Çocukluğum, incir, vişne ve ceviz ağaçları / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Mayıs '09

 
Kategori
Anılar
 

Çocukluğum, incir, vişne ve ceviz ağaçları

Çocukluğum, incir, vişne ve ceviz ağaçları
 

Yıl 1979’du ve o tarihte İstanbul’da yeni bir eve taşınmıştık.
Dört katlı bir binanın dördüncü katıydı.
Güzel ve hoş bir konuttu.
Hemen binanın yan tarafında küçük bir bahçe vardı ve bahçe de elma, vişne, incir ve ceviz ağacı bulunuyordu.
O yıllarda çevremizdeki bütün konutların hemen hemen hepsinde bahçe vardı ve hepsinde şu veya bu şekilde çeşitli meyve ağaçları bulunuyordu.

Yeni taşındığımız evin diğer sakinlerinin de ben gibi çocukları vardı ve o bahçede bulunan ağaçlara hiç aman vermezdik.
Yaz gelip meyveler ağaç dallarında yüzünü göstermeye başladı mı bizde ağaç dallarını mesken tutardık ve feci düzeydeki saldırgan tutumumuzla meyvelerin altından girer, üstünden çıkardık.
Hele hele vişneler kızardığında ve rengini bordoya çevirdiğinde şenlik başlardı.
Çünkü üç tane vişne ağacı vardı ve hatırı sayılır ürün çıkardı ortaya.
Binanın çocukları olarak bizler bir gün içerisinde vişneleri toplar ve tek bir tane rengi bordo olan vişneyi ağaç dalında bırakmazdık. Toplanan vişneler eşit bir şekilde dört konut arasında pay edilirdi.

Vişne sonrasında incir ve ceviz ağaçları ürünlerini vermeye başlardı.
Ceviz zamanı annemden yediğim fırçanın haddi ve de hesabı olmazdı.
O yeşil ve ham haldeki cevizleri ağacın tepesinde görmeye başladığımız andan itibaren elimize geçen taşlarla bu cevizleri dallarından düşürmenin çabasına girerdik.
Haylide başarılı olurduk bu çaba sonrasında ve cevizleri taşlayarak ağaç dallından indirirdik aşağıya. Bu süreçte ağacın halini bir düşünseniz “ ne kadar da gaddar mışsınız” derdiniz.
Ağaçta yara ve bere olmayan yer kalmazdı ve her sene hayret ederdim o ağacın tekrar kendisini nasıl toparladığını ve o nefis yapraklarını tekrar nasıl açtığını.
Taşlarla düşürmüş olduğumuz cevizleri toplar ve önümüze gelen duvara sürterek henüz yeni yeni çekirdeği sertleşmiş olan cevizi yeşilinin altından çıkarırdık.
Lakin işin kötü yanı işte o cevizi bir yerlere sürtmekti.
Sürterdik sürtmesine ama ellerimiz simsiyah olurdu ve koca bir yaz sonuna kadar o siyahlık elimizden çıkmazdı.
E haliyle annelerimizden yediğimiz fırçanın sonu gelmezdi.

Cevizlerin tam anlamıyla olmaya başladığı zamanlar genellikle Eylül ayı olurdu ve Eylül ayı geldiğinde ceviz ağacının sadece taş ulaştıramadığımız en tepe noktasındaki bölümünde ceviz kalırdı ve o cevizlerde kendiliğinden yere düşerdi.
İşte o aylarda incir ağacı meyvesini vermeye başlardı.
Nasıl bir incir ağacıydı hiç anlamadım.
Bir incir tutardı ve tutan incir bir greyfurt büyüklüğünde olurdu.
Hayli lezzetli olan bu incirleri de yerden taş atarak düşürtmeye çalışırdık.
O denli çok incir olurduki tepelerde ve o büyük, koca koca incirleri taşla düşürtmeye çalışırdık.
İncir bu tabi, taş değince paramparça olurdu ve yere parça parça düşerdi.
Kimi zamanda tümü yere düşer ve yere düştüğü halde o yere düşen inciri alıp bir güzel afiyetle yerdik.
Ve ben o yıllardan sonra bir daha tekrar aynı şekilde bir incir ağacı görmedim.
Hoş Antalya’ya yerleştikten sonra pazarlarda incirin adı da değişmişti. İncirin adı Antalya’da “yemiş” olmuştu.
Evet evet, aynen bu ifade ile satışı yapılırdı incirin.
Köylü kadınları sele içerisinde satışını yaparlar buralarda incirin ve “yemişlerim çok güzeldir teyzem, alı vee bakem şurdan bi kilo yemişte, ağzının tadı gelivesin” diye beni az kafalamaya çalışmadılar.

Özlediğimi fark ettim o güzel günleri.
Doğrusunu isterseniz yine çocuk olmak isterdim ve doya doya ağaç dallarındaki meyvelere taş savurmayı isterdim.
Ne yalan söyleyeyim.
İster gaddar deyin, ister başka bir şey.

 
Toplam blog
: 1509
: 1145
Kayıt tarihi
: 07.08.07
 
 

Yazarım... Okurum... Öğrencilik yıllarımda çok yazdım... Kompozisyon derslerinde yazdım... Duvar ..