Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Aralık '19

 
Kategori
Edebiyat
 

Deli mi Bu Adam?

 

Zanaatların en kanlısı şairlik

sırların sırrını öğrenmek için

yüreğini yiyeceksin, yedireceksin.

                        Nâzım Hikmet

            Bir ay kadar önceki bir yazımda, 1940 ve 1950’li yıllarda Akseki’de belediye başkanlığı yapan Gani Şatıroğlu’ndan söz etmiştim. Çocukluk yıllarımda beynime kazınmıştı bu isim. Köylerde bile adının sevgi ve saygıyla anılması nedendir; bilmiyordum.

            Ve benim, Gani Bey’le görüşme şansım olmamıştı hiç.

            O yazıyı okuyan değerli hemşerim Alim Doğan Özcivan’dan bilgi, duygu ve düşüncelerini benimle paylaştığı bir ileti aldım. Memnun oldum tabii. Çünkü pek çoğumuz bu tür bir zahmete girmeyiz. Kendimize saklarız hep bilgi, duygu ve düşüncelerimizi.

            Ben, kendime saklamayıp sizinle paylaşmak istiyorum; Alim Doğan beyin bana gönderdiği iletiyi:

            “Hocam! Size şükranlarımızı sunarız. Hayatınızdan kesitler sunarken, bilgi dolu hazinenizden bizi de yararlandırdığınız için.

            Gani Bey amcayı ben tanıdım. Geçen gün, kayınpederim Terzi Nasuh’un evlerinin bahçesindeki ceviz ağacının dallarını belediye kesmiş. Kayınvalidem dedi ki: ‘Akseki’de Gani Bey 40 sene belediye reisliği yaptı. Kimsenin tavuğuna kış demedi; kimseyi incitmedi.’

            “Bu arada bir anımı aktarayım ben de:

            “1970’li yılların sonu… Kayınpederimin terzi dükkânında Gani Bey, Gara Bey, Sofu Dayı, Ahmet Yağcı ve belki birkaç kişi daha… Yaşlılar ama hepsi de aldıkları gazeteyi son satırına kadar okuyup değerlendiren, ayrıca tarih ve sosyal kitapları okumaya o yaşlarda da devam eden kişiler…

            “Dükkâna bir beyefendi girdi. Antalya Senatörü Âkif Tekin… Hemen kapı ağzına oturdu. Buyur edip kenarda kalmamasını söylediler. O teşekkür edip, “Rahatsız olmayın lütfen. Ben yerimden memnunum.” dedi.

            “Bir sessizlik oldu. Derken, Gara Bey amca, “Buyurun, meramınızı dinleyelim. Müstefit olup faydalanalım.” dedi.

            Kırk yıldan fazla oldu ama Senatör Bey’in şu sözü mıh gibi çakılı durur beynimde:

            “Estağfurullah! Ben sizlerin yanında yanlış bir söz söylemekten, bir hata yapmaktan korkarım… Bu nedenle sizleri dinlemeyi tercih ederim ben. Ziyaretinize gelmemin amacı, bilgi ve tecrübelerinizden yararlanmak.”

            O yıllarda işte böyle bir anlayış, bilgi ve nezaket vardı Akseki’de…

            Sizin köy Gödene’den, Öğretmen Mustafa Ulukaya’yı da tanıdım. Kızı, amcamın oğluyla evlendi.

            1960’lı yıllarda ortaokul öğrencisi iken, yine sizin köylü gök bilgini Fatih Gökmen’in kardeşi Antalya Müftüsü Mustafa Gökmen’i de yakından tanıma şansım oldu. Özellikle bayramlarda, Antalya İskelesinin üstündeki büyük eve elini öpmeye giderdik. Yanılmıyorsam, bir kızı avukat idi.”

            Evet, yanılmıyor Alim Doğan bey dostumuz. Gerçekten de dört kızından en küçüğü yaşıtım Sebahat Gökmen avukat…

            Son olarak bir ay kadar önce telefonlaştık. Kırk yıl bakanlıklarda devletimize avukat olarak hizmet ettikten sonra emekli olmuş. O da aynen benim gibi, şair Necati Cumalı’nın deyişiyle, “Gelecek güzel günlere inanıyor / Gelecek güzel günlere…”

            Biz, Alim Doğan Özcivan’a kulak verelim yine:

            Müftü Mustafa Gökmen’le ilgili Seydişehir’de duyduğum güzel bir hikâyeyi de anlatayım:

            Mustafa Bey amca, gençliğinde rakı şişelerini toplatır dağda bayırda toprağı kazar, şişeyi su ile doldurup üzüm asmalarından kestiği çubuğun ökçesini şişeye sokar, çubuğu S yaptırıp ucunu toprağın üstüne çıkararak şişeyi en derine gömermiş. Amaç, su bitinceye kadar çubuğun saçaklanıp kök salması… Müthiş bir düşünce!..”

