- Kategori
- Öykü
Çimen ve Leylak kokusu-5

Çimen ve Leylak Kokusu
PERŞEMBE
Akşam biraz karışık duygu ve düşüncelerle yurda döndüm. Semih’le ve diğer çocuklarla biraz sohbet ettim. Teklif edilmesine rağmen Oya’nın yanına gidememiş olmanın burukluğunu bir türlü atamamıştım. Bir an önce sabah olması için erkenden yattım. Kafamdaki sorular yüzünden uyuyamamış olmama rağmen, çocuklar yatmadan yerimden kalkmadım. Herkes yatağına çekilip ışıklar söndükten sonra uyuyor numarası yapmayı bırakıp gözümü açtım. Sanırım gece yarısını çoktan geçmiştik. Ranzanın altını izlemeye başladım. Ahşap ranzanın, alta bakan suntasına, benden önce kalan öğrenciler, birçok şey çizmiş ve yazmışlardı. Kalpler, karikatürler çizilmiş, şiirler, şarkılar yazılmıştı. Yatağımı oldukça yetenekli çocuklar kullanmış, diye düşündüm. Bir şiir dikkatimi çekti şairin ismi yazılmamıştı ama ben ismini biliyordum.
“ Baktım gülüşünden güzel şiir olur, sevdim gitti…”
Cemal Süreya tek bir mısra ile her şeyi anlatmıştı. Nasıl bir özgüven ifade ediyordu. Sevgiliden bağımsız, sevdiğini yormadan, sorgulamadan bir gülüşe sevgisini adamıştı. Bu mısrada sevgilinin duygusu yoktu. Belki bir karşılığı da yoktu ama kendi duygusu yoğun hissediliyordu. Hem özgüvenli hem de zarif ve alçak gönüllü. Sevgi bu kadar saf olunca özeldi. Tek bir mısra, tek bir duygu ve tek bir sıfatla, sevgilisini yüceltip, sevgisini içtenlikle ifade ediyordu. Şiiri bu denli bilen adam, gülümsemeyi nasıl yürekli, sade ve güzel övüyordu. Sevince böyle sevmeli insan, diye düşündüm.
Semih üst ranzadan kafasını uzatıp fısıldayarak sordu:
- Burak nasıl sevilmeli?
Belli ki sadece düşünmemiş, fısıltıyla da olsa söylemiştim.
- Samimi, içten ve karşılık beklemeden… Bir gülüşe bir ömür adayacak kadarda yürekli.
- Var mı Burak Hocam? Kaldı mı o yürekli insan? O insanlardan kaldıysa değecek insan kaldı mı?
- Semih, olay da bu zaten. Duygu benim duygum, karşılığını ancak umut edebilirim. Ama karşılık beklersen, sendeki duyguyu da örselersin. Saflığı ve büyüsünü kaybedersin. Kendi içinde yaşıyor olmak güzel ve temiz kılıyor sevgini.
- Paylaşamayınca ne önemi var ki?
- Semih, Cemal Süreya’nın bir şiiri yazıyor burada.
“ Baktım gülüşünden güzel şiir olur, sevdim gitti…”
- Evet. Okumuştum daha önce. Cemal Süreya’nın mıymış o? Ben de çocuklardan biri, güzel bir laf etmiş, diye düşünmüştüm.
- Evet, Cemal Süreya’nın... O sevgisini, sevdiğinin gülüşünde bulmuş ve kendi kendisiyle paylaşmış. En iyi yaptığı şeyle, şiiriyle ifade edilebileceği bir gülüşe âşık olmuş. Gerisinin ne önemi var ki? Biliyor musun? Gülmek insanoğlunun en muhteşem tepkisidir. Tüm varlıklardan bizi ayıran, tek ve mutlak gerçektir. İnsanın en yalın ve yalansız halidir. Sahte olduğu en kolay ayırt edilen duygudur. Sevdiğinin içten gülüşü dışında hiçbir şey beklememiş Cemal Süreya.
- Gecenin bu saatinde beni bana düşman etme Burak. Bazen sen konuşunca aklım çok karışıyor. Sevdiğimi sana anlatmayayım mı yani? Beni üzdüğünü söylememeyim mi? Özledim demeyeyim mi?
Öyle içten isyan ediyordu ki bana mı, kendine mi olduğu belli olmayan.
- Sen söyle, sen anlat Semih Hocam. Nasıl mutlu ve rahat hissedeceksen öyle davran.
- Sen bir öyle, bir böyle söylüyorsun.
- Dedim ya, sen nasıl hissediyorsan öyle olsun Semih.
Bir öyle, bir böyle düşünmüyorum aslında. “Sana ve bana göre değişiyor.” demek isterdim ama Semih’in aklını iyice karıştırıp kendimin bile oturtamadığım düşünceleri nasıl paylaşacaktım. Semih teyzesinin kızını seviyormuş. Uzun süre itiraf edememiş. İtiraf ettiğinde de önce kabul etmemiş sevdiceği. Sonra kabul etmiş. Aileye söylemişler, iki ailede itiraz etmemiş, hatta sevinmişler. Lise yılları çok güzel geçmiş ama sevdiceği üniversiteyi kazanamamış ya da gitmek istememiş. Şimdi Semih’e bir sürü naz yapıyormuş, kapris yapıyormuş. Semih’in Ankara’ya gidemeyeceğini bildiği halde, gelmesi için ısrar ettiği günler oluyormuş. Bütün her şeye rağmen çok ama çok seviyormuş. Neden bu kadar sevdiğini bir türlü anlatamıyordu. Ne demeliydim bilemedim. İki kişi arasında yaşanan duygular, üçüncü şahıslar tarafından nasıl yorumlanır ki. Kimin doğrularıyla akıl verecektim ki. O anlattıkça ben dinledim. Sonuçta tek bir şey diyebildim:
- Yüreğini iyice dinle ve ne diyorsa öyle davran. Kimseye söz hakkı bırakma Semih.
