- Kategori
- Psikoloji
Dikkat güruh var!

Kocaman, koskocaman akortsuz bir beşer topluluğunun içinde yaşıyoruz. Sokaklar onlarla dolu, evler, parklar, okullar, şehirler, ülkeler… Hal böyle olunca her gün içine uyandığımız sanki başka bir alternatifi yokmuşcasına bize ‘yutturulmaya’ çalışılan bu dünyada insanın ayağının, güruh* sınırları ile çizilmiş herhangi bir alana bir şekilde takılı kalması olasılığı çok yüksektir! Her gün böyle bir dünyaya uyanıyoruz. Dikkat!
İnsanların birbirlerini, doğayı, doğadaki tüm canlıları, gökyüzünü, yeryüzünü anlama ve bilme isteği, ona saygısızca hükmetme ve kullanma edepsizliği ile yer değiştirmiş durumda. İnsanı saygı, sevgi, anlayış, hoşgörü ve empati kurma yetisinden kopartarak edep dışı sınırlara fırlatan her türlü düşmanlığın uç noktalarından bahsetmiyoruz bile. Yapıcı olmayan ve yıkıcı olan etkilerden bahsediyoruz. İnsanı çoğaltan değil azaltan etkilerden bahsediyoruz. Yaşamın gözümüze değen, varlığımıza dokunan yanından yani günlük yaşamın psikojisinden ve aslında patolojisinden bahsediyoruz. Ve maalesef normalinden! Hal böyle olunca insan her gün gördüğü, yeniden ve yeniden gördüğü şeyi kanıksayabilir ve ‘normal’ olduğuna inanabilir. Bu tehlike her mevzu için her zaman vardı! İçimizdeki dünyayı yeteri kadar güçlendiremezsek eğer bu güruhun seline kapılıp gitme ve hayatımızın kayma olasılığı da her daim vardır!
Malum, temelinde kaygı, endişe, panik ve dolayısıyla dipte korku ile sarmaş dolaş olmuş zihin yapısıdır asıl büyük düşman. Düşmanı içinde yenmeye çalışanlardan değil, dışarda arayanlardan oluşur güruh kalabalıkları. Hal böyle olunca bu düşmanlığın esiri olmuş topluluklar ve onların oluşturduğu toplumlar bu güruh psikolojisi içinde, kendi değer yargılarına değil topluluğun kararlarına göre hareket ederler. Alaca düşmüştür gözlerine…
Bir rast ilahi bunu ne de güzel anlatmış;
‘Sevgi baht olmuş ezelden bize/Sizde bir türlü bizde bir türlü
Alaca düşmüş gördüğümüze/Sizde bir türlü bizde bir türlü
Ey oğul birdir kap değişse su/Varlık bir gölge benlik bir pusu
Ne diyeyim ki Rabbin duygusu/Siz de bir türlü bizde bir türlü’
İnsanların her ne ise o olduğu, o haliyle kabul gördüğü, birbirlerinin yaratımlarını desteklediği, geliştirdiği bir yapıya ve bu yapının insan kalbinde ve ruhunda uyandıracağı huzur, barış, esenlik ve dost duygulara her birimiz açız. Esas açlık da budur, ekmek açlığı, boğaz açlığı değil.
Sinsi bir şekilde 'örnek' teşkil eden her türlü durum, koşul, söylem, edim ve rol model hayatlar aslında yapıcı görünürken yıkıcıdır. Görüntü dünyasında yaşamanın sakıncalarının yanından teğet geçmek için içtekine bakmak, görüneni neyin koşullandırdığını, altında yatan nedenleri görebiliyor olmak şarttır. Aksi halde insan görünüşler dnizinde yitip gider. Sorunumuz bu gidişatı normal kabul etmekle ilgilidir. Ve gerçek amacımız önce hayatı kazanmak için çok çalışmak değil, kendimizi harcamadan ve harcatmadan ‘hayatı coşkulu bir şekilde yaşamak sanatı’nı arama, bulma ve geliştirme meselesine uyanmaktır.
