- Kategori
- Güncel
Destanların yazıldığı yer...

(TABYALAR…)
Tarih, eğer akılda tutulabilmişse ve ibret alınmışsa değerlidir. Bir başka deme ile unutulmayan, akılda tutulan ve ders alınan, gelecek ona göre şekillendirilen tarih bilgisi, bilgilerin en değerlisidir.
Tarih kitaplarının satırlarını oluşturan cümlelerin, cümleleri oluşturan kelimelerin ve kelimeleri de oluşturulan harflerin yan yana getirilmesi, hiç kuşkusuz bir bedeldir. Belki de ödenen bedellerin en ağırları, tarih kitaplarının içeriğini oluşturmak için ödenmiştir.
Bana göre “Tarih” bilgisine sahip olmak, deneyimlerinden yararlanmak, gelecekte ödenecek bedellerin azalmasına neden olur. Bunun içindir ki tarih, bir milletin olmazsa olmazları arasındadır.
Elbette ki “Tarih” dünyadan olan biten her şey için vardır…
***
Erzurum Kongresinin yapıldığı “Tarihi” değil ama tarihi yansıtan “Temsili” salonundan karmakarışık duygularla çıktıktan sonra, bu kez daha da eski bir tarihin içine doğru yol almaya başladım…
Bu kez gittiğim tarih kesiti, Osmanlı İmparatorluğunun son günlerini yansıtması açısından önemli idi.
Erzurum’un merkezi, Plandöken dağına yaslanan ve etrafı ay gibi yükselen bir ovanın içindedir. Kalesi, eski yerleşim yerinin ortasında olmasına rağmen, etrafındaki yükseltiler nedeniyle çevre hâkimiyeti yoktur.
Rus istilasına karşı önlem olarak şehrin kuzey doğu yükseltisine yapılan ve adına da “Aziziye” ve “Mecidiye” Tabyası denilen ve Erzurum’a her yönden yapılacak saldırılara karşı bir bakıma gözcü noktası, zaman içinde de en kanlı savunmaların yapıldığı, aralarında yaklaşık bir kilometre mesafe bulunan iki ayrı yerdir.
İşte bu tabyalar, 22 Aralık 1914 yılında Enver Paşa tarafından kış ayında Sarıkamış’a Rus askerleri üzerine saldırının başlatıldığı yerdir. Ve ne acıdır ki, 90 bin askerin tek bir kurşun dahi atmadan Allahuekber dağlarında donarak şehit oldukları “Sarıkamış Felaketi”nin komuta merkezidir.
Yapının bir bölümü torak üstünde olmasına rağmen, esas bölümleri toprak altında, dışarıdan fark edilmeyecek biçimde yapılmış. Ana yapının duvar kalınlıkları ise yaklaşın 130 ila 150 santim arasında. Hayvanların muhafaza edildiği yer ise, daha aşağıda. Onların sıcaklığı ile ısıtılan yerler.
Yine korunaklar arasında kar kuyuları…
Duvarlarda, öne doğru daralan ama askerin rahatlıkla silahını kullanabilmesine olanak veren mazgal delikleri…
Yapının büyük bir bölümünü gezerken “Sanırım şuradaki ayak izleri Enver Paşa’nın ayak izleri” diye düşündüm…
Aziziye Tabyası’nın içindeki anıt bölümünün arkasında 1877 – 1978 yıllarında yapılan Rus Harbinde gencecik kız iken Ruslarla savaşa katılan Nene Hatun’un mezarı var.
Aziziye tabyasından Mecidiye tabyasına giderken, tam orta yerde bu kez “Kara Fatma”nın heykelini görüyoruz.
Kara Fatma namı ile bilinen bu savaşçı kadın hakkındaki anlatılan öykü ise, bir başka duygular yaratıyor insanın içinde…
Hikâye kısaca şöyle…
Aziziye tabyasına saldıran Rus askerleri, bir türlü burayı ele geçiremezler. Ancak bir “Hile” gerekmektedir. Onu da yaparlar. İçeriden bir askere gece silah sıktırırlar. Baskın olduğunu sanan içerideki askerler, gece karanlığında birbirlerine ateş ederler. Sabaha kadar askerin büyük bir çoğunluğu şehit olur ve tabya, Rus’ların eline geçer. Kara Fatma, sabah Tabya’nın elden gittiğini görünce Erzurum içine gider ve oradan topladığı kadın erkek kim varsa, hepsi ile tekrar saldırıya geçer. Oluk gibi kanın aktığı bu çarpışma sonunda Kara Fatma, tekrar aziziye tabyasını geri alır…
İşte o “Kara Fatma”nın anıtı, Aziziye ve Mecidiye tabyalarının tam ortasında bulunuyor…
Vatanını, kanının son damlasına kadar savunma konusunda cesur ve deneyimli olan Türk Milletinin bu özelliğini, birilerine bildirmek ve öğretmek gerekir sanırım bu günlerde…
İşte bu duygularımı, onların “Öğrenmeleri” için bu yazı ile ortaya koyuyorum.
07 EYLÜL 2007