Semih’le konuşurken uyuyup kalmışız. Sabah uyandığımda henüz altı buçuktu. Bugün az uyumuş olsam da içim neşe doluydu. Bir an önce hazırlanıp çıkmak için acele ediyordum. Hiç biri işe yaramasa da duş alabilmek için pratik yöntemler geliştirmeyi deniyordum. Giyinip, merkez amfi kantinine doğru yola çıktığımda mutluydum. Gece Semih’in anlattıklarından kendimle, Oya’yla ve Metin’le ilgili pek düşünememiştim. Kantin her zamanki gibi açılmıştı. Henüz erken olduğunu bildiğim halde, iki çay ve iki simit aldım. Saat henüz yedi buçuk bile olmamıştı. Patika yola girdiğimde, serçeleri ve parkı çok beklettiğimi düşünüyordum. Huzurlu ve sevecen telaşım bu yüzdendi.
- Kesinlikle serçeler ve bonsai’ler, hatta bir de kestane ağacı var, telaşımız bu yüzden! O yüzden iki çay ve simit aldın.
- Tamam, mücadele etmeyeceğim, Oya’ya kavuşmak için heyecanlanıyorum. Gelmiş olduğunu görmek için de sabırsızım.
- Gelmediyse üzülecek miyiz? Bu saatte şehirden hangi araçla gelebilir ki.
- Ben orada olma ihtimali için sabırsızım, sonucu için değil.
Tel örgülü kapıyı ittim. Kestane ağacı öksüz, serçeler yetim. Rengârenk çiçekler henüz renklerini kuşanmamışlar, biraz kasvet, biraz hüzün. Suyolundaki su bile şırıldamıyor. Yerime kurulup çayımı yudumluyorum. Çayımın tadı çay değil, içindeki şeker tat değil. Algı böyle bir şey, diye düşünüyorum. Kendimi kontrol etmeyi, çok kaptırmamayı istiyorum ama mümkün değil. Yaşa şu duyguyu, diye kızıyorum. Hüzünse hüzün, sevinçse sevinç... Bir yanım yine de tetikte kalıp, süreci kontrol etmek bu hissettiklerime bir anlam yüklemek, bir mantığa oturtmak için mücadele ediyor. Şu duygunun keyfini çıkaramıyorum. Duygunun ne olduğunu anlamak için duygudan uzaklaşıyorum.
- Yok, işte. Henüz gelmemiş.
- Biliyordum. Bu saatte hangi aracı bulup da gelecek.
- Belki uyuyakalmış bile olabilir.
- Yok canım. O da istemiştir erken gelmeyi.
- Bizim için diye mi düşünüyorsun? Yoksa bizde gördüğü Can için mi?
- Tabii ki bizim için. Dün nasıl keyifle vakit geçirdik. Dün yanında olan, bendim. Az çok tanımaya başladı beni, kulüpteyken bakışlarını inkar mı edeyim?
- Hiç tanımadığımız biriyle mücadele ediyoruz, ismini bile koymak istemediğimiz.
- Tanımamız mı gerekiyor Can’ı, tanımalı mıyız? Tanıyınca, anlayıp kavrayabilecek miyiz? Objektif olmak işimize gelecek mi?
- Adı Can ve senin âşık olduğun kişi, büyük bir aşkla, büyük bir sevdayla bağlanmış ona. Âşık olduğun kişinin belli ki en büyük mutluluk kaynağıymış. Bu denli bağlılıklar, hele bir de kaybedildikten sonra tutkuya dönüşür. Can senin mücadelene cevap veremedikçe, mağdur ve haklı olur. Sustukça büyür.
- Hiç mi ihtimal yok? Bunu asla kabul edemem. Bırakıp gideyim mi? Kendimden ve bu duygudan nasıl kaçarım? Onun, yaşama tutunamayan bir Can’ı var. Ben yaşayan bir Oya’yı nasıl yok sayarım? Buna nasıl ikna ederim kendimi ve yaşamaya devam ederim. Oya geri gelmeyecek bir Can için bu kadar acı çekerken, ben yanımda duran Oya’yı yaşarken nasıl kaybederim.
- Henüz üç gün oldu, Oya’nın varlığından haberdar olalı. Nedir bizim derdimiz? Onu, Can’a olan duygusunu tutkuya çevirmekle suçlayıp, henüz tanımadığımız ve alışık olmadığımız bir duyguyu tutkuya dönüştürmeyi başarabiliyoruz.
- Hiç akıllanmayacağım ben, hiç susmaz mı benliğim? Duymak istemiyorum kendimi. Cevaplamak istemiyorum, sorularımı.
- Kaç bakalım, kaç.
Önümde sallanan çayı fark ettiğimde, iki elimle uzanıp tuttum o imdat elini. Her şeyden, özellikle kendimden kurtulmak için. Neşe yürüdü her bir dalına, yaprağına kestane ağacının. Serçeler neşeden dansa başladılar birbirleriyle gökyüzünde. Çiçekler renklendi, parıldadı. Su sonsuz yolculuğuna kaldığı yerden devam etti. İlkbahar geldi Botanik Parkına, sonbaharın ortasında.
