- Kategori
- Siyaset
Dersim Katliamından Mustafa Kemal sorumlu olsa neyime, sorumlu olmasa neyime

Dersim Katliamından Kalan Bir Fotoğraf
Bakırköy sahilinde yürüdüğüm bir Temmuz gününde Sivas/Madımak katliamını duymuştum. Çok değil, daha birkaç hafta önce Hasret Gültekin’i Şirinevler’de bulunan bir müzik evinde, ayaküstü bağlama çaldığı sırada dinlemiştim. Yine aynı günlerde Harbiye Açıkhava’da Arif Sağ konserini izlemeye gitmiştik. Sıcak bir İstanbul akşamında Arif Sağ, dinleyenlerini kendisine bir kez daha hayran bırakmıştı. Ve aradan daha on gün bile geçmeden Sivas/Madımak faciası yaşandı. İşte o günün akşamında Bakırköy’ün sahilinde hüzünle dolaşıyordum. Birkaç arkadaşımla birlikte bira alıp, dalga kıranların üzerine tüneyip, öylece gökyüzüne bakar olduk. Gökyüzünde parlayan bir ay, şavkı Marmara denizinin üzerinde… Ve biz birkaç hüzünlü şiir eşliğinde biralarımızdan yudum alıyorduk o Temmuz akşamında.
Ve işte o Temmuz akşamında ne olduysa oldu. Onlarca insan Sivas’ta, bütün bir devletin gözetiminde yakıldı. Bütün yetkililer sus pus olup, cayır cayır yanan insanları seyretti.
Bu ülke tarihine düşen kara bir leke oldu Sivas/Madımak katliamı. Bir utanç abidesi olarak zihnimize kazındı…
Çocukluk günlerimin karlı günlerinden birisiydi… Dışarıda usul usul, lapa lapa yağan karın yağışını izliyordum cam kenarında. Ve radyoyu can kulağıyla dinleyen annemin gözlerinden akan yaşlara dikkat kesiliyordum ara ara… Ne olduğunu anlamıyordum pek tabii ki… Akşam ev ahalisi toplandığında yapılan konuşmalardan anladığım, Maraş’ta alevi insanların öldürüldüğü yönündeydi. Yıl 1978... Aralık ayı.
Kaç insanın öldürüldüğü hala belirsizdir Maraş’ta.
Ya Sivas!
Aynı yıllar Sivas’ta, Çorum’da, Malatya’da aleviler üzerinde katliam denemeleri yapılmıştı. Biz henüz çocuktuk ama az çok bu ülkede kimlerin üzerinde, ne türden denemeler yapıldığını anlayabiliyorduk.
Yıllar geçtikçe az çok yakın tarihimize ilişkin olan bitenlere ilgi duymaya başladığımızda, manzaranın hiç de bizim gördüğümüz bir halinin olmadığını, alevilerin, sıkı sıkıya bağlı oldukları o cumhuriyet tarafından ne hallere düşürüldüğünü anlamaya başladık. Alevilere karşı cumhuriyet rejiminin yaptığı en feci katliam 1937-38’de Dersim’de yaşandı. Binlerce insan çoluk çocuk demeden öldürüldü Dersim’de.
Rahmetli annem anlatırdı Dersim’de yaşanan olaylara ilişkin anılarını.
Köyümüzün üzerinden uçaklar geçermiş. Dedem uçaklara için için bakıp, bir duvarın dibine çöküp ağlarmış. Sorarlarmış dedeme neden ağladığını. Dedem “O geçen uçaklar Dersim’i bombalamaya gidiyor. İnsanlarımızı öldürüyorlar.” Dermiş. Dedem ve en büyük dayım o yıllarda Dersimlilere yardım götürmeye çalışırmış eşek sırtında. Gizli yollardan yiyecek taşırlarmış. Bir şikâyet sonrası tutuklanmışlar. Dedem ve dayımın günlerce işkence gördüklerini söylerdi annem.
Annem ne zaman Dersim konusu açılsa üzüntüsünden kahrolur ve gözleri dolardı. Sıkı bir Atatürkçü ve Cumhuriyetçi olan annem, Celal Bayar ve Fevzi Çakmak’a lanet okurdu. Dersim katliamından ötürü Celal Bayar’ı ve Fevzi Çakmak’I bir numaralı sorumlu olarak görüyordu. Ben ise yeni yeni bilgilenmeye başladığım dönemlerde Dersim katliamının direkt olarak devletin kendine özgü ideolojisi gereği, aykırı olan toplulukları hizaya getirme çabası olarak değerlendiriyordum. Zira Cumhuriyet rejiminin tek tipleştirme politikasının muhataplarından birisi de alevilerdi. Misak-ı Milli sınırları içerisinde yaşayan bütün etnik toplulukları Türkleştirmek ve aynı sınırlar içerisinde var olan diğer mezhepleri de sünnileştirmek Cumhuriyet rejiminin en belirgin özelliğiydi. Durumu böyle ifade ettiğimde annemden tepki alırdım. Tabuları bir anlamda yıkılıyordu. Çünkü aleviler için cumhuriyet gerçekten de önemliydi. Dersim sonrasında alevilerin bir anlamda hizaya geldiğini, aleviler içerisinde biraz olsun Dersimlilerin getirilen hizanın dışında kaldıklarını söyleyebiliriz. Hatta öyle ki “İki Dersimli bir araya gelince hemen örgüt kurmak faaliyetine girerler” yönündeki mizahi yaklaşımda da böyle bir gerçek payı vardır.
Şöyle gerilere gittiğimizde Cumhuriyet ideolojisinin hayata geçmesiyle birlikte Sünni İslamın ve Türklüğün dışında kalmış olan diğer toplulukların nasıl acılar çektiğini görüyoruz. Cumhuriyet sonrasında yaşanan mübadele trajedisi, 1942 yılındaki Varlık vergisiyle gayrimüslim azınlığın mülksüzleştirilmesi, 6-7 Eylül olayları sonrasında gayrimüslimlerin ülkeyi kaçarcasına terketmeleri ve mallarını haraç mezat satmaları… Peki ya solculara, sosyalistlere yapılanlar! Nazım Hikmet’in, Şefik Hüsnü’nün, Hikmet Kıvılcımlı’nın, Kemal Tahir’in, Orhan Kemal’in, Sebahattin Ali’nin başına gelenler… Dönemin sosyalist gazetesi olan Tan’a yapılan baskın ve Zekeriya Sertel ile eşi Sabiha Sertel’e yönelik linç girişiminin anlamı… Tan gazetesi baskını sonrasında Aziz Nesin’in yazdıkları…
Sonuç mu?
Daha önce de yazmıştım, “Cumhuriyet Sen Bizim Canımızı Ne Çok Yaktın” diye.
Şimdilerde “Dersim Katliamında Mustafa Kemal’in bilgisi var mı?” diye tartışıyorlar. Doğrusunu isterseniz Dersim Katliamında Mustafa Kemal’in haberi var mış, yok muş hiç umurumda bile değil. Bu cumhuriyet bizim anamızı ağlattı mı, ağlatmadı mı? Mesele budur.