- Kategori
- Siyaset
Copenhag Kriterleri

30 Temmuz-4 Ağustos 2007 tarihleri arasında “Sport in a Global World-Past, Present and Future” isimli uluslararası bir bilimsel kongre için Danimarka-Kopenhag’daydım. Bir çalışmayla katıldım bu kongreye. Bu yazının konusu kongre izlenimleri olmayacak. Daha çok, Danimarka’yı anlatmak istiyorum. Neymiş şu meşhur “Kopenhag kriterlerini” dayatan ülke, benim merakım orada.
5, 5 milyon nüfuslu Danimarka’da 1, 5 milyon yabancı yaşıyor. Bunun 500 bini Türk. Saf Danimarka’lı 4 milyon. Ülkede kişi başına yıllık ortalama gelir 18 bin dolar. Zengin ve refah bir ülke. Konya kadar yüzölçümü olmayan ülke, dünyaya et ihraç ediyor. Çok ilginç. Sosyal güvenlik tıkır tıkır. 130 bin evsiz insan var ama, keyfinden evsiz bunlar. Devletten aldıkları işsizlik sigortası bunların yaşam biçimlerinin kendi tercihleri olan sokak olmasını sağlıyor. Çünkü kendi tercihleri sokakta yaşamak. İş versen de çalışmıyorlar zaten. Sabah, öğle ve akşam bu evsizler için servis arabaları var, hangi sokak başında oturmak istiyorlarsa oralara taşınıyor bu evsizler. 3 öğün yemekleri yine başka bir servisle önlerine geliyor. Onlar da devletin verdiği işsizlik sigortası paralarıyla içmeye devam ediyorlar. Yanlarında bir köpekleri mutlaka var, onlarla beraber yaşıyorlar. Hareketsiz bir şekilde yere boylu boyunca uzanmış bir evsize, yoldan geçen Danimarka’lı biri yaklaşıyor ve dürtüyor. Yardıma muhtaç mı, ölmüş mü dercesine dokunuyor ve konuşuyor. Olumlu tepki alırsa çekip gidiyor. Çünkü onların tercihlerinin böyle bir yaşam olduğunu herkes biliyor ve kabulleniyor. İnsanlık görevi tamamlanıyor.
Ülke baştan başa bir bisiklet cenneti. Sabah işine giden kadınlı erkekli insanlar şıkır şıkır kıyafetleriyle bisiklete biniyorlar. Akşam yemeğine dekolte kıyafetiyle giden mini etekli bayanlar şıkır şıkır bisiklet üstündeler. Dönüp de “yavrum hepsi senin mi?” diyen yok. Etekler estire estire bayrak gibi sallanarak dalgalanarak uçuşuyor. Çocuklarını bisikletinin arkasına önüne koyarak giden insanlar, arabalardan hiçbir tehlike görmüyorlar. Çünkü ülke baştan başa ayrı bir bisiklet yoluna sahip. Bırak arabanın suçlu olmasını, bisiklet yok yere gelip arabaya vursa bile bisiklet haklı oluyor. Araba sürücüsünün ehliyetine 2 yıl el konuyor. Bu yüzden araba sürücüleri bisiklete karşı hata yapmamak için programlanmışlar. Bisiklet bir taşım aracı ve son derece titizlikle korunuyor yasalarla, kurallarla. Bisikletli için ayrı trafik lambaları var. 3 yaşındaki çocuk babası veya annesiyle en işlek caddelerde bisiklet kullanıyor. Anne veya babasının bisikletinin yanında o da bisiklet kullanıyor. Ne zaman öğrendi bu çocuk iki tekerli bisiklete binmeyi de ana trafiğe çıkıyor diye şaşırıyorsunuz, ama gerçekler önünüzden bir bir geçiyor, alışıyorsunuz.
Bulgaristan ve Romanya’nın Avrupa topluluğuna alınmasından rahatsızlar ama iş işten çoktan geçmiş. Ülkeyi buralardan gelen işsizler biraz karıştırıyorlar. Adli vakalara genellikle onlar sebep oluyor. Bisikletlinin arkasındaki çantayı hiçbir Danimarka’lı çarpmıyor, şaşırıyorsunuz. Çalışandan çok vergi alınıyor, ama vatandaş verdiği vergiden memnun. Çünkü kendisine hizmet olarak geri dönüyor. Sağlık hizmeti ücretsiz. Ve daha birçok hizmet.