- Dalmışsın! Nerelere gittin Burak Bey? Ankara’da mısın?
Sesi uzak bir kıtadan duyulan romantik bir balattı, hem düşüncelerimden uzak hem de içime işleyecek kadar yakın. Gülümsedim.
- Yoo, sendeydim.
- Ben de mi?
- Sende.
Biraz mahcup oturdu yanıma.
- Çok mu erken geldin. İki bardak çay içmişsin bile.
- Biri senin içindi. Gelmiş olma ihtimaline karşı önlem.
- Ay teşekkür ederim, çok incesiniz.
- Bugün ayrı bir neşen var. İçinden çıkıp parka yayılan, ta bana kadar gelen.
- Uzun süredir, ilk kez sekiz-dokuz saat deliksiz uyudum sanırım. Günlerce hiç kalkmadan uyuduğumda oldu ama ilk kez huzurluydum.
- Çok sevindim.
Diye çığlık attım. Can olmadan baş başa bir sohbet ne güzel olurdu. Ben, işin içine girmeden çözülecek bir problem midir bilmiyorum ama öyle olsa ne güzel olurdu. Odağı biz olan bir muhabbette, sadece Oya ve Burak olabilir miydi? Tanısak birbirimizi. İç dünyamızı daha önce meşgul eden her şeyden bağımsız. Cevabını bilsem de, bizi biz yapanın bunlar olduğunu bilsem de, tüm benliğimle bunu istiyordum. Oya, benimle ilgili konuşmaya başladı;
- Sen nasıl başarıyorsun, bu kadar huzurlu olmayı. Bu kadar kendisiyle barışık birini ilk kez görüyorum.
- Kendimi seviyorum. Her zaman olmasa da kabullenmeyi öğrendim. Beni huzurlu mu buluyorsun?
- Kesinlikle huzurlusun. Hatta senin içindeki huzur, yakınlarında bulunan insanlara da geçiyor. Sanki etrafında huzur dolu, gülen bir bulut var.
- Çok naziksiniz Oya Hanım.
Dış görünüş ile iç dünyan arasında farklar olsa da, dışarıya yansıyan görüntü, iç mücadelenin somutlaşmış sonucu galiba. Bu sonucu, o an için senin fark edemiyor olman, sonucu değiştirmiyor. Güzel bakan bir çift gözün bunu söylemesi ise ödülün oluyor.
- Kendimle çok mücadele ediyorum aslında. Bazen işler, senin gördüğün gibi de olmuyor. Üzüldüğüm veya çözemediğim birçok problemim oluyor. Sonuçta, sen böyle görüyorsan ne mutlu bana. Aslında ne olduğundan çok, ne olarak göründüğünle başlıyor ilişkiler. İnsan, içindeki çelişkileri, kendisiyle paylaşabildiği kadar, karşısındakiyle paylaşmaya başladığı zaman, gerçekler görünür oluyor.
- Burak’ı benimle paylaştığında, Başka bir Burak görüp, başka şeyler mi hissedeceğim yani.
- Bir de görmekle, görmek istemek arasında fark var tabi. Herkes gibi, görmek istediğini, görmek istediğin müddetçe, göreceksin. Ne bendeki Oya, senin bildiğin gibi bir Oya olacak, ne de sendeki Burak, benim bildiğim gibi bir Burak olacak.
- İlk kez senin gibi birisiyle karşılaşıyorum. Sanırım her şeye rağmen, bilgi birikimin ben de hep hayranlık uyandıracak.
- Şimdi şımaracağım.
- Şımarık hallerini de merak ediyorum. Olsun onu da görmüş olurum.
- Yok yok… Şımarık Burak, hiç çekilir gibi değil, şimdilik görmesen daha iyi. Çoğunlukla ben bile katlanamıyorum.
Öyle içten gülüyordu ki. Gerçekten mutluymuş gibi hissettim. Sormak istediğim öyle çok soru vardı ki ama tüm sorularım eninde sonunda Can’a çıkacağı için soramıyordum. Bugün böyle olsun, Oya sorsun ben cevaplayayım. Oya anlatsın ben dinleyeyim. O istediği kadar, o uygun gördüğü kadar anlatsın. Oya’nın şu an yaşadığı her neyse çıkarımı her neyse bozmamalıyım.
- Seviyor musun Ankara’yı.
- Ben biraz fazlaca mantıklı bir adamım. Sevgim şehirlere değil, şehirlerin içinde duygularımı paylaşabildiğim insanlara.
- Nasıl yani?
- Yani şehri güzel yapan, içinde yaşayan sevdiklerim. Duygularımı bölüşebildiğim insanlar. Nerde değil, nasıl, kiminle yaşadığımla alakalı.
- Sen gittiğin yeri güzelleştirenlerdensin. Bu senin için sorun olmuyordur o zaman. Bu şehirde sorun olmayacak yani.
- Beni nasıl görüyorsun bilmiyorum ama bu biraz da, iki gündür sizlerle yaşadıklarımla alakalı. Mert, Metin, Ada… ve sen.
“Sen’i” farklı bir vurguyla söylediğime eminim. Yüzünü bana dönüp, biraz şaşkın, biraz mahcup gözlerime baktı. Oya’nın gülümseyişinde de onlarca soru vardı. Belli ki o da beni merak ediyordu. Benim hakkımda, biliyormuş, eminmiş gibi konuşuyor ama için içinde tahminlerinin doğru çıkması için irdelemek istiyordu. Bana benziyor biraz, yargılar ve mantık tamam ama bu soru sormasına engel değil.
