- Kategori
- Anılar
Çocukluğumun 27 Mayıs'ı

27 MAYIS
TV lerde birkaç gündür yayınlanan 27 Mayıs 1960 darbesi ile ilgili Yassıada’daki görüntüler, alıp beni 52 yıl öncesine götürüyor. O zamanlar 11 yaşında bir ilkokul öğrencisi olarak, yaşananların ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz, çocuk zekası ile de olsa, insanların böyle bir yargılanma şeklini ve sonuçta idam edilmelerini gerektiren sebebin ne olduğunu bir türlü anlayamıyorduk. Soramıyorduk da. Haddine mi düşmüş?.
Cevap hazırdı büyüklerimizden; ‘’Sen uzaklaş bakim, çocuklar anlamaz bunlardan’’
Sanki öğrenip de ilerde darbe yapacağız, ya da rahmetlileri idamdan kurtaracağız ama aile ilişkilerinde öyle de bir anlayış vardı. Ataerkillik geçerliydi sonuna kadar.
Aradan 52 yıl geçtikten sonra yazılanları okuyup, o zamanki filmleri görüp, bugün olayları anlamak, yorum yapmak, olaylar hakkında düşünmek kolay ama o zamanki Türkiye ile şimdiki arasında o kadar fark var ki yazmaya kalksanız birkaç cilt kitap olur. En azından şu bile bunun hakkında bir bilgi verebilir ;
İstanbul’un nüfusu 1, Türkiye’nin 25 milyon.
İstanbul’da Hilton’dan başka otel yok. Ankara-İstanbul yolu E5 ulaşıma henüz açışmış, Tek bulvar da yine yargılanan bu kişilerin ulaşıma açtığı Beşiktaş-Yıldız bulvarı var. . Türkiye’de Vehbi Koç’a ait Otosan adlı bir fabrika Anadolu yakasında ilk montaj üretimine yeni başlamış. Sanayi yok. Tükenmez kalem yeni icad edilmiş. Hayretle bakıyoruz, çünkü hokka ve dolmakalem kullanıyoruz. Kurutma kağıdımız da var. Okulda süt tozundan yapılmış süt içiriyorlar, hoşlanmıyoruz ondan ama tadı değişik bir turuncu eritme peynir veriyorlar, o güzel. Bir de bunun için okula bezden bir torba götürmek zorundayız. İçinde üstten basınca açılıp, kapanan mika bardağımız var. Bunun, Türkiye’nin Kore’de savaşmak için asker gönderen yoksul Türkiye’ye bir Amerikan Marshall yardımı olduğunu söylüyorlar.
O yıllar Kadıköy’de oturuyoruz. Çevrede geçmiş yıllardan kalmış, içinde nice anıları barındıran, yıkık dökük köşkler var. Çoğu metruk ama içinde barınan tinerciler yok o zaman. Henüz kat karşılığı müteahhitleri girmemiş şehre. Mahalle kültürü hakim sonuna kadar. İnsanlar, konu komşu yaz akşamları eğer yazlık sinemalarda Göksel Arsoy-Belgin Doruk filmlerinden birinde değilse, mutlaka bahçelerinde veya kapı önündeki eşiklerinde konu komşu oturup, çay içip, gecelerin keyfini çıkarıyor. Çocukların gece sokağa çıkmasında bu yüzden, uzaklara gitmemek şartıyla sakınca yok.
O yüzden kukalı saklambaçların da en iyisi gece oynananı.
Sonra birden karışıyor ortalık.
TV nin esamesi okunmaz da, radyo bile yok bazı evlerde.
Neyse ki kırık dökük bir radyomuz var. transistorlü radyo daha icat edilmemiş. Buradan bir şeyler duyuyoruz. Bir de sabahları mahalleye gazete dağıtan gazeteci Kemal var. Dayımın gazetesini bahçe kapısının üstünden atıyor, sırf dayım almadan okumak için sabahın köründe kalkıp, Kemal’in yolunu gözlüyorum. Bakkalda gazete satılmıyor.
Beyazıt’ta direniş yapan üniversite öğrencilerine ateş açıldığını duyuyorum ve üç öğrencinin öldüğünü, yaralanalar olduğunu, meydandaki sahipsiz ayakkabıların olduğunu ertesi gün dayımın gazetesindeki fotoğrafta görüyorum. Gazeten adı galiba Son Havadis.
Olayla ilgili Polis müdürü Zeki Şahin ve Bumin Yamanoğlu’nun adı çok geçiyor. İsimleri hiç unutmuyorum. Çünkü o devirde semtin karakol amiri Saim’den ödümüz patlıyor.
