- Kategori
- Gündelik Yaşam
Devamı olan öyküler: Adalet, gereklilik bağlamı.

1920 lerin konaklar ve saraylar semti Nişantaşı bugün de kentin en hassas en narin bölgesi
Nişantaşı'nın şehre kattığı çok şey vardı. Burası önemli ve küçük hacimli olmanın avantajına sahipti. Burada istediğiniz gibi at koşturamazdınız. Küçük hacim, kendini daha etkili koruma alanı yaratmak demektir. Daha pahalı ve ulaşılmaz, bozulma şansı ve ihtimali daha uzak demektir. Bu bölgede batılı bir şehir görünümü ve yaşam tarzı eski yapılarıyla zengin geçmişini saklamakta da oldukça sıkı davranmıştır. Beyoğlu’nun uğradığı kadersizlik, varoş saldırısı buralarda tutunacak alan yokluğu nedeniyle hasar verememiştir. En azından şu ana kadar.
Dünyanın gözde markalarının birer birer mağazalarını açtıkları semt, yaz-kış yerli yabancı alışverişçilerin akınına uğramaktadır. Bu caddelerde dolaşan insanların kimi zaman bir kahve içmek, kimi zaman da lezzetli bir şeyler yemek için mola verdiklerinde gidecekleri hoş mekanlar da yine bu cadde üzerindedir.
Bütün gün sıkılmadan vakit geçirilebilecek mekanlarıyla bu semt, modern yaşamın kalesi olarak kalacak hissi veriyor. Birbiri ardına açılan mağaza ve dükkanlar, diğer semtlerde olduğu gibi semtin yapısını bozmamış gösterilen mimari özenle semte her biri ayrı birer güzellik katmıştır.
Nişantaşı, ait olduğu şehre en önemli katkısını bu değişimlerini moda ve trendler içinde kalarak veriyor. 1920 lerin konaklar ve saraylar semti Nişantaşı bugün de kentin en hassas en narin bölgesi olarak göze çarpıyor.
Abdi İpekçi Caddesi ile Maçka Caddesini birbirine bağlayan bronz sokak, Nişantaşı yaşamının köşe taşlarından biri sayılır. Diğer yanda Askeri müze, yukarı tarafta ise Rumeli caddesinin sonu Osmanbey yer alır. Paşalar ve konaklardan sonra Osmanbey gerçekten bugünde Nişantaşı büyüsünün yanında bey gibi kalmaktadır.
Bronz sokağın eski denebilecek binalarından birinde yer alan, çok geniş dairelerinin birinin penceresinden boğazı olağanüstü görüntüsü ile seyretmek mümkündür. Suzan’ın atölye olarak kullandığı teras geniş camlarıyla gece ve gündüz İstanbul’un en güzel manzarasına sahip yüzlerce yerinden birini olarak sayılabilir.
Özenle döşenmiş daire klasik tarza yakın ama aynı zamanda rahat ve modern tasarımlara Barok desenli duvar kağıtları, şatafatlı olmayan avizeler, antika masalara ultra modern sandalyeler eşlik ediyor. Kullanım rahatlığı düşünülmüş salondan odalara kadar mini kütüphane ve okuma mekanları göze çarpıyor.
Tatar bir aile kökeninden gelen Suzan üniversitede sosyoloji okudu. Meşhur ressamlardan aldığı resim dersleri ona bu dünyanın literatürü ve dili konusunda da çok yardımcı oldu. Yumuşak, kapsayıcı kişiliği ve bilgisi onu bu camianın aranan kişilerinden biri haline getirdi. Canlı hareketleri, sıcaklığı, sağlam ve sakin görünüşü ile daima saygı duyulan bir kadın oldu.
Suzan, hayatını çok özel ve ince oya dokunuşu gibi yaşayanlara hayranlıkla bakmıştı. Onların yanında olmak, düşüncelerini paylaşmak, ona büyük şevk ve heyecan verir. Bazı karma sergilere katılmakla birlikte kişisel bir sergi açmamakta direndi. Bu konuda kendinde gördüğü şeyleri kimselerle de paylaşmamakta ısrarlıydı. Ona gelen yardım tekliflerini hep reddedecektir.
Böyle bir yardımı kabul onun için yerin dibine geçmek gibidir. Yaşamını geçirdiği Nişantaşı ve İstanbul onun hatıralarının en önemli sahneleri oldular. Maçka İlköğretim Okulu, Nişantaşı kız lisesi onun buradaki hatıralarının en önemli mekanları olarak sayılabilir.
