- Kategori
- Güncel
Cumhurun, cumhuriyet kutlamaları üzerine bir güzelleme
Dün, Cumhuriyetin 90. yılını idrak ettik.
Onun, bizlere sağladığı haklar mucibince tercihimizi kullandık.
Bir millettik ama 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda birlik olamadık. Başka başka yerlerde toplandık ve o kutlu günü itikadımızca kutladık. Tamam, bayram hepimizindi ama keyif bizimdi.
Bu yüzden devlet ayrı, CHP'liler, ADD'ciler, ulusalcılar vs. ayrı, etkinlikler düzenledi. Bazılarına bu da yetmedi. Deliye, "her yer bayram" diye, Taksim'de kutlama yapmaya yelteneler oldu. Fakat polis buna izin vermedi.
Anlaşılan, vatandaşlar bayramları çok seviyordu. Koşup oynamaya, hoplayıp zıplamaya bayılıyordu. Hatta, geçim sıkıntısı gibi ciddi nedenlerle, hakkını aradığı grevlerde bile davul zurna eşliğinde halay çekiyordu. Yani üzüntülü durulması gereken yerde oynuyordu. Belli ki hayatı, oyun ve eğlenceden ibaret sayıyordu.
Bayram ve grevler rahatlamak için yeterli olacaktı ama 10 yıldır ters giden ve düzelecekmiş gibi de görünmeyen bir şeyler vardı. İçimizde, cumhuriyetimize ve laikliğimize göz dikmiş, onu hakile yeksan etmeye and içmiş bazı bedhahlar bulunuyordu. Bunlar, cumhuriyetin ismeti harimine girmiş, en mahrem noktaları işgal etmişti. Devleti, onların tasallutundan kurtarmak kaptan köşkünü boşaltmak lazımdı.
Bayram ve grevlerdeki dans ve ritmin ürettiği efsun ve büyü iktidarı titretmeye yetmiyordu. Daha etkili yöntemler bulmak gerekiyordu. Ardarda mitingler düzenlenirse ortalık sarsılabilirdi. Bu gaye ile kitleler meydanlara çağrıldı. Şarkılar dinletildi, bayraklar sallatıldı, sloganlar attırıldı. Bilge kişiler ve önderler endişe ve uyarı nutukları çekti.
Fakat hiç bir bir şey olmadı. Duvardan tek bir tuğla bile düşmedi. Ankara'daki hükümet, yapılanlardan azıcık dahi etkilenmedi. Sanki hedef o değilmiş gibi yoluna devam etti. Durum değişmeyince, devreye daha farklı yöntemler sokuldu.
İktidarın ve resmi kurumların her girişimi sit alanı, çevre katliamı, ağaç düşmanlığı bahanesiyle yargı konusu yapılıp engellenmeye çalışıldı. Kamuoyuna, iktidarın çevreyi mahvettiğine dair bildiriler sunuldu. Yetkililerden, bir daha böyle girişimlerde bulunmayacaklarına, ülke sermayesini köprü, otoyol, havaalanı, elektrik santrali benzeri gereksiz (!) yerlere harcamayacaklarına dair söz istendi. Ancak bunlar da iktidara boyun eğdirmeye yetmedi. Sonrasında, günyüzü görmemiş ve henüz kılıfından çıkmamış yeni taktiklere başvuruldu. (Teferruatına girmiyorum, yalnızca eylem kısmıyla yetiniyorum)
Taksim'de, "ağaç katliamı yapıldığı" bahanesiyle Gezi Parkı'na çadır kurup, beklendi. Yetkililer, er veya geç gelip bunları sökecekti. Fakat bir kaç zabıta, amaçlanandan daha fazlasını yaptı ve sökülen çadırları yaktı. İşte bu, harekete geçmek için bulunmaz bir fırsat oldu. Bu andan itibaren endaze ve ölçü, çevresel ve ahlaksal bir kriter olmaktan çıktı, polis arkadaşların da katkısıyla Taksim Meydan'ı savaş alanına döndü.