            Doğrusu ya, bu tür bir asma yetiştirme yöntemini bugüne kadar görmedim ve duymadım. Çubuk saçaklandıktan sonra şişenin içinden çıkıp toprakla nasıl buluşacak?

            Alim Doğan Özcivan, şöyle devam etmiş:

            “İkincisi, dağlardaki yoz zeytinleri aşılattırmış. Anlatan diyor ki, “Biz çocukluğumuzda, ‘Bu adam deli mi? Sahipsiz dağlardaki zeytinleri neden aşılatıyor?” derdik.Sorularımız cevapsız kalır, bir anlam veremezdik, müftümüzün bu davranışına. Yıllar sonra büyüyüp de dağda davar güderken çıkınımızda ekmek bitti, aç kaldık. Alıcı gözle çevremize bakınca, Mustafa Gökmen’in aşılattığı zeytinler, buruşmuş kapkara üzüm gibi duruyordu ağaçlarda. O zeytinlerle giderirdik açlığımızı.”

            Aksu Öğretmen Okulunda öğrenciyken, 1950’li yıllarda, birkaç kez ziyaret etmiştim; akrabam Müftü Dayı’yı makamında. Köyümüz Gödene dağlarındaki delice zeytinleri aşılatmasını kendi ağzından dinledim:

            “Ben, köylümüz yararlansın diye aşılattım o deliceleri ama emeğim boşa gitti. Maalesef köylümüz bunun değerini bilemedi. Korumadı aşılanmış o zeytinleri. Başıboş bırakılan keçi sürülerine yedirdi. Hiçbir işe yaramadı onca emek.” diye yakınmiştı..

            Doğup büyüdüğüm köyüm Gödene’nin dört yanı dağlarla çevrilidir. Taş ve kaya pek çok, toprak pek azdır. Tepedağ dediğimiz en heybetli dağın dibinde “Yazı” denen dar bir küçük ova uzanır. Çocukluk ve gençlik yıllarımda buğday ekilirdi buraya. Köyün yarısı, ekmeklik buğdayını bu “yazı”dan elde ederdi.

            Bugün nasıldır dersiniz, o küçük ova? Dostumuz Özcivan vermiş, bu sorunun cevabını:

            “Ayrıca bir sevindirici haber: Bu yaz, sizin köy Gödene’ye gittim. Sizin “Yazı” dediğiniz o vadi ovayı seyrettim bir tepeden. Yarıdan fazlası fidan dikili… Sordum; “Çoğu zeytin.” dediler. Gödene civarında zeytin bahçeleri oluşmuş; çok sevindim.”

            Evet, doğru… Uzun zamandır gidemiyorum köyüme ama bir gözüm ve bir kulağım orda hep. En başta sınıf arkadaşım Şerafettin Aksoy olmak üzere, şehir hayatından sıkılıp da köye dönen birkaç arkadaş ve komşumun eseridir; o güzel bahçeler. Emek verip alın teri akıtarak güzel şeyler üreten herkese, binlerce selam benden!

 

                             KEŞAN HALKI, ÖNDER’İ YAŞATMALI!

            1969 Eylül’ünde Keşan/ Paşayiğit Ortaokulu’nun ilk öğretmeni olarak göreve başladığımda tanışmıştım; ÖNDER gazetesi ile. Kısa bir süre sonra da bu 7 yaşındaki günlük gazetenin genel yönetmeni ve başyazarı Feyzullah Aktan ile tanıştım. Hesap ortada. Tam 50 yıl olmuş.

            1972’de İstanbul Vefa Poyraz Lisesi’ne atanınca ayrıldım ben Keşan’dan. Ama ne ÖNDER’den ayrılabildim, ne de Keşanlı dostlarımdan. Elli yıl geride kaldı ama değerli dostlarım gibi Feyzullah Aktan’la  da sevgi ve saygı sınırları içinde sürdü hep ilişkimiz.

            Öğrendiğime göre, 57 yıllık yayın hayatına yarın bir nokta koyacakmış ÖNDER. Üzülmedim dersem, yalan olur. Keşan Belediyesi ‘nin, 94 yaşındaki Köy Enstitülü bu duayen gazeteci ve yazarımıza farklı bir jest yapmasını beklerdim ben.

            ÖNDER yaşamalı. ÖNDER’ i yaşatmalı; Keşan halkı ve onun temsilcisi Keşan Belediyesi. Haydi! Beni seven arkamdan gelsin” deyip inançla yürürse önden birileri, birçok örnekte gördüğümüz gibi, sonuç güzel olacaktır.

            ÖNDER’in 50 yıllık okuru, 25 yıllık bir yazarı olarak inanıyorum ki ben, Keşan halkı, 57 yıldır kendine sadakatle hizmet eden Feyzullah Aktan’ı öksüz bırakmayacaktır.

 

                                                                                      Hüseyin Erkan

                                                                       huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 
Toplam blog
: 303
: 309
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..