- Kategori
- Edebiyat
Çocuk yazını sanat diyalektiği
Çocukluğu olmayan yazın ve sanatın büyüklüğü de olmaz!
Bu konuyu tartışabilmek için öncelikle ve kısaca “çocuk” kavramına açıklık getirmek gerekiyor. Öyleyse nedir çocuk ve ne kadar sürer çocukluk?
“Bebeklik”ten sonra gelen, okul öncesi dönemi de kapsayan ve yaklaşık on beş yaşına kadar uzayan bir süreçtir çocukluk. Bu süreci yaşayan da çocuk... Tam da bu nedenle “çocuk yazını” üç ana yaş kuşağına göre adlandırılmaktadır: Okul öncesi yazını (0-6), çocuk yazını (6-12) ve ilk gençlikyazını (12-15) gibi... Çocuk kitapları ve doğru hedef (okur) kitle saptaması sözkonusu olduğunda da, çocuk yazını yapıtları dört yaş dilimine ayrılmaktadır: 0-6 yaş, 6-8, 8-12 ve 12-15 yaş gibi.
Bir başka ve işlevsel yaklaşıma göre de çocukluk;“Masal” dönemi (0-3 yaş), kişilik ipuçlarının oluşması (Piage’ye göre 3-6, İbni Sina’ya göre 4-7) yaş, en yaratıcı dönem (5-6 yaş) ve yaratıcılığın en yoğun sergilendiği dönem (13-15 yaş) olmak üzere dört döneme ayrılmaktadır.
Bütün bunlar adı “çocuk” olan insanın “çocukluk” diye adlandırılan özellikli bir döneminin olduğunu göstermektedir. “Çocuk” diye bir kavram olduğuna göre, dili, anlatımı, biçimi, özü, biçemi kendine özgü ve öznesi çocuk olan “çocuk yazını” diye bir kavram ve yazın türü de var demektir.
Sıra çocuk yazınına geldiğinde, konuyla ilgili çeşitli tartışmaların ve farklı görüşlerin olduğunu görüyoruz.
Yazın’ın bir sanat dalı olduğu tartışmasız. Yazın türlerinin de roman, öykü, şiir, deneme, masal, fantsatik kurgu v.b. olduğu… Çocuk yazını bütün bunların neresinde? Adından belli, çocuk yazını, yazın’ın içinde. Belki yalnızca bir ayrımla; “çocuklara roman”, “çocuklara öykü”, çocuklara şiir” gibi başlıklarla sınırları belirlenmiş olarak. Bu durumda kısaca ve hemen söylenebilir ki, çocuk yazını da tıpkı büyük yazını gibi bir sanat dalıdır. Ama nasıl bir sanat dalıdır?
Soruya yanıt verebilmek için öncelikle bir tartışmaya değinmek ve konuyla ilgili en akla yakın saptamayı yapmak durumunayız. Bu konuda süregelen tartışmaların bir yanında yer alanlar, çocuk yazını diye bir sanat dalının olmadığını, onların karşısında yer alanlar, çocuk yazınının kendine özgü ve bağımsız bir sanat dalı oluğunu, ortada yer alanlar da çocuk yazınının sınırları, Çehov’un deyişiyle “dozu” ayarlanması gereken bir yazın türü olduğunu ileri sürerler.
Birinci görüşün zamanla, tartışmanın kıyısına düştüğünü görüyoruz. Konuyla ilgili Cemal Süreya örneği var. O, çocuk yazını diye bir türün olduğunu kabul etmez. İkinci görüşün tartışılır olması üçüncü görüşün daha akla yakın olduğu sonucunu veriyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın“çocuk yazını” diye sınırları belli bir türün varlığını kabullenmesine karşın, örneğin Çehov, “büyükler ve çocuklar için ayrı ayrı ilaçlar var mı? Dozlar değişir yalnızca,” diyerek üçüncü görüşü desteklemiştir. Gerçekten de çocuklar için üretilen ilaçların renginin, kokusunun, tadının ve hatta sunumunun büyüklerinkinden hayli farklı olduğunu biliyoruz. Tacim Çiçek, “bize düşen ayakları yere basan, insanın burnunun direğini sızlatan veya düş dünyasını besleyen çocuk kitapları oluşturmamız; özgünlüğü, zenginliği, içeriği ve onların dünyalarına göreliği göz ardı etmememizdir.”diyerek, çocuk yazınını, var mı yok mu tartışmak yerine onun varlığından yola çıkarak yazıncılara düşen görevin onun ilkelerine göre yerine getirilmesi gerektiğini” söylerkenHasan Güleryüz, “çocuk Edebiyatı, “çocuk” ve “edebiyat” kavramlarından oluşan, ancak her ikisinden farklı bir bütünlük oluşturan dirik ve sanatsal bir yapıdır,” diyerek onun aynı zamanda bir sanat dalı olduğunu kesin bir dille belirtmektedir.