Suzan iyi bir sanat anlayışı, ince bir zevk ve orjinalliklerle dolu bir geçmişle kendi yarattığı bir dünyada ve çevrede yaşıyordu. Yaşadıklarına karşı, çevresindekilere tüm sempatisiyle minnet duyar ve onların en itinalı ve şefkatli arkadaşı olurdu. Bronz sokaktaki dairede telefon çaldığında vakit gece yarısına yaklaşmıştı. Gün, bütün ağırlığı ile biterken ağırlığını geceye devretmiş, Kalabalık yerini tenhalığa, bir arada yaşanan her şey de yalnızlığa çark etmişti. Nefes bile almak imkansızdı sanki.
Telefondaki ses, kendisinden emin bir tavırla acınızı anlıyorum, “Suzan Hanım” demişti. “Bütün kalbimizle acınızı paylaşıyoruz”. Kısa bir şaşkınlık sonrası kendini toparlayarak; “Pardon, kiminle görüşüyorum” diyebilmişti, Suzan. “Sizi böyle bir günde ve saatte rahatsız etmek istemem ama mutlaka konuşmamız gerektiğini düşünüyoruz” dedi telefondaki ses. “Artık sizinle ortak hale gelmiş çok önemli bir konumuz var”. Ne olabilir ki diye geçirdi içinden Suzan ama belli etmedi. Karşı tarafın açıklamasına fırsat vermek için.
“Ben, gönüllü oluşturulmuş bir grup adına sizi aramakla görevliyim” dedi, telefondaki ses. “İsmim Yakup. Dilediğiniz her an, konuşmamızı sonlandırma hakkınız olduğunu özellikle belirtiyorum.” Kafası zaten karışıktı, şimdi iyice karışmıştı. Dinlemeye karar verdi. “Buyurun sizi dinliyorum, yalnız lütfen kısa olsun zor bir gün geçirdim” dedi, Suzan.
“Bunu biliyoruz, bütün gün bir temsilcimiz mahkemeyi izledi zaten” dedi, telefondaki ses. Ona Yakup demek içinden gelmiyor, hala telefondaki ses olarak tanımlıyordu. “Dayanma gücünüz konusunda kutluyoruz sizi” Suzan Hanım. “Allah kimsenin başına böyle bir acıyı vermesin” Peki siz kimsiniz? dedi Suzan, biraz daha kararlı bir sesle.
“Şu anın gerektirdiği kadar açık konuşacağım. Konuşmamdan sonra ikna olursanız sizinle yarın buluşarak daha geniş bilgi vermeyi umuyorum, ben gönüllü bir birliğin üyesiyim” dedi ses, sesini sanki alçaltmak istermiş gibi. İş burada daha da karışıyordu, onun böyle bir birlikle ne işi olabilirdi ki? “Amacımız, adaletin dağıtılmasının takipçisi olmak” diye devam etti, “biliyorsunuz bu yüzyılda her şey o kadar hızla ilerliyor ki” dedi Yakup, “hukuk bazı problemleri çözmekte yetersiz kalıyor.”
“Ne demek istiyorsunuz? Daha açık konuşun lütfen?” Diyebildi Suzan. ”Sizi anlıyorum” dedi sesini biraz daha alçaltarak “Bana da ilk anlatıldığında karışık gelmiş, aklım almamıştı” dedi Yakup. Sonra anladım ki hukuk ve adalet gerçekten çok farklı kavramlarmış. Hukuk uygulanır, adalet dağıtılırmış.
“Sizi kendi düşüncelerimle sıkmak istemem” diyerek cümlesini toparladı Yakup. “Bugün mahkemede uygulanan hukuk, gerçekleşmeyen adalet üzerinde konuşmak istedik sizinle” dediği zaman Suzan biraz da endişeli ama merakla.
“Ne demek şimdi bu” dedi? “Siz, karar veren hakimin ve mahkemenin üstünde misiniz ki?” ”Hayır, ama gördüğünüz gibi suçlu bugün hukukun üzerine çıktı” dedi Yakup. “Şimdi kısa bir süre sonra tekrar topluma karışacak ve yeni kurbanlar peşinde koşacak.” Bunu yapmamasını sağlamaya çalışıyoruz diyen Yakup'a. ”Nasıl?” dedi, heyecanlanmıştı Suzan.
Aslında tam da bunu telefonda konuşmasak diyecektim dedi Yakup. “Sizi yarın ziyaret edebilir miyim? Dışarıda bir yerde de konuşabiliriz. Dilerseniz yanımda bir bayan arkadaşım da olabilir.” “Gerek yok” dedi Suzan. “Görüşebilirim”. O hayvanın karşılaşma olasılığı olan her şeyle ilgili her yerde olabilirim diyerek öfkesini belli etti Suzan. “Anlıyorum” dedi Yakup ve devam etti. “Yalnız bu konu sizinle bizim aramızda olmalı sadece, şimdilik başka bilen olmamalı.”
