- Kategori
- Gündelik Yaşam
Çocukluğum ve kar

Arapgir' den kış manzarası
1950’li yıllarda kar Doğu Anadolu’ya günlerce yağar, bahara değin kalkmazdı. Bahar gelip de karlar erimeye başlayınca yamaçlardan kar suları iplik iplik akarak dereleri doldurur; ırmaklar oluştururdu. Karın eridiği yerlerde kardelenler beyaz başlarını çıkarır. Çayırlar, yeşermeye yüz tutar. Bir bakarsınız ki çalıların arasından bir tavşan kulaklarını dikmiş kaçıyor. Çil keklikler havalanıyor. Yeşilimsi bir yılan süzülerek dere yatağında kayboluyor. Söğütler, henüz yaprak açmamış; ama dallara su yürümüş. Bir dal koparıp kabuğunu parçalamadan çıkarıp kendimize bızbilik (kaval gibi) yapar; ötürürdük.
Kar, çocukluğumu anımsatır. Çocukluğum, kışın karı eksilmeyen Doğu Anadolu’nun bir beldesinde geçti. Burası, Göl Dağı’nın eteğinde kurulmuş Arapgir’ en uzak mahallesi Zöhrap ’tı. Bu mahallenin en son evi de bizim evimizdi. Ev dedimse öyle dayalı döşeli salonu, odaları, mutfağı, balkonu olan bir ev düşünmeyin. Sanki iki kapılı bir handı. Üst girişte bir kapı, alt tarafta hayvanların girdiği iki kanatlı bir avlu kapısı. Üst kapıdan girince soldan merdivenle ayvana, konuk odasına, kiler ve depo olarak kullanılan odaya çıkılır. Kapıdan girince sağa dönüp yürüyünce sağda bulaşıkların yıkandığı bir çark vardır. Biraz ilerisinde biri kiler, iki oda daha vardır. Merdivenden inilince karşınıza kışlık oda, onun sağında bir oda daha görürsünüz. Bu odanın sağından bir merdivenle ahıra inilirdi. Bu iki oda ahırın kokusundan etkilenir; ama ahırdan da ısınırdı. Merdivenden inilince karşımıza çıkan ilk odada soba yok, ocak vardı. Sergi, iki tarafına atılmış palazdan ibaretti; ama ocak başına yakın oturan dedemiz, bir de yün minderini kimseye kaptırmazdı. Çoluklu çocuklu, amcalı, amca çocuklu, dedeli, nineli bu evde yaşayan 14 kişiydik. Yemekte erkekler ayrı, kadınlar ayrı iki sofra olurduk. Biz çocuklar, hangisinde yer bulursak oraya sokulurduk.
Diğer odalar çok soğuk olduğu için dersi tüm ailenin oturduğu odada yapardık. O yıllarda elektrik yoktu; petrol lambasıyla aydınlanırdık. Dışarıya çıktığımızda da gemici fenerini yanımıza alırdık. Mahallede, bir iki ailede lüks lambası vardı. Bu lambalardan biri de eşimin ailesindeydi. Evleri de mahallenin tam ortasında gösterişli ve düzenli bir evdi.
Ders çalışmada amcam oğluyla aynı iskemleyi kullanırdık. Petrol lambasının aydınlattığı iskemle, ikimizin ders çalışmasına yetmez; birbirimizin defter ve kitaplarını iteleyerek düşürmeye çalışırdık. Daha sonraları yatak odamızdaki kışın meyve, dut, pestil koyduğumuz tahta sandığı aynı zamanda çalışma masası olarak kullandım.
Bizim odamız, Göl Dağı’na bakardı. Odamızın Göl Dağı’na bakan pencereleri, kerpiçle örülerek kapatılmıştı. Soğuk gelmesin diye anamın çeyiz kilimi, pencereleri kapatılan duvara boydan boya çekilmişti. Sedirde de boydan boya bir halı seriliydi. Duvara dayanan halı yastıklar sergiyi tamamlıyordu. Rüzgâr sanki odanın içinde esiyormuş gibi kilim yerinde duramaz kıpır kıpır oynardı. Odun olduğu zaman sobayı gündüzden doldururduk. Odun az gelirse gıcik yakardık. Gıcik,”çaşır “(Göl Dağı’nın otu)denilen kışın doğranarak koyunlara verilen acı bir otun köküdür. Odun sobasının üstünde su dolu bir küçük kazan bulunurdu. Banyoyu da yüklük denilen yatakların konulduğu tahta kapaklı yerin içteki kapağı kaldırılarak tahta bir oturağa oturularak bakraca ya da kovaya konulan suyu salpakla dökerek yapardık.
