gerçekten müthiş. Gel benimle. Görmeni istediğim bir şey var."
Profesörle birlikte dev uçağa yürüdük. Uçağa girdik ve kargo bölümüne indik. Aman Allahım. Muhteşem bir cihaz. Anlatılmaz bir cihaz. Ufo'yu andıran bir cihaz. Her yanında ışıklar. Dönen mekanizmalar.
"Bu. Bu inanamıyorum."
Profesör gururluydu.
"Tam otuz yılımı verdim Kemal. Başardım. Bu bir zaman makinası."
"Hi... Hiç denediniz mi bunu? "
"Elbette."
"Ha... Hangi yıla gittiniz? "
"Birinci Dünya Savaşı yıllarına. Sonra İkinci Dünya Savaşı. Bir de eski Roma'ya gitmeyi denedim ama yolda zaman kayması oldu 18. yüzyıla düştüm. Oradan zor döndüm."
"Profesör bu inanılmaz."
"Gitmek istediğin bir zaman var mı? "
"Roma..."
"Oraya gidemiyoruz."
"Roma Tatili. Audrey Hepburn... Onu görmek istiyorum."
"Geç makinaya."
Makinanın ışıklı kapısı açıldı. İçeri girdim. İnanılmazdı. Işıklar vardı. Profesör yanıma geldi.
"Yıl ve yeri söyle."
"1953 Roma."
Profesör ışıklı levhada bazı harf ve işaretlere bastı ve makina hızla dönmeye başladı. Sonra durdu. Profesör kulağıma eğildi.
"Sadece bir saatin var Kemal."
"Biz..."
"1950, Roma'dayız"
"Aman Allahım."
"Geçiş noktan bir asansör."
Işıklı kapı açıldığında kendimi bir anda bir asansörde buldum. Asansör iniyordu. İndi. Kapı açıldı. Çıktım. Setteydim. Roma Tatili'nin seti. Mola vermişlerdi. Bir kenarda settekilere bir şeyler söyleyen yönetmen William Wyler, diğer yanda Audrey Hepburn ve Gregory Peck. Audrey Hepburn. Hayatımın kadını. Rüya gibi. Yaklaştım ona. Yaklaştım. Taburede oturmuş soğuk bir içki içiyordu. Yaklaştım.
Beni fark etti. Baktı. Gülümsedi. Sesim titriyordu.
"Merhaba..."
"Merhaba..."
"Ben... Ben bir şey söylemek istiyorum size... Sizi çok seviyorum..."
"Çok teşekkür ederim."
"Bu filmle Oscar alacaksınız..." (Audrey Hepburn, Roma Tatili ile 1953 En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını aldı)
Güldü.
"Çok naziksiniz."
William Wyler'ın sesi duyuldu.
"Herkes yerine başlıyoruz."
Audrey ayağa kalktı. Çantasından bir fotoğrafını çıkardı ve bana imzaladı.
O an gözlerini yakından gördüm. Ona aşık olmamak mümkün değildiki.
Zaman makinasına döndüğümde profesör kızdı.
"Daha dikkatli olmalısın. Biz sadece gözlem yapıyoruz. İnsanlarla konuşma."
"Pekala."
"Başka gitmek istediğin zaman dilimi var mı? "
"Gelecek. Türkiye'nin geleceği."
"Yıl ve yer söyle."
"İstanbul. 2030."
Işıklar yine döndü.
"Geçiş noktan dördüncü köprü."
"Dördüncü köprü mü? "
Işıklı kapı açıldığında bir belediye otobüsünün içindeydim. Oldukça temiz ve modern bir otobüs. Otobüste radyo yayını vardı. Dj bağırıyordu.
"Çılgın günlerrrrrrrr Türkiyeeeeeee..... Şimdi de son çeyrek yüzyıla damgasını vuran şarkıyı dinliyoruz. Başbakan Magi söylüyor."
"Neee? Başbakan Magi mi? Magi? Başbakan? "
Kulaklarıma inanamıyordum.
"Başbakan Magi'den dinliyoruz. Donum Sende Kalsın"
(Tu Be Contined Tövbe tövbe devam edecek)