- Kategori
- Blog yazarları tartışıyor!
Demokrasisi Olmayan Bir Burjuva Devrim

Şüphesizki toplumsal tarihimize damgasını vuran en önemli olay, 1. Dünya Savaşı sonrasında yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine, kısmi bir Yunan Savaşı sonrasında girişilen pazarlıklar neticesinde kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin ta kendisidir.
Ortaya yeni bir anlayış sonrasında kurulmuş olan bir devlet çıkmış ve bu devletin antiemperyalist bir mücadele sonrasında kurulduğu cümle aleme ilan edilmiştir.
“Türkiye Cumhuriyeti antiemperyalist bir mücadele sonrasında mı kuruldu?” sorusu, ayrı bir tartışma konusu ama kurulan devletin arızalı bir şekilde kurulması bu gün yaşamakta olduğumuz birçok sorununda kaynağını oluşturmakta.
Türkiye’de cumhuriyetin kuruluş biçimi ve burjuva bir yapının oluşturulması, klasik burjuva devrimlerindeki örneklerden tümü ile farklı özellikler taşıdığı malumunuzdur. Burjuva devrimlerine dair vereceğimiz en önemli örnek şüphesizki 1789 Büyük Fransız Devrimidir. Fransız devrimi öncesinde burjuvazinin gelişimi feodal toplumun içinde başlamış ve özel mülkiyet temelinde yükselen bir burjuvazi ortaya çıkmış, sonraki yıllarda ise burjuvazi kendi devrimini gerçekleştirmek sureti ile kendi düzenini kurmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tarihsel gelişim çizgisi, Fransa ile mukayese edilemeyecek düzeyde bir benzerliğe dahi sahip değildir. Zira Osmanlı İmparatorluğu’nda özel mülkiyet kavramı yoktur ve devleti mülk edinmiş olan devletlu bir sınıfın egemenliği söz konusudur. Yani bir anlamda Asyatik- Despotik bir tarihsel yapısı vardır Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısında.
Osmanlı, dönem dönem kapitalizmin dış etkilerine maruz kalmış olmasına rağmen, yinede Fransa gibi feodal bir yapıya bürünmemiştir. Buradan hareketle şunu rahatlıkla söyleyebilirizki, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine uzanan süreçte, Fransa’daki burjuva demokratik devrimi gibi bir devrimi yapacak olan gelişmiş bir burjuva sınıfı yoktur ortada. Hal böyleyken, Osmanlı içerisindede tutucu, muhafazakâr güçlerle, batıya yakın, aydınlanmacı güçler arasında bir savaşın olduğunu ve aydınlanmacı kanadı temsil edenlerin asker menşeililer olması dikkat çekicidir, ve Osmanlı içerisinde batılılaşma hareketlerinin başını bizzat ordu çekmiştir.
Osmanlı içerisinde Batı’ya açılmaktan, kapitalistleşmeden söz eden ve kapitalist gelişmeyi önüne hedef olarak koyan, toplumsal dönüşümlerde başı çekmek adına örgütlenmeye girişen asker ve sivil bürokratik elit ile Osmanlı aydınları, somut anlamda 1850’lili yıllardan sonra gözle görülür nitelikte örgütlenme faaliyetine girişirler. Asker ve sivil bürokratik elit ile Osmanlı aydınlarının mücadelesi sonrasında ilk olarak 1876’da 1.Meşrutiyet ilan edilir ve üzerinden çok geçmeden Kanun-i Esasi ve Meclis-i Mebusan, Kızılsultan tarafından lağvedilerek rafa kaldırılır. Batılılaşma ve kapitalistleşme talepleri 1.Meşrutiyetin lağvından sonra daha yoğun bir şekilde sürdürülür. Özellikle Jön Türk hareketini buna örnek gösterebiliriz. Daha sonra kurulan İttihat ve Terakki bu mücadelenin motor gücünü oluşturur.1908 Jön Türk Devrimi, İttihat ve Terakki örgütlenmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla sonuçlanan Milli Mücadele dönemi liderliği bu temelde oluşmuş ve biçim almıştır.
