- Kategori
- Gezi Rehberleri
Dağa kaçtım~ suların kıyısında Kelkit'ten Karasu'ya

Amasya
Bu geziyi ne klasik bir Karadeniz Yaylaları gezisine benzetebiliriz; ne de Anadolu Platosu üzerindeki uzun bozkır yolculuklarına. Belki bizimkine uyan en iyi tanımlama, sular boyunca uygarlığın izlerini arayan meraklı bir yolculuktur. Doğu Karadeniz’in kıyıcığında başlayıp; bazen coşkun dereler boyunca ilerleyip, bazen kuş cenneti göl kıyılarında soluklanılan, bazen en tepelere çıkılıp, bazen suya dimdik inen kanyon diplerinde dolaşılan; bazen Orta - Doğu Anadolu’da gelişip ve nihayette yine Karadeniz’in kıyıcığında sonlanan yaklaşık 2000 km.lik bir coğrafya ve tarih gezisidir bizimkisi.
Artabel’e çıkarken sığır kuyrukları
Ana temamız Kelkit Vadisi olmakla birlikte; ilerleyen günlerde Fırat’ın kollarından Karasu’ya kadar uzandık. Kelkit Çayı boyunca Gümüşhane ili topraklarında çağlar boyunca gümüş madenlerinden elde edilen zenginliğin çevresinde gelişen uygarlıkların izlerini sürdük. Özellikle 19.yy.da Pontus Rumlarının yaşadığı bu topraklarda, onlardan kalan önemli yapılar ve yaşam izleri bulunmaktaydı. Gezimizin ilk gününde, bir tabiat parkı olan Artabel Gölleri’ne yaptığımız uzun yürüyüş esnasında, içinden geçtiğimiz köylerde gördüğümüz kilise kalıntıları ve mübadele sonrası değişen köy isimleri bu gerçeklerle ilgili ilk tanıklığımız oldu.
Artabel Gölleri, Gümüşhane’nin Torul ilçesi sınırları içindeki Gülaçar köyü yakınlarında yer alıyor. Bu köyün eski ismi Nivena..Yürüyüşe başladığımız bu köyün mezrası konumundaki Esentepe’nin eski ismi ise Artabel imiş. Gülaçar köyünün bir diğer mahallesi Manat’da harap durumda eski bir Rum kilisesi ile karşılaştık. Esentepe’den Artabel göllerine doğru saat 10’da başlayan tırmanışımız 13.30’da dağcıların İsimsiz Göl; bizim ise içinde yer alan adası nedeniyle Adalı Göl olarak isimlendirdiğimiz en büyük gölde son buldu. Yol boyunca bu yöreye özgü çok sayıda endemik bitkiyi içeren zengin bir flora, eriyen karlarla beslenen Artabel deresinin onlarca küçük kolu ve dağlarda hala erimeden kalmış buzul kütleleri ile karşılaştık. Abdal Musa Tepesi eteklerinde yer alan Adalı Göl’ün rakımı yaklaşık 3000 m. hava sıcaklığı ise 80C idi. Kısa bir soluklanmadan sonra sırasıyla; Karanlık Göller ve Karagöl’e ulaşarak inişe geçtik. Saat 14’de başlayan inişimiz, saat 17 civarında Gülaçar köyünde sonlandı. Gülaçar köyünden daha aşağıda yer alan ve eski ismi Musalla, yeni ismi İnkilap köyünde verdiğimiz çay molası sonrası yola vasıl olduk; alaca karanlıkta Gümüşhane’de geceleyeceğimiz Ataç Konağı’na ulaştık.
Abdal Musa Dağı eteğinde Artabel Gölleri; rakım 3000 metre; Adalı Göl
Gümüşhane, Kuşakkaya ve Mezre Dağları arasında, sıkışmış bir vadide akıp giden Harşit Çayı’nın iki yakasında kurulmuş küçük bir yerleşim olarak dikkat çekiyor. Kent merkezi, ülkedeki çarpık mimari eğilimlere paralel olarak çirkin bir betonlaşma içinde Harşit Çayı’nın iki yakasına yayılmış. Kent içinde birkaç eski Gümüşhane Konağı restore edilerek turizm amaçlı kullanılmaya başlanmış. Bu konaklardan İkizevler Konağı ise Gümüşhane Kent Müzesi olarak işlev görüyor.
Gümüşhane, tarih boyunca zengin gümüş yatakları nedeniyle birçok uygarlığın uğrak yeri olmuş. 1473 yılında Fatih Sultan Mehmed’in Otlukbeli Muharebesi sonucunda Akkoyunlu egemenliğine son vererek Osmanlı hâkimiyetini tesis ettiği bu topraklarda gümüş madenleri işletmeye açılmış; bugün Süleymaniye Mahallesi olarak anılan ve bizim de gezdiğimiz Canca’da (Eski Gümüşhane) kurulan darphanede uzun yıllar gümüş sikke basımı gerçekleştirilmiş. Maden ocakları, IV. Murat zamanında en canlı dönemini yaşamış, bir ara kapanan ocaklar, 1839 yılında Tanzimat Hattı Hümayun’u vesilesi ile yeniden işletmeye açılmış. (Bu ocakların çoğunu Rumlar çalıştırıyormuş) 1894 yılında madencilere tanınan imtiyazların kaldırılması ile maden ocakları giderek kapanmış ve Eski Gümüşhane olarak bilinen bu yerleşim eski canlılığını ve önemini yitirmiş.
Canca’dan Gümüşhane’ye bakış
Canca; eski bir antik kentin üstüne bina edilmiş, yeni kent merkezine yaklaşık 3 km. uzaklıkta kendisi de eski bir yerleşimdir. Yıkık kilise ve manastırları, yıkılıp sonradan sadece minareleri restore edilmiş camileri, eski konakları ve dağın yamacına yaslanmış yerleşimleri ile özgün bir mekân olarak günümüze ulaşmış bulunmaktadır. Süleymaniye Mahallesi’nin tam karşısında yer alan ve Perslerden kaldığı belirtilen Canca Kalesi, yıkık durumda olsa da bir iki kale burcu kalıntısı ile seçilebilmektedir. Köyde; yakın zamanda restorasyon görmüş ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmış olan Süleymaniye Camisi, ağaçlar arasında dinginlik hissi veren koyu gölgelik avlusu ile ziyaretçilerini ağırlamaktadır.
Devamı için http://dagakactim.blogspot.com/2009/07/sularin-kiyisinda-kelkitten-karasuya.html
Yazan : İbrahim Fidanoğlu
Düzenleyen: M.YC