Taksimden yurt sathına yayılan eylemler hala sürüyor. Eylemciler ya da düzenleyeciler, yüzlerce özel ve resmi otomobilin, otobüsün, iş makinasının hurdaya çıkmasından, bir o kadar işyerinin yakılıp yıkılmasından dolayı herhangi bir pişmanlık ya da üzüntü duymuyor. Güya çevreyi koruma adına, çevre katliamı yapmak onların vicdanlarını rahatsız etmiyor. Direnişlerde yer alanlar, fiilen icrasına katıldıkları tahribatı hiç mi hiç umursamıyor. Bununla alakalı bir vicdan muhasebesi de yapmıyor. Sanıyorum bu ülkede bir kısım genç beyin, ahlaki kriterlerin saf dışı kaldığı, amaç için araçların mubah sayıldığı bir ortamda yetişiyor.
Zira ahlak eğitimi almış bir insanın eli, bir aracı tahrip etmek bir yana, camını kırmaya bile gitmez. Çünkü o, küçümsenmemesi gereken maddi bir değerdir. Bu nedenle, başkasının malına zarar verme eğilimde olan bir insana, "normal" denemez.
Başta da ifade ettiğim gibi artık resmi bayramlar içimizdeki bir kesimi tatmin etmiyordu. Çünkü iktidarda, hatta Çankaya'da, şeriat donanımlı kişiler vardı ve onlar ne cumhuriyetten, ne de laiklikten bir şey anlamıyordu. Resepsiyonlarda, viski yerine limonata içiyor, eşlerinin başını örtüyordu. Ve bu durum, 90 yıllık cumhuri ruhu ve cumhuri görüntüyü bozuyordu. Meyveden anlamayanın manavlık yapamadığı bu ülkede, cumhuriyeti muz, laikliği karpuz sanan adamlar iş başında bulunuyordu. İşte bu nedenle, alternatif kutlamalar zaruret haline geliyordu.
Dünkü (29 Ekim 2013) Cumhuriyet Bayramı'nda ADD, CHP, İP,TGB, Cumhuriyet Güç Birliği vs. gibi bir kısım dernekler, partiler, sendikalar çeşitli illerde birlikte veya ayrı ayrı alternatif törenler düzenlediler. Buralarda, "Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganları attılar (1) ve Başbakan'ın ilköğretim okullarından kaldırdığı "Andımız"ı okudular.
Böylece, farklılıklarını ortaya koydular ve cumhuriyetin ne olduğunu, nasıl kutlanacağını cihan aleme göstediler!
Ancak bu yılki bayram, vatandaşın önüne iki farklı resim koydu. Birincisi, hükümet karşıtı nutukların, sloganların atıldığı, pankartların sallandığı alternatif cumhuriyet kutlamalarıydı. İkincisi ise, hem İstanbul'un, hem Türkiye'nin, hem de Avrupa ile Asya'nın iki yakasını bir araya getiren boğaz tünelinin yani,"Marmaray"ın açılışıydı.
Birilerinin, alternatif kutlamalara devam ettiği saatlerde bir başkaları da ülkemizin ve dünyanın önem atfettiği bir eseri hizmete sokuyordu. Daha açıkçası bir taraf nutuk çekerken öbür taraf iş yapıyordu. İşte bu farklı durum vatandaşa, iki anlayış arasında bir değerlendirme yapma imkanı sunuyordu. Eğer nutuk ve sloganlar, vatandaşın hayatına bir şeyler kattıysa önümüzdeki seçimlerde zafer alternatif bayram kutlayıcılarının olacaktı.
Rahmetli Orhan Veli, " Neler yapmadık şu vatan için. Kimimiz öldük. Kimimiz nutuk söyledik." demiş. Gördüğünüz üzere, şimdilerde de durum pek fazla değişmiyor. Bir farkla ki, kimimiz risk alıp hizmet üretiyor, kimimiz ise hala nutuk çekmeye devam ediyor. Tercih sizin!
Resim: http://haber.sol.org.tr/
(1)- Bugün