Buradanda anlaşılacağa üzere, Batılılaşma ve aydınlanmacılık, burjuva dönüşüm Mustafa Kemal’in önderliği sonrasında ortaya çıkmış değildir. Öncesinde yapılan mücadeleler ve Osmanlı yüksek bürokrasisi ve Osmanlı aydınlarının, gerici olarak adlandırılan ilmiyecilere karşı vermiş oldukları mücadele göz ardı edilemez. En nihayetinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tepeden biçimlenmiş olan ve bürokrasinin gücü doğrultusunda şekillenmiş olan bir burjuva devrimidir.
Bilindiği gibi Meclis-i Mebusan 1918 yılının Aralık ayında, dönemin Osmanlı Sultanı Vahdettin tarafından kapatılmıştır ve bundan sonraki süreç, Milli Mücadelenin başladığı süreç olarak nitelendirilir. İttihat ve Terakki’nin iktidarı döneminde girilen 1. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı dağılmış ve İttihat ve Terakki’nin yine batılılaşma yönündeki hedefleri olan ve B takımı olarak adlandırılan kesiminin gücü ele geçirdiği ve Milli Mücadeleye önderlik ettiği ikinci bir dönemin yolu açılmıştır. Bu dönemde emperyalizme çeşitli alanlarda birçok ödünler verilmiş, emperyalist ülkeler bu ödünler sürecinde Yunanlılardan 1921 yılından itibaren desteklerini kısmende olsa çekmişlerdir. 1923 yılı geldiğinde ise kısmi bir Yunan savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini irdelemeye geçmeden önce 1908 Jön Türk Devrimi ile 1923 burjuva devrimi arasındaki temel farka dikkat çekmekte yarar olduğunu düşünüyorum.
1908’in arkasında Osmanlı’nın cılız olarak adlandırabileceğimiz bir burjuva kesiminin olduğu su götürmez bir gerçektir. Bilindiği gibi Osmanlı’daki sermaye gücü gayri müslüm tebaanın elindedir ve Jön Türk hareketi Gayri Müslüm sermaye içerisindede bir hayli örgütlüdür. Osmanlı burjuvası olan bu gayri müslüm tebaanın 1908 devrimine somut anlamda ve birçok alanda destek verdiğini söyleyebiliriz. İşte tamda bu noktada 1923 devriminin, 1908 Jön Türk devriminin devamı olduğunu söylemek hiçde yanlış olmaz. Ne varki bu devrimlerin özünde, halktan bağımsız olması ve her birinin somut anlamda toplumun desteğini alarak gerçekleşmediği ortadadır. Tepeden toplumu biçimlendirme projeleri olan bu adına devrim dediğimiz olguların, bir anlamda toplumla olan bağlarındada sorunları vardır. Kısmen batılı bir eğitim almış ve Osmanlı içerisinde bürokratik gücü ele geçirmiş olan devrimin önderlik güçleri, her dönemde toplumu tepeden inmeci ve otoriter bir tarzda biçimlendirebileceklerini düşünmüşlerdir. Buradan hareketle 1923 devrimini halk kitlelerinin katılmadığı, tepeden inmeci bir burjuva devrim olarak nitelemek hiçde tuhaf olmayan bir durumdur.
Şüphesizki tepeden inmeci devrimlerin en ciddi özelliklerinden birisi, klasik anlamda demokratik burjuva devrimlerinden farklı olarak, geniş halk yığınlarının ve toplumun farklı renklerinin taleplerine kapalı olmasıdır. Kaldıki, geniş halk yığınları ve toplumun farklı renklerinin taleplerine kapalı olmak şöyle dursun, aynı zamanda toplumun tüm sosyal katmanlarını dışlayarak, baskı altında tutarak, tepeden bir takım zorunlu dönüşümleri gerçekleştirmeye çalışmalarıdır. Bu yöntemle, kapitalist gelişmenin önünü açma çabasına girişirler.