Hayatı çalışıp kazanmanın insanın tüm zamanını ve aslında yaşamını ele geçirdiğini görmek hayati önem taşıyor. Bunu tatlı tatlı yedirmeye çalışan her türlü reklam zehirdir. İnsanın sorgulama ve açık bir zihinle kendi değerlendirmelerine değer verme ve onları uygulama becerisi vardır. Bu beceriyi ortaya çıkarmak istersek eğer sistemlerin öngördüğü gibi bir sınavdan diğerine koşarak yapamayız bunu. Ha sınavlara da girelim ama sınırların dışına da çıkalım. Her ne yapıyor isek, her nerede isek, rutinin dışına çıkalım. Ve bunu hep ama hep yapalım. Diğer türlü otoriteye boyun eğmek hep ve daimi içinde kalmak kalıba sokar adamı. Nasıl ve nerde olduğumuzu, neyin içinde yaşadığımızı görmek için dünyayı dolaşmalı, seyahat etmeli, kendi gözlerimizle görerek, hissederek karşılaştırmalı ve öznel deneyimlerin peşinde olmalı ve yaşam biçimimizi aramalıyız. Herkesin yaptığı gibi değil, kendi yaptığımız gibi. Ve gelelim en önemli meseleye. Beden bilgeliğinin ruhsal bilgelikle temasını sağlamak için mutlaka savaş sanatlarının herhangi bir dalında yetkinleşmeli, ruhumuzu kadim bilgilerin felsefelerinde doyurmalı, benliğimiz sanatın herhangi bir dalıyla muhakkak doldurmalıyız. Aksi takdirde boğaz tokluğu için çalışır, evden işe, işten ve gidersek hayatımız hem küçücük bir alanın içine hapsolur hem de aslında hiç yaşanmamış olur. Benliğimiz kaygı, endişe ve korku ile dolar, bedenimiz çöplerle... Ekmek kavgası tuzağına düşmeyelim! Bu hayati tuzaklardan biridir. Dikkat!
Keza üzerinde yaşadığımız topraklarda öyle pirler, öyle dervişler, öyle deyişler gelip geçmiştir ki istersek yol gösterebilirler. Yanlış yerler değil doğru örneklere bakalım. Açlığımıza ve susuzluğumuza çare olur, derdimize derman verirler. Doğru rehberler insanı sessiz bilgiye götürür. Sen kuru bilgi ile tıka basa dolmamışsan eğer bu sudan içebilirsin! Her daim orada duruyor, duymanı, görmeni, içmeni bekliyor. Onlar insanlığın varoluşsal tanıkları ve izleri karanlığa ışık tutuyor. El ele el Hakka demişler; Pir Sultan Abdallar, Hacı Bayram Veliler, Hacı Bektaş-i Veliler, Yunus Emreler, Karacaoğlanlar, Taptuk Emreler, Niyazi Mısriler, Aşık Veyseller… Biz onları bilir isek, okur isek, hisseder isek o kanalı canlı tutar, o yaşamsal bilginin de bize akmasını niyet edebiliriz, etmeliyiz de. Bilmek uygulamakla gelir. O edep erkân ki uygulamadadır, gösterişte değil, gösterişe gelmez. Okumak neye yarar diğer türlü. Yunus Pirimiz ne güzel söylemiş; ‘’İlim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır’’
Hey derviş olmak isteyen evlatlar! Eskide mi kaldınız yoksa hala var mısınız? Dervişin yaşı, devri olmaz, gezen bilir çok okuyan değil demişler, boşuna dememişler. İnsan dostlarla karşılaşıverir o zaman, kendi gibi olan insanlarla…Kalabalıklar içinde yalnız kalan içi ışık ile dolu pırıl pırıl insanlar aynı hataya düşmeyeniniz var mı? Sizi kimsenin anlamayacağını mı sanırsınız. İçinizdeki o güzel, o saf, dünyayı paylaşamayacağınızı mı sanırsınız? Biz her yerdeyiz. Birbirimizi aramalı ve bulmalıyız Niyazi Mısri ‘ öyle sanırdım ayrıyam, dost gayrıdır ben gayrıyam. Benden görüp işiteni bildim ki o dost imiş.’ Demiş, boşuna dememiş.