Kısacası, yazının bir sanat dalı olduğu gerçeğinden yola çıkarak çocuk yazını diye bir yazın türünün varlığı ve bu türün de bir sanat dalı olduğu tezi kabul görmüş demektir.
Böylece sıra, çocuk yazınının nasıl bir sanat dalı olduğunun tartışılmasına geliyor.
Her şeyden önce, bebeklikle başlayan bir yazın ve çocuklar için bir sanat dalıdır çocuk yazını. Ninni sosyal yaşama, masal kültürel yaşama, tekerleme eğitim yaşamına başlangıcın sanatıdır örneğin. Kısacası insan için insan olabilmenin başlangıcının sanatıdır çocuk yazını.
Temel özelliklerine gelince; çocukça değil ama çocuğa göre bir sanat dalıdır. Biçim bakımından beş duyuyla izlenebilir ve beş duyuya seslenebilir niteliktedir. Göze hoş görünür, kulağı tırmalayıcı değildir, oyma, kabartma v.b özellikleri nedeniyle dokunulduğunda etkisi ve anlamı varsıllaşır, güzel kokar ve hatta, bir adım daha ileri giderek söylemek gerekirse, güzel bir tadı da var. Öz olarak; nahiftir, samimidir, açık seçik ve tam anlamıyla didaktik değilse bile, biraz da öğreticidir. Biçem olarak da “çocuğa görelilik” ilkesinin gerektirdiği özelliklere; yani tıpkı çocuğun doğası gibi yazını da özgür, özgün ve estetik (sanatsal) özelliklere sahiptir.
Biraz daha açmak gerekirse… Çocuk yazınının bir sanat dalı olarak kabul edilebilmesi için ayrıntılardaki şu özellikleri de taşıması gerekir:
Dili çocuk diline yakın ve yalın olmalı.
Anlatımı açık, seçik, duru, akıcı, kısa; olabildiğince düz ve noktalama imleri doğru kullanılmış tümcelerden oluşmalı.
Kurgusu sağlam, dokusu sıkı olmalı.
Yanlış ya da yoğun imge yükü taşımamalı, sözcük dağarcığını geliştirmeli.
Irk, din, dil, cins ayrımcılığı yapmamalı.
Çocukları insan yerine koyan bir anlayışa sahip olmalı.
Konu, izlek, olay, olgu ve diyalogların yaşamla bağı doğrudan ya da dolaylı da olsa sıkı kurulmuş olmalı.
Çocuğun hayal dünyasını varsıllaştırmalı ama kahramanlığa özendirmemeli, aşırı ulusçuluğa, dini bağnazlığa ve kaderciliğe yönlendirmemeli.
Güzel duyguların oluşmasına katkı yapmalı, korkutmamalı, özgürlükçü olmalı.
Sanat değeri yüksek olmalı.
Çocuk yazınının bir sanat dalı olarak önemine, işlevine ya da yararına gelince…
Bu noktada da tam bir görüş birliği yoktur. Yazınbilimciler, yazıncılar, eğitimbilimciler ve eğitimciler arasında ciddi tartışmalar süregelmektedir. Sanatın ne olup olmadığı, özelliği, niteliği, işlevi kaynaklı tartışmalardır bunlar. Kimileri sanatın hâlâ yalnızca sanat yapmak için, hatta ileri giderek yalnızca zevk kavramıyla ilintili olarak, daha da ileri giderek anlamsız sürrealist sayıklamalar ve saçmalamalar üretebilmek için ilkesizce yapılması gerektiğini savunurken; kimileri de sanatın öz-biçim diyalektiği ilkeleri gereğince, insan için, insana çok yönden yarayışlı olması için üretildiğini savunmaktadırlar. Genel olarak sanatın biçiminin, bildirisinin, giderek biçeminin; türüne göre örneğin şiirin sesinin, öykünün olayının, resmin konusunun olmamasını savunanlarla, bunun tam tersini savunanlar ve yine ikisinin ortalamasını almaya çalışanlar arasındaki bu tartışmalardan sağlıklı bir sonuç çıkaranlar da var elbet.