1923 devrimi sonrasında en önemli sorunlardan birisi “Toprak Reformu” iken, devrim geniş halk yığınlarının bu talebini görmezden gelmiştir. Zira Milli Mücadelenin dayanmış olduğu tabanın en kallavi kesimini toprak ağaları oluşturuyordu. Ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucu kadroları bu somut talebe kulaklarını tıkayıp, halkın bu talebini görmezden gelmişlerdir.
24 Temmuz 1923 tarihi Türk toplumu açısından önemli bir miladdır. Zira bu tarihte Lozan Antlaşması imzalanmış ve bir anlamda kurulacak olan yeni devletin önü açılmıştır. Bu dönemde Osmanlıdan kalan borçlarında yeni kurulacak devlet tarafında ödenmesi karara bağlanmıştır. Osmanlı’dan kalan borçların 1954 yılında bittiği söylenir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti hemen ertesi yılda hilafeti kaldırmak sureti ile Osmanlı Hanedanını ülke dışına çıkarır. Bundan sonraki süreç kapitalist gelişmenin önünü açmak için çeşitli girişimlerin başladığı dönem olur. En nihayetinde hedef, devlet eli ile oluşturulacak bir milli burjuvazidir. Aynı zamanda milli burjuvazi oluşturmak ve kapitalist gelişmeye temel döşemek amacı ile İş Bankası kurulur.
Kemalist devrimin en önemli özelliklerinden biriside, toplumun farklı renklerini yok saymak sureti ile sınıfsız, imtiyazsız, tek renk halinde olan bir toplumun var olduğunu kabul etmektir. Salt bu nedenden ötürü, tek partili bir parlemento uzun yıllar ülke yönetimine sirayet etmiş ve egemenliği kayıtsız ve şartsız olarak elinde bulundurmuştur. Zira Mustafa Kemal, siyasal partilerin belli bir sınıfın çıkarını temsil ettiğini düşünüyordu ve ülkede sınıfsız ve imtiyazsız bir toplumun var olması nedeni ile diğer siyasal partilerin var olmasına gerek olmadığı kanısını ileri sürüyordu. Ne varki kuruluş süreci sonrasındaki post kavgalarında, Mustafa Kemal’in muhaliflerini yok etmek üzere kurdurttuğu kimi partiler olmuştur ve 1924 yılında kurulup hepi topu yedi ay varlığını sürdüren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bunlardan ilkidir. Parti içerisinde bulunanların Mustafa Kemal tarafından nasıl dışlandığı ortadadır ve hemen ardından İllegal düzeyde faaliyet gösteren TKP’lilere yönelik baskılarıda bu dönemde başlar. Şevket Süreyya Aydemir, Hikmet Kıvılcımlı, Nazım Hikmet, Şefik Hüsnü gibi TKP’liler tamda bu dönemde tutuklanmışlardır.
Sonuç olarak;
1919-1923 yılları arasında yaşananlar, halk ayaklanmasına istinaden ortaya çıkmış bir devrim değildir. Aksine, Kemalist önderlik ekseninde gelişip, tepeden inmeci bir biçimde toplumu şekillendirme çabasına girişilen bir burjuva devrimidir. Eski devlet aygıtını parçalayıp yok etmekten ziyade, eski devlet aygıtını alıp cumhuriyetin sosuna bulayarak dahada yetkin hale getirmiştir.
Buradan hareketle, şayet Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir burjuva devrimi üzerine inşa edilmiş olsaydı, bu gün yaşamış olduğumuz sorunların hemen hiç birini yaşamıyor olurduk. Ne ortada bir Kürt Sorunu var olurdu, ne nüfus coğrafyasında bu denli ciddi bir alt üst olma hali yaşanırdı, neden insanlar bu denli bir birine düşman kesilirdi.
Ne zamanki toplum demokratik talepler doğrultusunda devlete başkaldırı hareketleri başlatmış, cumhuriyet tarihi boyunca hep başı ezilmiştir. 1960, 1971, 1980 darbeleri en somut örneklerdir. Hepside toplumu tepeden biçimlendirme projeleridir ve toplumda derin yaralar açmıştır.