Suzan tereddüt etmeden evet dedi. Öfkesini rahatlatabilirdi belki duyacağı şeyler. Suzan bir gün sonrasının planlarını düşündü, saat on birde karar kıldılar. Yakup eve gelecekti. Başka zaman olsa bir yabancıyla böyle bir buluşmadan Suzan’ın ödü kopardı. Oysa şimdi, korkusu bile taş kesmişti.
Her şey, bir buçuk yıl önce aniden olup bitmiş, dünyalara sığdıramadığı kocası kendisini soymak isteyen birisi tarafından bıçaklanarak öldürülmüştü. Yakalanma, mahkeme bir buçuk yıl almış suçlu delil yetersizliğinden tam da telefonun geldiği gün çok az bir ceza ile deyim yerindeyse kurtulmuştu. Sanık, polis ifadesinde ayrıntılarla anlattığı her şeyi, hapishaneye girdikten sonra öğrendiği tekniklerle mahkemede reddetmiş ve bunda da başarılı olarak delil yetersizliğinden mahkeme ona hak ettiği cezayı verememişti. Üstelik suçlunun daha öncede defalarca benzer saldırı vakalarından karakola alındığı, hapse düştüğü olmuş ama ilk ölüm vakası Hamit’le gerçekleştiği anlaşılmıştı.
Dayanılması ne kadar güç bir acı tanrım diye geçirdi içinden. Beni daha başka bir şeyle sınayamaz mıydın? Onsuz her gün, büyük bir boşluk gibiydi. Çocukları Su, üçbuçuk yaşına basmıştı. Su o öldüğünde ikisinde minicik bir kız çocuğuydu.
Suzan, dindar sayılmazdı ama inançlıydı. Evrenleri yaratan büyük tanrıya gönülden bağlı olduğunu hisseder, dualarını hep ona yönlendirirdi.
Bu olaya hiçbir seviyede anlam verememişti zaten. İsyan duygularından kabule kadar bütün duygular sırasıyla aklından geçmişti. Su, her şeyin durmasında kendini toparlamasında ona yardımcı olan tek şeydi. Kızının odasına giderek uyuyan kızının başında onu seyretti sonra eğilip usulcacık öptü. Salona geçtiğinde saatin gece yarısını çoktan geçmiş olduğunu gördü. Büfeye doğru gitti kendine bir kadeh konyak koydu. Kocasının ölümünden sonra arada bir dayanamadığında bir kadeh konyak içer olmuştu. Hamit, böyle zamanlarda viski, masada ise rakı içerdi. Bütün bedeni aklı, duyguları onu öylesine özlemişti ki acı artık yerini derin bir kabul ve sessizliğe bırakmıştı. Her şey bir masala dönüşmüştü sanki, bazen o güzellikleri yaşayıp yaşamadığından bile emin olamıyordu. Allahtan Su vardı. Yoksa bu acıya nasıl dayanırdı? Koltukta uyandığında saatin dört buçuk olduğunu gördü. Yatak odasına geçti, birazda orada uyumaya çalışacaktı. Yakup’ta neyin nesiydi bakalım diye düşündü.
Emine’nin gelişiyle uyandı. Emine, ev işlerini kolaylaştırması için işe alınmış bir yardımcıydı. Eskiden haftada iki gün yardımcı gelirdi eve sadece. Emine, çocuk pedagojisi üzerine eğitim almış, sessiz genç denebilecek yaşta bir kızdı. Bugün on birde bir misafirimiz var dedi Emine’ye ama sonradan pişman olmuştu. Telefondaki ses ona bu konunun ikisinin arasında kalması gerektiğini söylememiş miydi? Olsun canım dedi, konuyu anlatmadım ya! Emine nerden bilecek dedi ve rahatladı.
Su yine büyük bir neşe içinde kahvaltısını yaparken, Suzan’da ona uydu. Hamit’in ölümü olmasa her şey bir an eskisi gibi olmuştu. Saat on bire beş kala kapı çaldığında ben açarım dedi Emine’ye Suzan. “Sen Su’yu odasına götür. İkramları da kendim yapmak istiyorum. Ben istemedikçe sen de Su’nun odasında kal” diye de tembih etti. “Peki” dedi Su’yu odasına götürürken Emine.
Kapıda çok sade ama düzgün giyimli orta yaşlı bir adam ona bakarak sevimli bir tebessümle, “Suzan Hanım olmalısınız” dedi. “Ben de Yakup”. “Memnun oldum” dedi Suzan uzatılan eli sıkarken. El, güvenli bir biçimde sıkmıştı elini. “Buyurun içeri geçelim” dedi Suzan, sakin bir ses tonuyla. Salona geçtiler, Yakup elindeki çantayı kanepenin yanına bırakarak oturdu. “Sizi rahatsız etmedim umarım”. Suzan, bahsettiğiniz konuyu merak ediyorum bu nedenle rahatım dedi.
- Ne içersiniz, çay veya kahve.
- Mümkünse sade bir kahve.