Ben ise bir tek şeyden eminim Oya. Bu şehir güzel olacaksa, “Seninle” güzel olacak.
- Bunu dışımızdan da söylemeyi çok istiyoruz şu an.
- Hazır değilim, hazır değil. Başlamadan bitmesini kaldıramam. Oya bu kadar umut doluyken, ona bunu yapamam.
- Daha ne desin kız.
- Biliyorum, hatta şu iki gündür davranışları ve benim için ısrarı, her şeyi anlatıyor. Ama…
- Ama ne? Bizim derdimiz, Oya’nın bize olan hisleri değil, değil mi? Duyacağımız cevapla alakası yok. Herhangi bir şeyde olan kendine güvenin, iş sevgiye, aşka gelince duruyor, yok sayıyorsun.
- Yine aptalca zorluyorum kendimi? Bir sussan, bir sorgulamasan olmaz değil mi?
Söze şehirle başlıyorum.
- Bu şehir de sizinle güzel olacak benim için. Umarım çok uzun soluklu anılarımız olur. Umarım beraber büyürüz, büyütürüz birbirimizi.
- Büyümek mi? Ben yaşlandım bile. Yaşlanmasaydım da büyümek istemezdim. Biliyorum çünkü henüz büyümemişken en sevdiğim yanım buydu. Küçücük hayallerim, küçücük cıvıl cıvıl sorumsuz neşem.
- Bu harika. O zamanlar, bu yanın farkındaysan ve seviyorsan bu yüzünü, içinde bir yerlerde hala var demektir. Şimdi bile özlemle andığın bu yanın büyüyünce yok olmaz. Büyümek karakterinin bütün yönlerini kabullenmek ve içlerinden sevdiklerini yüceltmektir aslında.
- Hiç de öyle hissetmiyorum.
Oya’nın içinin burulduğu belliydi. Gözler yine buğulandı. Bir anda yaşam enerjisini çekip, kendisine yaşlı bir görüntü vermeyi başardı. Ne kadar ertelesem, ne kadar bulaşmak istemesem de muhabbet İzmir’e ve Can’a dönecek. Ne Oya kendisini Can olmadan anlatabilir, ne de ben Can olmadan Oya’yı anlayabilirim. Benimki nafile bir umut ve kesinlikle bencillik.
- Hissetmiyor olman, yok olduğu anlamına gelmiyor. Şu an görmüyorsun, ya da görmek istemiyorsun. Belki de görmekten utanıyorsun ama var. İyi ki de var ve sana çok ama çok yakışır.
- Can da böyle söylerdi hep, “senin içindeki çocuğu…”
Sustuk. Sözcüklerin bittiği yerdeyiz. Bir çözümün olmadığı tek noktadayız. Anlamadığımız, kavramadığımız, kabullenmediğimiz, bilmediğimiz yerde, ölümün ta kendisindeyiz. Ne diyebilirim ki, nasıl avutabilirim. Ölüm tek başına baş etmemiz gereken bir konu. Ölüm yaşarken hiç söz etmediğimiz, başımıza geldiğinde de çok geç olan bir konu. İki kişi arasında yaşanmış bir ilişkiye dışarıdan bulaşan herkes, biraz eksik bakar, biraz yarım algılar. İlişkilerinin ve sorunlarının tek kaynağı ve aslında çözümü kendileridir. Peki, biri ayrılıp gidince? Kim gidenin yerine kendini koyup da çözüme ortak olabilir, yardım edebilir? Kim avutabilir sebebi olmadığı bir acıyı? “Cevabı sadece sen bulabilirsin Canıımmm” diye sarılmak geliyor içimden, yapamıyorum. Her söylediğim biraz daha acıtır diye korkuyorum. Sana dokunmam kanatır yaranı diye çekiniyorum.
- Ne zaman istersen anlatabilirsin? Ne zaman hazır olursan paylaşabilirsin? Ne zaman ihtiyacın olursa bölüşebiliriz. İstersen sadece dinlerim, hiçbir şey sormadan, hiçbir yargıya varmadan.
Sustuk… Benim payıma susmak düştüğünde, çaresizlikten ya da acizlikten değil ama susarım. Hep bir çıkış yolu vardır ve illaki bulurum onu ama susmak çözümün ta kendisidir bazen. Bu sefer, bu suskunluk başka bir şeydi, beynim de sustu, yüreğimde. Bomboş bakışlarla geçen, bilinmez bir zaman sonra sessizliği Oya bozdu.
- Biliyorum! Ve inan minnettarım. Belki anlatıp sonunda da rahatlayacağım.
- Ne zaman istersen Oya. Nasıl istersen. Sadece şunu bil, bir çözümü olması gerekmiyor.
- Sonuçsuz ve amaçsız öyle mi?
- Evet öyle. İkiniz arasında yaşanmış bir şeyi, ikinizden başka çözebilecek kimse yoktur.
- Can artık yok!...
- Hiç unutulmayacak ve hep eksik kalacak. Yaşadıklarınızı özlüyor olman, yaşadıklarınızı yok saymanı gerektirmiyor ki. Yaşanmışlıklar hep seninle kalacak, mutlu olduğun anlar hüzünle değil mutlulukla anabildiğinde daha da güzelleşecek. Onu özleyeceksin ama hatırasıyla mutlu olabilmeyi bulmalısın. Adını andığında, onu hatırlatan bir şeyi gördüğünde, güzel şeyler hissetmelisin. O senin bir parçansa, o parçanla gururlanmalı ve ona her rastladığında mutlu olmalısın.