Bizdeki gibi çalan çırpan yok. Bizde devlet vergi alımında “tuttuğunu öpüyor”. Ama Danimarka’da herkes “öpülüyor”. Vergi kaçırmak olası değil. Türkiye’de devletin maaşlı çalışanının dışında düzenli vergi alımı, diğer kesimlerde mutlaka bir yol bulunarak punduna getiriliyor. Orada çalışan Türkler; “buradaki 2 yıllık kazancımızı Türkiye’de yapsak, ömür boyu yetecek gelire sahip oluruz, çünkü vergi çok rahat kaçırılır, ama Danimarka’da olası değil” diyorlar. Bir vergi almayı bile beceremiyoruz. Vergi iadesindeki ilk laçkalaşma Tansu Çiller’in Başbakanlığı döneminde başlamıştı. Temizlik maddesi ve birçok ürün vergi iadesi dışında bırakılmıştı. Vatandaş mağdur oluyordu. “Önce alışveriş sonra fiş” sloganı mazide bir nostalji olarak kaldı. Bugünlerde ise tamamen kalktı. Vatandaşa “vergi iadesinde alacağı paralar maaşlarına yansıtılacak” dendi. Vatandaşa faydası olmayan ve “artık fiş toplanmayacak” direktifi, vatandaşa fiş toplattırabilir mi? Menfaati olmayan bir işe, Türk vatandaşını sorumlu tutmak bugünkü eğitim ve kültür yapısı malum vatandaşlarımızı sorumluluk sahibi yapabilir mi? Tek merkezli otomasyon sistemiyle bilgisayarlardan vatandaşın girdisi çıktısı kontrol edilebiliyor mu? Yasalarımız buna uygun mu?
Parlamento binasına elini kolunu sallayarak gir, istersen Başbakan’ın odasına gir, önüne geçip de “nereye gidiyon, yassah hemşerim” diyen yok. Kraliçenin Sarayı’nın bahçesinde demir parmaklık veya bir polis yok. Kendisini görmek zor ama, bahçesinde turistler cirit atıyor. Özgürlükler ülkesi ama, her şey de yasalarla belirlenmiyor tabi ki. Yazılı olmayan kurallar var. Bunu hissediyorsunuz. İnsanlar nerede özgür nerede durulacak biliyorlar. Demokrasi sonsuz özgürlükler demek değil, özgürlüklerin de sınırları belli. Danimarka’yı TRT programcısı Banu Avar’ın “Sınırlar Arasında” programından izlemiştim. Basın her şeyi yazamıyor. Yazılmaması gereken şeyleri, basın üyeleri biliyorlar, bilmek zorundalar. Değilse kendileri bitiyorlar. Ülkede 26 televizyon kanalı var. Çoğu da İsveç ve Norveç televizyonları.“Neden fazla değil” diye sorduğunuzda, “televizyon niye kurulur? İnsanları etkilemek ve birilerine yaranmak için. Burada birilerine yaranmak, etkilemek söz konusu olmadığı için insan neden televizyon kursun ki?” diyorlar. Mantıklı geliyor, ama kabullenmek zor geliyor.
Uzun bir süre önceki Kopenhag Belediye Başkanı, hizmette kaynak aktarımını başka bir tarafa yönlendirdi diye, siyasi yaşamı bitiyor, bütün mal varlığına el konuluyor ve 8 yıl hapse mahkûm oluyor. Dikkat buyurunuz, zimmetine para geçirme veya haksız kazanç değil, belediyenin para kaynağının başka bir tarafa yönlendirilmesi. Hizmet yapılmış ama kabul edilmeyen bir hizmet için, adam hapislerde yatmış. Çıkınca da tekrar siyasete girmemiş, girememiş. Adamın şimdi ne yaptığından ve nerede olduğundan kimsenin haberi yok. Bizdeki siyasilerin yorumunu yapmıyorum, yapamıyorum. Analiz sizlerin olsun.
Kopenhag kriterlerinden önce, yol almamız gereken çok yol var çok. Ama çok zor.