- Sizi biraz yalnız bırakacağım.
Müsadenizle diyerek mutfağa geçti Suzan. Hiç düşünmeden merak dolu bir hızla kahveleri yaparak salona geri geldi. Kendisine de sıkı bir kahve doldurmayı ihmal etmemişti.
- Zamanınızı almayacağım. Sizden bir konuda onay vermenizi istiyorum.
- Ne konuda? Dedi biraz şaşkınlıkla Suzan.
- Telefonda bahsetmiştim size. Kocanızın katili, hukuğun açık noktalarından yararlanarak çok az bir cezayla kurtuldu. Kocanız çalışkan, herkes tarafından ve üyemiz olan bazı arkadaşlarımızca da çok sevilen bir kişiydi diye devam etti. Onun kaybı herkesi derinden üzdü. Oysa katil şimdi kısa süre içinde yine sokaklara dönecek. Sizin onay vermeniz durumunda grubumuza bağlı özel bir grup ona hapishanede onun için kararlaştırdığımız cezayı uygulayarak adaleti yerine getirecek.
Suzan’ın merakı şaşkınlığa dönmüştü.
- Benim onayım mı? Diyebildi.
- Evet dedi Yakup ve devam etti.
- Böyle davalarda en yakını olan kişinin onayını alıyoruz. Siz onay vermezseniz, yeni bir karar almamız gerekecek. dedi Yakup.
- Ama bu hukuğa aykırı diyebildi Suzan. Sizin arkadaşlarınız onu hapishanede öldürecek mi yani?
- Siz onaylarsanız evet diye kesin bir cevap verdi Yakup.
Tanrım, bu kadar kısa sürede ne çok sınıyorsun beni diye içinden geçirdi Suzan. ”Sizi anlıyorum” dedi Yakup biten kahve fincanını masaya koyarken.
- Yeni yüzyılda devletin dayandığı hukuk temelinin adalet dağıtma esasına doğru kayacağını söyledi Yakup. Artık hukuk devletinden, adalet devletine geçmek gerekiyor.
- Bu ne anlama geliyor?.
- Tıpkı sizin durumunuzda olduğu gibi hukuk kuralları nedeniyle suçlu bulunamayan ama toplum vicdanında suçlu olduğu konusunda kesin kanaat getirilenlere karşı adaletin temsilcisi, akil topluluklarca kararlaştırılan kararların uygulanabileceği yeni bir dönem başlıyor dedi Yakup.
- Bu başka birçok alana da yansıyacak yeni yüzyılda. Hukuk, adaletin içinde çok küçük bir parça olarak kaldı, yirminci yüzyıl boyunca devletler bu küçücük hukuk parçasına dayandırılarak yönetildi, bütün büyük problemler bu küçücük parçaya uyarlandı. Oysa yeni yüzyılda adalet, içinde hukuğunda yer aldığı çok daha geniş ve akil bir tabana dayanarak dağıtılacak. Hukuğa aykırı olan bir şey adalete uygunsa sorun çözülebilecek.
- “Kafam karıştı şimdi. Siz şimdi bu süslü lafların ardından benim, bir ölümü onaylamamı mı istiyorsunuz?
- Evet, adaletin yerine gelmesini ancak siz sağlayabilirsiniz.
- Bu yükü neden tümüyle bana veriyorsunuz peki? Sizin topluluğunuz buna karar vermiş bile.
- Evet, bütün özel araştırmalarımız, hapishanede topladığımız özel bilgiler katilin ilgili kişi olduğunu gösteriyor. Buna rağmen bu durum kişisel olarak bire bir sizi ilgilendirdiği için sizin onayınız olmadan bu cezayı gerçekleştirmiyoruz.
Tanrım, bir rüyada olmalıyım diye geçirdi içinden Suzan. “Size konuyla ilgili yaptığımız bütün araştırma ve sonuçlar için ayrıntılı bir bilgilendirme yapabiliriz” dedi çantasını alıp ayağa kalkarken Yakup. Sizi birkaç gün içinde tekrar arayacağım ama siz daha erken beni aramak isterseniz buyurun kartımı dedi Yakup. “Son bir ricam olacak” dedi. “Anlaştığımız gibi bu konu, sizinle bizim aramızda kalacak. Kararınız ne olursa olsun, istemediğiniz sürece sizinle bir daha irtibat kurulmayacak”.
Sadece gülümsedi Suzan. Elini sıktı. Belirsizliklere eklenen yeni bir şey ona yeni bir deneyimin kapılarını mı açacaktı? Ürperdi. Sana şükürler olsun tanrım, adaletine güveniyorum diye geçirdi içinden. Kızının odasına giderken birkaç gün bu konuda hiç düşünmeyeceği sözünü verdi kendine. Ne büyük bir sınavdan geçiyordu, bildiği şimdilik sadece buydu.