“Bütün bir yaşamımız çocukluğumuzdan ibarettir,” diyor bir düşünür. Hemen hemen herkesin kendini bir biçimde içinde bulacağı bu sözden yola çıkıldığında çocuk yazınının aynı zamanda bir sanat olarak önemi daha iyi kavranmış olur. Çocuğun dil ve anlatım gelişimi konusundaki en etkili araç masal, öykü, şiir, deneme, roman v .b kitaplardır. Nitekim “yetişkinlerin sahip olabilecekleri dil gelişiminin % 60ı, sekiz yaşın sonuna kadar oluşuyor,” diyor Nevzat Süer Sezgin.Algı, konuşma, yorum, kıyaslama, çözümleme ve bireşim yapabilme, iletişim kurabilme ve bunu sağlıklı biçimde sürdürebilme yeteneğinin gelişmesi için de birincil araç bu kitaplardır. Ayrıca çocuğun kişilik gelişimi, özgüven ve sağlıklı bir psikososyal altyapıya sahip olabilmesi ve karşılaştığı sorunları çözebilmesi bağlamında da bu sanat yapıtlarının rolü yadsınamaz. Albert Einstein, “mevcut bilgi birikimimizle öyle sorunlar yaratıyoruz ki aynı birikimimiz bu sorunları çözmeye yetmiyor,” diyerek bilimin çözemeyeceği, hatta ürettiği sorunların başka araçlarla, yani sanatsal birikim ve deneyimlerle çözülebileceğine vurgu yapmaktadır.
Öte yandan, insanı insan edenin sanat olduğu tartışmasız bir doğrudur. Çünkü sanat sanatçının duygu yanından doğar, sanat tüketicisinin de duygularına seslenir ve onu kendi amacı doğrultusunda etkiler. Duygular köken itibariyle kıskançlık, kin, öfke, nefret v.b gibi kaba ve yabanıldır. Sanat ise estetik (güzellik) bilimiyle ilgili olduğu için güzellik üretir, güzelliğe hizmet eder. Bu durumda sanatın, yabanıl olanı eğitmek, onu ehlileştirmek ve böylece onun yerine sevgi, saygı, barış, dostluk, kardeşlik, hoşgörü, uzlaşma v.b güzel değerleri yerleştirmek gibi bir işlevinin olduğu söylenebilir. Onun bu işlevini göz önüne alarak baktığımızda çocuk için yazın sanatının önemi ve değeri daha da artmaktadır. Duygu farkındalığı eğitiminin en temel aracının sanat yapıtları olduğu da yeri gelmişken anımsanmalıdır.
Çocuklar için yazın sanatı konusunu tartıştıktan sonra madalyonun diğer yüzüne de bakmak gerekmektedir. Madalyonun o yüzünde de çocukların yazın üretimi konusu var. Tam anlamıyla “sanat” denemese de çocukların şiir, öykü, deneme, roman yazma denemeleri yaptıklarını hatta kitaplaştırdıklarını biliyoruz. “Çocuk yazını” kavramının içini gerçek anlamda dolduran bu çalışmaları, çocuklar, ailenin ya da öğretmeninin isteği ve desteğiyle gerçekleştirmektedir. “Çocuk saflığı” taşıyan bu değerleri üreten çocukların kendilerini daha hızlı eğitip olgunlaştırdığı, yaşama daha farklı bakabildiği, çalışmalara önderlik eden kişilerce söylenmektedir. Bu tür üretimlerin sıklıkla gerçekleştirildiği Bursa Bilim ve Sanat Merkezi öğretmeni olarak benim de kişisel gözlemlerim bu savın doğru olduğu yönündedir.
Demek ki çocuk yazını ve/ya çocuklar için yazın aynı zamanda çocukların iyiden, güzelden, doğrudan, sevgiden, barıştan v.b güzel değerlerden yana sezgileri aracılığıyla dolaylı da olsa eğitilmesine katkı yapan, etkin bir sanat dalıdır.
Çünkü, “damla kendini tamamladığında damlar.” Ancak damlanın, yani çocuğun kendini tamamlayabilmesi ve giderek üretebilmesi kültürel dengeli beslenmesini tamamlayabilmesine bağlıdır. Bunun için yalnızca iki temel besine gereksinme var: Bilim ve sanat. Yani insan denen varlığın gerçekten “insan” olabilmesi için, anne karnından başlayarak, eğitimi sürecinde yoğunlaştırılmış, yaşamı boyunca da aralıksız alarak bilimsel ve sanatsal verilerden eşit biçimde beslenmesi gerekir.