İktidar’ı ve hatta Adnan Menderes’i ne kadar severlerse sevsinler, ki benim dayım da çok severdi, halkın bu 3 öğrencinin ölümü ile biraz tedirgin, çokça da üzgün olduğunu fark ediyorum. Darbe bu olaydan ne kadar sonra olduğunu hatırlamıyorum ama Haydarpaşa’ya yakın bir semtte oturduğumuzdan, isimleri sonradan o yıllarda İngiltere’de yaptırılan şehir adlarına verilen3 gencin trenle Ankara’ya götürüleceğini haber alan mahalle sakini ile duvarı aşıp tren yolu karşısındaki sete oturup onlara ele sallarken o günlerde söylenmeye başlayan ‘’olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?’’ yu söylüyoruz.
Sonra, Yassıada günleri başlıyor. Akşam 20.00 de herkes Yassıada günlüğünü, mahkeme notlarını dinlemeye ajans başına koşuyor ama bir gün sonrasının, bir evvelkinden farkı yok.
Mahkeme başkanının, savcısının sanıklara hakaret ölçüsünde sert davrandığını hissediyorum
Bu yüzden Salim Başol ve Ömer Altay Egesel isimlerini sevmiyorum.
Her akşam mahkeme açılırken söylenen ‘’sanıklar getirildiler, bağlım olmayarak yerlerine oturtuldular’’ sözünün ne anlama geldiğini çözemiyorum. Mecazi anlamda mı, yoksa gerçekten iple bağlamak mı olduğunu düşünüyorum bu sözün. Yok canım diyorum. Neden bağlasınlar ki, adadan kaçacak halleri mi var ki diyorum ama sonradan o ipi onların boğazına bağlayacaklarını kimse düşünmüyor ve temenni etmiyor.
Ne kadar çocuk olsam da, gazetedeki duruşma fotoğraflarından Adnan Menderes’in hakim karşısındaki duruşu, benim çocukluğumun temiz hisleri ile belleğime bir masumiyet belgesi olarak kazınıyor. ‘’Sayın reis beyefendi’’ diye başlayan savunmasının, ‘’sus, otur yerine’’ gibi kaba kelimelerle kesilmesi, radyoda dinleyenlerin devamlı tepkisine neden oluyor.
Savunma hakkı verilmediği düşünülüyor. Adaya mahkemeleri izlemek isteyen halk için vapur kaldırılıyor. Sınırlı sayıda izleyiciye izin veriliyor.
İlk günlerde, ne olup bittiğini pek anlayamayan mahalle sakinlerinin artık bu işin bitmesinin, tutuklananların kurtulmasını beklediğini hissediyorum. Dayım ve arkadaşları isyan ediyor.
Sonuçta bir başbakan, bir dışişleri bakanı ve inanılmaz ama bir de maliye bakanı ne yazık ki idam ediliyor. Halkın derinden üzgün olduğunu, sanki telafisi nümkün olmayan bir son dakika golü yediğini fark ediyorum. Çocuk belleğimden bu insanların idamları da, yargılanma şekilleri de, uğradıkları hakaretler de uzun yıllar silinmiyor. Geçen yıllar içinde Türkiye’nin bundan hiçbir şey kazanmadığı gibi çok uzun yıllarını kaybettiğini düşünüyorum.
Bir de o zamanki Milli Birlik komitesi üyelerinden Cemal Madanoğlu’nun sonradan yayınladığı anılarındaki şu sözü unutamıyorum.
‘’Biz herşeye el koyduk ama onları ne ile suçlayacağımızı bile bilmiyorduk!’’
O yüzden çekmecelerinden çıkan özel eşyalardan bile yargılandılar.. Don davası, cımbız davası, köpek davası gibi davalar uzadı gitti. Özel hayatlar sorgulandı!.
Bu daha da acıydı. Ne ile yargılandığı belli olmayan insanların siyasi hayatının bitirilmesi ve hatta canına kastedilmesinin travması, o devirde bir nesli derinden etkiledi.
52 yıl sonra her şeyi, günün bütün imkanlarıyla anlamak mümkün şimdi.
O tarihte 11 yaşındaki bir çocuğun yaşadıkları ve hissettikleri bunlardır. İleriki yıllarda yaygınlaşan ‘’Adnan Menderes beyaz bir at üstünde İstanbul’da görüldü’’ gibi şehir efsaneleri ne elbette inanmadım ama bunun, onu kurtaramayan bir halkın vicdan azabı ve özlemi olarak düşündüm ve elinden alınan savunma hakkını, duruşundaki masumiyetini, sürekli asaletini hiç unutamadım, Bir de darağacındaki, üstünde yazılar olan son fotoğrafını.
Siyasi düşüncesi ne olursa olsun önce insanlardı çünkü. Yaşamaya hakları vardı.
Sonraki yıllardaki iade-i itibarları, anıt mezarları ise ancak bir tesellidir benim veya aileleri ve torunları için. Bu da bir şeydir en azından ama ne yazık ki ne giden geri geliyor, ne zaman geri geliyor, ne tarih yeniden yazılıyor.