Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Haziran '07

 
Kategori
Doğal Hayat / Çevre
 

Dağların özgür kızları (1)

Dağların özgür kızları (1)
 

Sessizlikler diyarında yalnızlar, yalnızlıklar buluşması gibidir dağ gezintileri. Yıllardır yalnızca birkaç çoban türküsünden başka insan sesi duymamış dağ yamaçlarına tırmanırken, tepelerde yürürken yalnız sanır insan kendini.

Buralarda her şey sesi kapatılmış televizyon ekranındakiler gibi yalnızca görseldir. Etrafı saran görünmez bir sessizlik duvarı yalnız, yapayalnız, tek başına bırakır insanı. Yalnız kendini dinlesin, kendine seslensin, kendini duysun, kendini yargılasın diye. Dağın yamaçlarını ısıtan güneş de, soğutan rüzgâr da, zirveyi saran bulutlar da ve hatta dağın kendisi de yalnızdır. Burada yalnızlık ne maddi bir şeydir, ne de kimsesizlik ve düşkünlüktür. Yalnızlık, olabildiğince dingin ve özgür olabilmektir dağlarda. Güneşe doğru yükselen ağaçlar, onların altında alçakgönüllü çalılar, çalılar arasında çimenler, çimenler üzerine serilen türlü otlar ve çiçekler, tepelerden aşağıya doğru sessizce süzülen avcı kuşlar, çam ağaçlarının dallarında şakalaşan serçeler, hemen her şey özgürdür dağlarda.

Dağların özgürlüğü, dağlarda özgürlük doğanın doğal biçimde oynaması, bir başka deyişle insan etkisinin önemsenmeyecek kadar az olması demektir. İnsan dağda birkaç saat yürümeye görsün varlığının doğallaştığını hissetmeye, doğayı duymaya ve doğaca konuşmaya başlar. İşte bu nedenle, dağlardan birinin herhangi bir yamacındayken uzaklardan, dağlara doğru esen rüzgârı yalnızca hissetmez, görmeye başlarsınız da.

Rüzgâr, muhtemelen mavi bir denizin sahilinden topladığı pamuk gibi bulutları önüne katıp yamaçlara doğru sürdükçe görünür gibi olur. Bulutlar dağa yaklaştıkça kararmaya, göz kapakları gittikçe ağırlaşmaya başlar. Ağırlaştıkça daha da soğur ve yüreği dolar bulutların. Dağın yamaçlarına ulaştığında ise artık daha fazla dayanamazlar ve ister istemez kendini koy verip yere inmeye başlarlar. Denizler, kıyılar ve ovalar üstünden geçerek yolculuk etmiş bulutların yağmura dönüşme zamanıdır artık.

Yağmur damlacıkları kim bilir kimin hangi sevinçle akıtılmış gözyaşlarının buharını da taşımaktadır ki sağanak olup birbiri ardına kuru toprağa değdiklerinde yeniden sevinç olarak doğmaya başlarlar. Toprak güneşin sıcaklığını duyumsar ve içinde uyuyan yumrucuklar çiçek olup fışkırıverirler birbiri ardına. Alıyla, sarısıyla ve moruyla “çiğdem” olurlar. Taze sevinçler, coşkular yani çiğdemler doluverir dağ yamaçlarına. İlkbaharda ve Sonbaharda bulutların gözyaşları çiğdemlere dönüştüğünde rüzgâr tekrar geldiği yere, ovalara, denizlere, deniz kıyılarındaki kentlere dönüş yolculuğuna çıkar. Dağ yamaçlarından topladığı en ender çiğdem kokularını taşır dönüşte geçtiği yerlere. Ve çiğdem kokusunu alanlar “Bahar geliyor” derler.

Onları Sonbaharda dağların kürkü olan iğne yapraklı ormanların kenarlarında, ağaçlar arasındaki açıklıklarda, biraz daha aşağılarda meşe çalılıkları arasındaki boşluklarda görürsünüz. Bütün bir yaz mevsimi boyunca güneşin kavurduğu topraklar mevsim sonunun ilk yağmurlarıyla ıslanıp yumuşadığında ya ayrı ayrı serpişerek ya da birbirlerine çok yakın topluluklar halinde çıkıverirler topraktan.

Ancak çiğdemlerin çoğu İlkbaharı sever, İlkbaharın ilk çiçekleridirler. İlkbahar çiğdemleri, tertemiz yağmur damlacıkları dağ yamaçlarında güneşin incelttiği karlar üstüne düşmeye başladığında kendilerini gösterirler. Yamaçlardan dağ eteğindeki düzlüklere doğru uzadıkça genişleyen sel yarıklarında, kayalıkların humus biriktirmiş çatlaklarında henüz erimemiş kar yığınları altından süzülen billur damlacıkların aşağılarda birleşip dereler haline dönüştüğü vadiler boyunca uzanan düzlüklerde görünürler. Ya da bir çam ormanı içinde yeni erimiş kar yığınları altından tablolara yansıtılacak biçimde başlarını uzatırlar.

Çiğdemlerin bol olduğu yerde bakılan hemen her yönde kimisi henüz tomurcuklanmış, kimisi tamamen açmış, kimisi limon sarısı, kimisi altın sarısı ve kimisi beyaz, türlü renklerle süslü güzellikler dünyasında gözler hayranlıkla onları izlemekten yorulur. En sonunda sadece birisine takılıp yakından inceler, fotoğrafını çeker, kokusunu ve görüntüsünü beyninize kaydedersiniz.

Ben çiğdemlerle, çocukluk yıllarımda, yayla zamanlarının birinde, Giresun’un Çakılbaşı ve Hanzara yaylalarında, Akılbaba Tepesi eteklerinde tanışmıştım. Ve o zamandan beri çiğdem sözü, dağların taze ve soğuk havasını, soylu ve ender bir kokuyu anımsatır bana. Onları uzun zamandır görmesem de o eşsiz kokuyu sanal biçimde koklarım. Üçü dışta, üçü içte olmak üzere göğe doğru uzanan kupa şeklini almış taç yapraklarına güneş ışınları değdiğinde öylesine saydamsı bir görünüm alırlar ki, deniz ufkunda kaybolmak üzere olan güneş ışınlarının masa üstünde bir cam kadehten geçişini gördüğümde de çiğdemleri anımsarım bazen.

Fotograf: Dar yapraklı çiğdem (Crocus graveolens), Toros dağ yamaçları, Adana, 2005

 
Toplam blog
: 32
: 2489
Kayıt tarihi
: 23.05.07
 
 

çevre ve ekosisteme gönül vermiş, doğada dolaşan, doğayı seven ve doğanın dilini öğrenen ..