Bu sefer sessizlik uzun sürmedi, Oya belki ağlamıyordu ama buğulu gözlerle bir hayale bakar gibiydi. Bana mı bakıyordu, bende gördüğü Can’a mı bakıyordu anlamak çok güç. Sevecen bir ses tonuyla anlatmaya başladı.
- Ben üniversiteyi kazanıp, Can kazanamayınca, kazanma sevincim uzun sürmedi. İnanılmaz bir hüzün kapladı beni. Nasıl bırakıp gidebilirdim ki onu? Annem beni karşısına oturttu. “Oya hayatın çok başındasınız mutlu bir yuvanın anahtarı, mutlu olacağınız bir işle, kendi ayaklarınızın üzerinde durabilmek. Ayrıca, Can’ın kazanamamasının sebebi de sen değilsin. Can da seneye kazanır. Bu yaşınızda, bir sene çok büyük kayıp değil. Bir sene ayrı kalmanız ilişkinizi de gözden geçirmenizi sağlar” dedi. O zaman bana “Gözden geçirme” kısmı değil ama diğerleri çok mantıklı gelmişti. Can da bu işi çözeceğini, hatta bana kavuşma hırsıyla çok güzel bir bölümü kazanacağını iddia etti. Ben okul kaydımı yaptırmak için buraya gelmeden önce, gidip Can’ın dershane kaydını yaptırdık. Ders yılı başlarken Can’ın anne babası beni yemeğe davet etti. Annesi o kadar teşekkür etti ki anlatamam. Dershane bile başlamadan “Can her boş anını test çözerek geçiriyor. Gece lavaboya kalktığımda Can’ı ders çalışırken görüyor, inanamıyorum” dedi. Kazanamadığında duyduğum üzüntü, buraya gelirken, bir şeyler yerine oturuyor, daha da iyi olacak sevincine dönüştü. Ayrılık günü gelip çattığında, Can beni otobüse bindirirken kulağıma eğilip, “Sen okula ikimiz için gidiyorsun, ben de seneye ikimiz için kazanıp yanına geleceğim, hiç merak etme” dedi.
Gözlerini kapattı, derin derin nefes almaya başladı. Göğüs kafesi yerinden çıkacak gibi inip kalkıyordu. Tam bir şey olacak diye panik oluyordum ki gözlerini açtı. Şimdi bir damla gözyaşı sağ gözünde aşağı ok gibi aktı, elimi uzatsam sanki yakalayacaktım. Kendimi tuttum ve sustum. Gözyaşı dudak kıvrımında durdu. Ne diyebilirdim ki? Sadece Can’a büyük saygı duymuştum. Sol elinin dışıyla, az önce dudak kıvrımına ulaşıp durmuş olan yaşı sildi, derin bir nefes aldı ve devam etti.
- Ondan ayrılalı henüz on gün olmuştu, okulun ilk haftası bitiyordu, 8 Ekim Cuma.
Durdu tekrar soluklandı.
- Cuma akşam ders çıkışı amfinin kapısında babamı gördüm. Koşarak yanına gittim. Bir yanım, bana güzel bir sürpriz yapıldı diye düşünüp seviniyor, bir yanımda bir şey mi oldu acaba diye korkuyordu. Babama doğru koşarken fark ettiğim yüz ifadesi, hala gözlerimin önünde. Yanına vardığımda erimiş küçücük kalmıştım. Kaza yaptığını duyduğumda kendimden geçmişim. Ayıldığımda çoktan İzmir’e yaklaşmıştık. Doktor sakinleştirici verip İzmir’e gidene kadar uyumamın iyi olacağını söylemiş.
Oya gözlerinden sicim gibi inen yaşları artık silmiyordu. Bakışları donuk, bir robot edasıyla anlatmaya devam ederken, ben yanaklarımın ısladığını hissediyor ama umursamıyordum.
- Bir hafta Can’ın annesiyle yattım. Uyumuyorduk, sadece birbirimize sarılıp ağlıyorduk. Bir hafta sonra eve döndüm. Her şey bitmiş, yaşam durmuş gibi geliyordu. Nefes alıyordum ama yaşamıyordum. Gözyaşlarım da tükenmişti. Sadece yatıp kalkıyor, zorla yedirilen bir iki lokmayı ağzımda geveliyor ve oturuyordum. Anne babam belli etmiyorlardı ama korkuları gözlerinden fışkırıyordu. Beni bir dakika yalnız bırakmıyor, kendime bir şey yapacağım endişesi taşıyorlardı.
Tekrar derin bir nefes aldı, kendini biraz sakinleştirdi. Acı bir gülümseme yerleştirdi yüzüne ama çok eğreti duruyordu.
- Sonra psikologlar, peşine psikiyatristler. Can’ın anne, babası ve abisi yanıma geliyor, benim hayata tekrar dönmemin, onlar için ne kadar önemli olduğunu anlatıyordu. Fark ettim ki iki aile de bana üzülmekten Can’ın acısını yaşayamıyordu ama elimden de bir şey gelmiyordu. Şubat tatilinde Metin geldi. Her gün hiç aksatmadan gelip saatlerce konuştu. Bazen Can’ın abisi, Cem abiyle geliyor konuşuyorlardı.
Gülümsedi bir an. Tekrar insan Oya geldi yerleşti yüzüne, hatları yumuşadı.