Bir gencin hayatını planlamadan önce bu mevzuların farkında olması ve hayatını nasıl yaşamak istediğini anlaması gerekir. Zira, yaşam kazanılacak ve planlanacak bir şey değil, o bir yaratımdır. Bir şeylerin saçma sapan tekrarı haline getirilmiş her şey; iş yaşamı, aile yaşamı, cinsel yaşam insanı bir gün gelir, tüketir…
Yaşam sorgulanmalıdır. Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez. Bir güruhun içinde yaşadığımızı bilmek ve kendi yolumuzu aramak zorundayız. Güruh psikolojisini iyi anlamak zorundayız. Sistemleri insan öğütmeye dayalıdır. Tek amaçları ve gayeleri budur. Köle yetiştirmek! Manevi yol için ise ‘yetişecek bir yer yoktur’.
Gaflet uykusunda yatar uyanmaz/Can gözü kapalı gafilan çoktur
Hak sözün dinlemez asla inanmaz/Kalbi çürük fesat cahilan çoktur
Bildiğinden şaşmaz nasihat almaz/Aslı münkir olan imlaya gelmez
Hakk’ını yitirmiş kendini bilmez/Nefsiyle oynaşan pehlivan çoktur
diyen rast ilahi gaflet uykusunu ne de güzel anlatmış. Bu uykudan kendimizi nasıl koruyacağız? Nasıl uyanacağız? Kendiniz olun, ne olursa olsun neye malolursa olsun. Otoritenin farkında olun. Sistemin sizi biçimlemesine izin vermeyin. Hiçbir yaşta ve hiçbir koşulda. Rahat olun, gevşeyin, saçınızı sakalınızı, elbisenizi başkalarının düzenlemesine belirlemesine izin vermeyin. Biçimlemeyi durduramadığınız yerde de ne olduğunuzu her daim hatırlayın ne olmadığınızı bilin. Kendinizi eğitin, kendinizi boşaltın ve kendinizi aşkla yeniden doldurun. Ehl-i aşk her insanın harcı değil demişler boşuna dememişler yine de bir deneyin. Denemeden vazgeçmeyin.
Ayrımların oyununa gelmeyelim. Düşmanlığa izin vermeyelim. Kavganın içinde olmayalım. Farklılıklar ayrı olduğumuz anlamına gelmez. Ki farklılıklar zenginliktir. Aynı olmamalıyız zaten. Kendi rengimizle, kendi sesimizle, kendi düşüncemizle ve kendi yaşam biçimimizle biz de diğer kardeşlerimiz içinde yerimizi almalıyız. İnsan olmanın akrabalığındayız hepimiz. Bir ağacın dallarıyız. Taraf yok. Biz varız. Ayrılığın olduğu yerde birlik yoktur. Farklılıkların kabul gördüğü yerde birlik vardır!
İnsanda kendi aydınlığını ararken, onu araştırırken ve onu gerçekleştirme büyük potansiyeli varken onu karanlık köşelere çekmek, emeğinin ve enerjisinin yönünü yüksek değil de aşağı işlere yöneltmek ayıptır, kusurdur ve en büyük günah da budur. Kavganın olduğu yerde muhabbet olmaz. İnsanın yüksek işlerde muazzam enerjisi açığa çıkabilecekken fitne, şerre mecali kalmaz.
‘Sevgi, muhabbet var iken fitne, şerre mecalim yok.
El ele tutmak var iken fitne, şerre mecalim yok’* diyen ilahide olduğu gibi…
Güruh, bunu bilerek değil, bilmeyerek yapıyor. Farkındalığı yok. Onun aydınlanmaya ilişkin bir arayışı zaten yok. Kendini durdurmuş ve dondurmuş zira. Senin için ise başka başka hayatlar var; ‘eğer kalbin dilerse rüzgar senin için bir şarkı söyler, ve yıldızlar kendi şiirini yazar. Eğer kalbin dilerse yaşamın dolu ve tamdır. Bu dünyanın güzelliği için hazır ol. Her şey mutluluk içinde şarkı söylüyor, akıyor ve dans ediyor. Sen de cesaret ve yiğitlikle sıradasın’**
*Muhayyer kürdi ilahi, M. Rasim mutlu
**Azize andrea güvenç/hüseyni ilahi