- Kategori
- Doğal Hayat / Çevre
Dağların özgür kızları (2)

Kardelenlerle birlikte İlkbaharın ilk çiçeklerinden biri olarak “baharın müjdecisi” diye bilinen çiğdemler gerçekten de taze ve serinletici bir başlangıcı, uçurtma yapma isteği yaratan çocuksuluğu yaşatırlar insana. Ancak ister İlkbahar çiğdemleri isterse Sonbahar çiğdemleri olsun bana göre onlar özgür çiçeklerdir.
Onlar dağların özgür kızlarıdırlar.
Onlar insanların yoğun yaşadığı ovalardan, düzlüklerden uzak ve mümkün olabildiğince yüksekleri seven yayla güzelleridirler.
Bazı türlerini altıyüz, yediyüz metre yükseklerde görmek mümkün olsa da birçoğu çok daha yükseklerde, bin, üçbin metre yukarılarda yaşarlar. Bu yüzden çiğdemler ne çiçekçilerden satın alınabilir ne de hemen her kentte ev ve park bahçelerinde gül, karanfil, papatya veya begonya gibi adım başı görülebilir. Onlar her yerde herhangi bir biçimde yaşamaya razı olmaz, balkon ve bahçelerde tutsaklığa karşı çıkarlar. İşte bu yüzden onlara “özgür çiçekler” diyorum. Yazı güneşin kavurduğu topraklarda, kışı tonlarca ağırlıkta kar örtüsünün altında geçirmek bu özgürlüğün bedeli olsa da…
Çiğdemler Türkiye’nin özgün bitkilerinin başında yer alırlar. Anadolu’nun üç tarafı denizle çevrili ancak dört bir kenarı dağlarla çizilmiş coğrafyasına bağışlanan görsel armağanlardır. Öyle ki, dünya üzerinde rastlanan seksen tür ve alt türden otuzun üzerinde tür ile yirmibeşin üzerinde alt tür Türkiye’de doğal olarak yetişmektedir1. Bunların çoğu da endemik ve nadir türlerdir. Neredeyse her ilimizin kendine özel bir çiğdemi vardır: Ankara çiğdemi, Adana çiğdemi, Abant çiğdemi, Antalya çiğdemi, Artvin çiğdemi, İstanbul çiğdemi, Hakkâri çiğdemi, Pamfilya çiğdemi ve daha nicesi…
Ama bunlar arasında belki de en ünlüsü Safranbolu’ya adını veren safrandır. Koyu turuncu çiçek stamenlerinden yemeklere sarı renk veren, çok pahalı toz baharatın yani safranın üretildiği safran çiğdemi (Crocus sativus) yaklaşık 2500 yıldan beri en çok ünlenen bir çiğdem türüdür. Safranın çiçekleri baharat üretiminde kullanılalı beri çiğdemliği tartışılır olsa da Sonbaharda Safranbolu çevresinde mor renkli taç yapraklara sahip bu çiğdemlerin tarlalarını izlemek isterdim doğrusu. Ankara, Artvin, Bolu, Çankırı, Çorum, Sivas ve özellikle Uludağ ve Toroslar değişik yükseltiler ve zamanlarda sergilediği yabani çiğdemleriyle tam bir çiğdemler ülkesi gibidirler. Bu dağlar, tür çeşitliliği ve sayısal zenginlik açısından çiğdemlerin büyülü masal dünyasının Kafdağı gibidirler.
Çiğdemler son yıllarda özgürlüklerini yitiriyorlar.
Anadolu dağlarının yamaçlarında insanlardan uzak, özgür yaşamayı seven çiğdemler Batılı ülkelerin gösterdiği büyük ilgi nedeniyle, Türkiye’den uzaklara göç ediyorlar, daha doğrusu taşınıyorlar. Tıpkı bir zamanlar lalelerin İstanbul’dan Hollanda’ya göçüşüne benziyor bu. Bazı mor renkli Sonbahar çiğdemlerinin kentleştirilmiş türlerinden birine “Hollanda çiğdemi (Dutch crocus)” adı verilmiş bile.
Çiğdem yumrularını (kormlar) sökmek için Anadolu’nun neredeyse adım atılmadık yerinin kalmadığı söyleniyor. Çiğdemler, insan eliyle yok olmaktan çekinerek ne kadar uzaklara, dağlara çıkmış olsalar da insanlar onları buluyor. Özgürlük teknolojiye yeniliyor. İşin ucunda para olunca onları yaşadıkları dağlardan, topraklardan sökerek Amerika’ya ve Avrupa’ya satmak kârlı bir alsatçılık olmuş. Ancak bu alsatçılık o kadar insafsızca yapılmış, o kadar tehlikeli bir boyuta ulaşmış ki özellikle endemik ve ender çiğdemler doğup büyüdükleri dağlarda artık görülemeyecek hale gelmişler. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bu kıyımı önlemek üzere 2003 yılında tüm çiğdem türleri için dışsatım yasağı bildirisi yayınlamış.
Yasal kısıtlamalar ne kadar etkili oldu veya oluyor bilinmez ama onlar için tehlikenin hala sürdüğünü hissedebiliyorum. Türk kızlarına adını veren; türkülerine sevgili, sevinç, taze bahar ve dağ kokusu serpiştiren çiğdemleri yaşam kültürüyle korumak gerekiyor. Onları yalnız türkülerde değil bahçelerde, dağlarda yaşatmak gerekiyor. Altın her zaman metal değildir. Altın bir anlamda değerli olanın niteleyicisidir ve çiğdemler de Anadolu’nun altınlarıdır.
Onları doğdukları yerde, yaşadıkları dağlarda rahat bırakmamış olsak ta hiç değilse kent parklarının bir köşesinde soylarını sürdürmelerine, kalanların dağlarda özgür kalmalarına yardımcı olabiliriz. Geçen yıl Nisan başında Ankara’da Kavaklıdere’den Dikmen’e doğru ilerlerken Hikmet Birand’ın Ankara çiğdemleri üzerine yazısı da bulunan Anadolu Manzaraları’nı anımsadım.
Büyük bitki sosyologu ve yazar Prof.Dr. Hikmet Birand’ın Ankara sırtlarındaki dağlarda konuştuğu o güzelim altın sarısı Ankara çiğdemlerinin yaşama alanlarında artık çimento apartmanlar yükseldiğini biliyorum.
Temeller için kazılan yamaçlardan çıkan yumrulardan bir tanesi bile yaşıyor mudur acaba?
Başkent’teki parkların bir köşesinde bir tane bile "Ankara çiğdemi" var mıdır diye merak ediyorum.
Kavaklıdere’de ilerledikçe cadde kenarlarında dışalım tohumlardan üretilmiş sarı, mor kültür menekşelerini, türlü renkte bodur karanfilleri görüyor, soruma yanıt buluyorum aslında. 2003 yılında Amsterdam parklarından birini şen, şakrak süsleyen Anadolu göçmeni çiğdemleri anımsayınca çok şey geçiyor içimden.
Ama yalnızca iç çekip hüzünleniyorum…
Fotograf: C. graveolens, Toros dağ yamaçları, Adana 2005