- Şimdi sorsan, ne anlatıyorlardı diye, hiçbirini hatırlamıyorum. Sonra bir gün Cem abi beni kolumdan tutup kendi evlerine götürdü. Can’ın odasına soktu, Canın yatağına oturttu. Odanın tüm duvarları ben ve Can fotoğraflarıyla doluydu, onun yüzünü tekrar görmek sarstı beni. “Ağla şimdi” dedi, “Ağla”. Gözyaşlarım geri döndü, ağladım avaz avaz. Sinir krizi geçiriyordum. Cem abi iki kolumdan tutup sarstı beni, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Canımı kaybettim, seni bırakmam diyordu. Seni kaybetmem, kaç hayat soldu “Can”, daha kaç Can’ım gidecek. Annesi geldi odaya, Cem kovdu, sonra babası annesini de alıp girdi içeri zorla. Dördümüz sarılıp hıçkırıklarla ağladık. Kaç saat odanın ortasında dördümüz bir birimize sarılıp ağladık hatırlamıyorum.
Kendimi Cem gibi hissettim, bağırmak geliyordu içimden. Sesli ağlıyor, çok da umursamıyordum artık. Oya elini elimin üzerine koydu. Kaldırabilir miyim fazlasını emin değilim? Yüreğim eziliyor, anlamaya çalışıyorum Oya’yı, olmuyor. Kim anlayabilir ki o yürekteki yarayı? Kim, kim?
- Sabah babası geldi öperek uyandırdı beni. Gece ben uyuyakalınca, anneme haber verip orada kalmam için izin istemişler. İtiraz etmeme izin vermeden, kucağına alıp kahvaltı masasına götürdü beni. Uzun süredir ilk defa acıktığımı hissetmiştim. Beraber kahvaltı yaptık. Kahvaltıdan sonra “Bize bir kahve yapar mısın kızım?” dedi. Hiç itirazsız, büyük bir zevkle kahveleri yaptım. Geçtik karşılıklı oturduk balkonda. Üçü araya alıp beni, şey dediler…
Gözyaşları tekrar akmaya başladı. Ben kendimi çoktan kaybetmiş haldeyim. İçim şişiyor birazdan patlayacak gibiyim. Düşünme yetimi çoktan kaybettim.
- Tekrar aramıza dönüp yaşaman gerekli Oya, hayata tutunman gerekli. Anne baban için, bizim için, Can için ve Oya için. Bu şekilde hepimizi bir daha, bir daha öldürüyorsun. Tekrar bir hayat kurmalısın. Tekrar hayal etmelisin. Annesi kalktı, ellerime yapıştı. “Yalvarıyorum kızım, sen bize yadigârsın, senin mutluluğun, Can için kendi canından da öteydi. Git okuluna, oku. Yeniden başla hayata. Bizler hep yanında olacağız. Bir aile kur ve bana Can isminde bir torun ver.”
Sarıldım Oya’ya, hıçkırıklarımı tutamıyordum. Yüksek sesle ağlıyorduk artık. Oya daha da bir sıkı sarıldı, ellerini gözlerime götürdü. Sildi yumuşacık, minicik elleriyle gözyaşlarımı. Sonra dudaklarıma götürdü parmaklarını bastırdı hafifçe, sakinleşmem için. Kim kimi avutuyor belli değil. Aşkını kaybetmiş olan ben miyim, Oya mı? Bu hayati soru, olanları öğrendikten sonra neye ağladığımı da birbirine kattı.
- Bu hikâyeye bir türkün var mı Burak ama yeterince ağladık, çok ağlatmayacak bir türkün.
Mücrimi’nin bir türküsü geldi aklıma
“Derdim çoktur kime yanam derdimi
Kime yansam derdim, benden dertlidir
Bir tabip buldum ki derman eylesin
Buldum ki tabibi, benden dertlidir
Dedim tabiplerin derdi olur mu?
Dertsiz tabip, derde derman olur mu?
Yarasızlar, yar halinden bilir mi?
Yar yaradan yara, yardan dertlidir
Yine bahar geldi dereler çağlar
Bülbül figan etmiş, gülşenler ağlar
Kimisi gülüyor, kimisi ağlar
Gülenlerde, ağlayandan dertlidir
Mücrimi’yem benim n’olacak halım
Günbe gün artıyor efkârım derdim
Böldüm yarısını yârime verdim
Ben o yardan o yar benden dertlidir”
Oya yüzümü sevdi:
- Sağ ol Burak, Mücrimi değil mi? Dedi.
Mücrimi’nin başka bir türküsünü söylemeye başladı. Sakin yumuşacık bir sesle. Hiç acele etmeden, sakince.
“Hey erenler hey gaziler
Gönlüm sağ yare sağ yare
Herkesin bir yarası var
Gönlüm sağ yare sağ yare
Dipsiz bir deryaya daldım
Lal-i inci mercan aldım
O dosta ben merhem saldım
Gönlüm sağ yare sağ yare”
Bu sıcacık ses, bir az olsun sakinleşmemi sağladı. Sessizce ağlıyordum artık ama hala hiçbir şey düşünemiyordum. Önceki günler bunu yapmayı çok istemiştim, hiçbir şey düşünmeden, sorgulamadan Oya’yı yaşamayı ama sonucunun bu olabileceğini bilmiyordum. Çok boştu içim, bomboştu. Oya tekrar gözyaşlarımı sildi. Nefesini toparladı. Bir devamı mı var? Yeter artık ne olur, kaldıramıyorum diyeceğim, sesim çıkmıyor. Sakince devam etti.