Hayvan yiyeceği olan geven de yakacak olarak kullanılırdı. Muş/Varto’da öğretmenlik yaptığım 1960’lı yıllarda hamamda da suyu ısıtmada geven kullanılırdı. Kızılay ‘in yaptırdığı deprem evlerinde bir arkadaşımla kalıyorduk; bu evlerde banyo yoktu. Hamama gideceğimiz zaman hamamcıya hamamı ısıtması için haber verirdik gene de ılık bir suyla banyo yapmak zorunda kalırdık.
Mahallemizde iki sınıflı bir ilkokul vardı.1.2.3 bir sınıfta; 4,5 bir sınıftı. Toprak damlı bir okuldu. Altı da mahzendi. Yaramazlık yaptığımız bir gün, öğretmenimiz arkadaşımla beni mahzene kapatmıştı. Okul paydosuna dek orada kalmıştık. O ceza da yetmemiş; öğretmenimiz durumu babama bir yazıyla bildirmişti. Sanmayın yazı PTT’le gönderildi. Benden küçük kardeşimle gönderdi; elinden alamadım; çünkü babamdan korkardım. Babam, çok kızmıştı.
İlkokulu bitirince ortaokula başladım. Ortaokul Arapgir’in merkezindeki Ermeni Kilisesi’nin yanındaki toprak damlı binadaydı. Cumhuriyet İlkokulu’yla yan yanaydık. Bu kilise de daha önce ortaokul olarak kullanılmıştı; ama sonra yıkılıyor, diye bu toprak binaya taşınmıştı. Arapgir’ de ortaokul ilk 1937’de açılmıştı. Ortaokulla evimiz arası 7 km ’ydi. İki yıl bu toprak damlı binada eğitim gördük.1953’te yeni bina yapılınca bu binaya taşındık. Bu bina eve biraz daha yakındı. İki yıl da yeni binaya karda kışta, doluda yağmurda, tozda, çamurda gittim geldim.(Bir yıl sınıfta kalmıştım).
O yıllarda kar çok yağar; neredeyse dükkânların, evlerin saçaklarına dek çıkar, günlerce de erimezdi. Bugün nasıl yağsın da susuzluk çekmeyelim, diye dua ediyorsak o yıllarda da kar kalksın, diye dua ediyorduk.
.Diz boyu karları yara yara her gün bu 6-7 km ’lik yolu gider dönerdik. Yün çoraplarımıza yapışan karları ellerimizle temizler. Soğuktan ellerimiz, ayaklarımız buz keserdi.
Yattığımız odanın pencereleri püsövü (buz) bağlardı. Camların bu buzlu görüntüsü çok ilginçti; sanki bir ressamın fırçasından çıkmıştı. Ağaç dallarının buzdan oluşan görüntülerini camlara yansırdı.
Bir gün akşamdan başlayan kar, sabah kadar yağdı. Okula gidemeyeceğim diye, üzülüyordum. Babam, üzülme; ben, seni götürüm, dedi. Dedi, demesine; ama gidilecek gibi değildi; sis ve tipiden göz gözü görmüyordu. Babam, ben, ortaokula giden diğer arkadaşım, bir iki kişi daha yola koyulduk. Bir kişi yol açıyordu; diğerlerimiz, izlere basa basa yürüyorduk. Yaya yolu kardan kaybolmuştu. Bir ara ben önde yol açmaya koyuldum. Bir iki adım attım, atmadım; kendimi hendeğin içinde buldum. Beni izleyenlerden bir kişi daha hendeği boylayınca kısa yoldan evlerimize döndük.Ahmet Muhip Dıranas da bizim gibi bir kar yağışıyla karşılaşınca düşünce, gözlem ve duygularını şu dizelere dökmüş;
Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte
Kar yağıyor üstümüze, inceden.
Ümit Yaşar Oğuzcan da karı sevdiğini, esprili yaklaşımla şu dizelerde dile getirmiş:
Karı severim karı…/Donsuz karı…