- İkinci dönem okula geri döndüm. Sorgulamadım, görevmiş, borcummuş gibi sadece buraya geldim. Metin müzik kulübüne götürdü beni, müziğe sarıldım. Hayatıma dersler ve müzik dışında hiçbir şey sokmadım.
Duraladı, sesi hafif titredi.
- O günden sonra İzmir’e hiç gitmedim, gidemedim…
Sustu. Sadece saçlarını okşayabildim. Omzunu sıktım, bir şey söylemek gelmiyor içimden. Ne diyeceğimi de bilmiyorum.
- Burak bir yıl oldu. Bu cumartesi, yıl dönümü ve ben bilmiyorum, gitmeli miyim, gidebilir miyim?
- Bilemedim Oya. Bana biraz müsaade eder misin? Anlayıp kabullenemedim henüz. Allak bullak oldum. Sağlıklı düşünme yetimi ve mantığımı tamamen kaybettim.
Tekrar sustuk. Uzun, uzun sustuk. Bazen kafamızı aynı anda çevirip birbirimize baktık. Bazen ben, bazen o saçlarımızı okşadık ama sustuk.
- Yedi aydır İzmir’e gitmiyorsun demek.
- Olmuş mu o kadar.
- Annen, baban ne diyor.
- Yazın bizimkilerle Datça’daki yazlığa gidip, iki ay yazlıkta kaldım. Bir iki kere de babamla geldiler. Zaten geldikten iki ay sonra, yurttan eve bu yüzden çıktım. Annem gelip kalıyor bazen.
Biraz karışık duygularla, duraksadı.
- Can’ın anne babası ilk geldiğim hafta dışında hiç aramadı. Belki hatırlayıp üzülmek istemiyorlar, belki de beni daha fazla incitmekten çekiniyorlar. Yalnız Cem abi her hafta arıyor. Sadece nasıl olduğumu soruyor ve selamlarını iletiyor. Can ile ilgili tek cümle kurmadan kapatıyoruz. Hiç aksatmadan her hafta arar.
Yine durdu, kafasını gökyüzüne doğru kaldırdı. Gözyaşlarını göz pınarlarında tutup dışarıya değil içine akıtabilmek için mücadele veriyordu.
- Bu hafta da aradı, gel demedi ama seni özledim, dedi.
Yine bıraktık gözyaşlarını, bu sefer el ele gökyüzünü izleyerek. Biz sustuk, gözyaşlarımız konuştu. Ne çok ağlamıştık, bugün. Belki de ilk kez, bu kadar ağlayabiliyordum. İlk kez bir başkasının yanında ağlıyordum. Kendimi toparlamaya çalıştıkça, daha derinlerden gelen bir hisle ağlıyordum, vazgeçtim, bıraktım. Ne olursa olsun, ne kadar sürerse sürsün, bıraktım kendimi.
Belli ki bunu yapmam gerekiyormuş. Gökyüzüne bakarken iki serçenin, dallar arasındaki dansını izleyerek, sakinleştim. Minicik kanatlarını o kadar hızlı sallıyorlardı ki, kanatları yokmuşçasına hareket ediyorlardı. Onların sırtına binmişim de, beraberce o daldan o dala, rüzgârı hissederek uçuyormuşum gibi geldi. Ben de onlarla beraber tüm kelepçelerimden kurtulup özgür hissettim kendimi. Oya’nın yanında hiç çekinmeden tüm çıplaklığı ile gerçek duygularımı yaşamayı başarmıştım. İçimdeki tüm sesler susmuş, tek ve duru bir sesle düşünebilmeyi başarmıştım. Iskalanmış bir ilişkide kendimi bulmuştum, üstelik başkasının bir ilişkisinde, başkasının doğrusunda. Hayat bu kadar kısa bir özet işte. Bu özeti görebilen şanslı insanlardanım. Böylesi duygular yaşadığım birinin, bu kadar özel bir aşkı yaşayıp, kaybetmesinde buldum hayatı.
- Tutunmak gerek hayata, yaşadığın duyguya tutunmak gerek Oya. Senin yarenin o duygular. Güzel başlamış, güzel gelişmiş, aşk için beklenebilecek en içten duygulara, tutunmak gerek. Sonu için peşin fikirli olmadan. Kaç kişi bu duyguları bir an bile yaşayabilmek için hayatını verebilir düşünsene, ya da kaç kişi böyle bir şeyin varlığından bile habersiz, yazık bir hayat sürmüştür. Bu sana yadigâr, sana ait, paylaşılamaz, bu senin Oya. Senin yaşadığın bu üç yılı, bir hafta yaşayabilmek adına, tüm ömrümü verirdim. Dört gündür tanıyorum seni, bırak üç yılı, bir üç gün daha yaşamak için verirdim, hiç tereddütsüz.
- Acıtıyor. Hiç bitmemeliydi… Ya da beraber bitmeliydi.
- Bu sana verilmiş bir lütuf, bir ipotek değil. Allah biliyor ya, bu konuda yorum yapmak en son isteyeceğim şey ama kendin için gitmelisin. Ailen, ya da ailesi, hatta Cem için değil, Oya için gitmelisin. O muhteşem duygunun yaşanmışlığına sahip çıkmak için. Senin olduğunu, senin bir parçan olduğunu tekrar bilmek için. Hatıralar yeniden hatırlansın diye değil, hayata tutunup kendini ve duygularının tümünü kabullenmek için. Can orada olduğundan değil, Can’ın Oya’nın büyük bir parçası olduğunu bildiğinden. Kendi parçanı kabul etmek için gitmelisin. Gitmelisin, “Can sana canım demek için geldim” demelisin. Tekrar bütün olmak ve bu bütünün özgür kalması için. Can varken bir duyguydu, sen Can’la keşfettiğin bu duygunu sevdin. Can gitti ama duygusu hala olması gereken yerde olmalı. Bırak eski yerine dönsün.
Bir çırpıda bu kadar git diyebilmiştim. Gitmeliydi. Gerçekten kararlı gözlerle bakıyordum Oya’ya. Oturduğu yerden kalktı, sakince üzerime eğildi. Elleriyle, kararlı gözlerimi kapattı önce, sonra sarıldı boynuma, sımsıkı. Sıcaklığı yayıldı vücuduma. Kokusunu hissettim tekrar ve tekrar, çimen ve leylak kokusunu. Güçlü sarılıyor. Güçlü kızdı Oya. O sarıldıkça ben gevşedim. Öyle sarılıyordu ki, kalbinin ritmik atışını hissedebiliyordum. O kalbi çok istemiştim. O kalpte bir parça yerim olmasını çok istemiştim. Geçen gün düşündüklerim geldi aklıma. Heba olmuş bir yaşam mı yaşayacaktım artık. Can’ı kıskanarak mı geçecekti tüm ömrüm. Bir şey demiyordu ama ne dediğini hissedebiliyordum artık. Oya’yı hissetmek ne güzel bir duyguydu böyle, sıcacık, yumuşacık ve biraz nemli. Nem gözlerden değil, nem, kokusundan, çimen ve leylak kokusundan. Bu yetebilir miydi bana? Ne yapabilirdim ki? Hatta yapmamalıydım. Aynı Oya’ya söylediğim gibi özgür bırakmalıydım duygularımı. Bu duygu benimdi, Oya’dan dolayı ama Oya’dan bağımsız. Hissettiğim şeylere kimsenin sahip çıkmasına gerek yoktu. Oya bile sahip çıkamazdı. Bu duygu benimdi. Az önce yaşadığım ağlama krizi biraz da bunu fark etmemden dolayıydı. İtiraf ediyorum kendime de ağlıyordum.
- İyi geldi. Çok teşekkür ederim.
- Hayır… Ben teşekkür ederim.
- Bir şey sorabilir miyim?
- Tabi ki.
- Can’da bana benzettiğin şeyi bulabildin mi?
- Biliyorum aslında. Sen Can’a hiç benzemiyorsun. Ben sende Can’ı değil, aslında kendimi gördüm Burak… Ve haklısın gitmeliyim. Can’a olan duygularımı tekrar hissetmeli ve onları yok saymadan tekrar yaşamalıyım. Onların benim için ne kadar değerli olduğunu hatırlamalıyım. Sana teşekkür ederim, o duyguları nasıl özlediğimi hatırlattın bana. İçimi tekrar o duygularla doldurmalıyım.
Gülümseyerek kalktı, arkasını dönüp birkaç adım attı, uzaklarda bir şeyler arıyormuş gibi ileriye baktı. Sonra aniden bulmuş gibi arkasına döndü;
-Sen, ne iyi bir arkadaşsın, ne iyi bir insansın, senin yanında huzurlu hissediyorum kendimi. Sanki yıllardır seni arıyormuşum. Olmayan kardeşimi bulmuş gibiyim.
- Arkadaşım mı? Kardeşim mi?
İçimde büyük bir öfke seli kabardı. Kafamın içinde konuşmaya başlayan sese engel olamıyordum. İşte yeniden oldu. Yine konuşmaya başladı. Avaz avaz bağıran ses, daha da sinirlerimi bozmayı başardı.
- Şu an kaldıramayız. Kendimizi yeni alıştırmaya çalışıyoruz, sensizliğe. Kardeş, arkadaş, bu kadar insafsızca, gelme üstüme. Yaramız henüz kapanmadı, kabuklaşmadı. Yeniden kanatma yaramızı.
Boynumdaki kan akışının hızlandığını hissediyor, midem karıncalanıyor, yüzüm git gide kızarıyordu. Kontrolümü kaybetmek üzere olduğumu hissederek panikledim. Bu kızgınlık Can’a mı? Oya’ya mı? Yoksa kendime mi?
Çok ince bir sesle
“-Arkadaş... Arkadaş... Arkadaş” diyebildim.
Kendimin bile inanamadığı çeviklikle ayağa kalktım. Artık bu ben değildim, elimi kaldırdım. Oya şaşırmış, donup kalmıştı. Anlamsızlaştı her şey, o an… Zaman durdu sanki. Hareket etmeli, kendini ileriye doğru atmalı ve bana doğru hamle yapmalıydı. İstemsizce kontrolümü kaybetmiş, tekerlekli sandalyemin kollarına tutunarak, ayağa kalkmıştım. Elimi Oya’ya doğru uzatarak hamle yaptım. O an kendi gerçeğimle, yeniden yüzleşmek zorunda kaldım. Yerçekimi! Yerçekimine karşı durabilecek güçte, bacaklarım yoktu. Bir külçe gibi Arnavut kaldırımlı patikanın üzerine düştüm. Kendimi koruma refleksi ile ellerimi öne uzatmalıydım ama yapmadım. Çimenlerin nemli kokusu kaldı aklımda, leylak kokusuyla karışık.