​ Dil ve şiddet / Felsefe / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ağustos '09

 
Kategori
Felsefe
 

Dil ve şiddet

Dil ve şiddet
 

Milliyet Foto Galeri


Bilindiği üzere şiddet, yalnızca insana özgü bir olgu değildir. Hayvanlar âleminde de şiddetin izlerine rastlamak mümkün. Ancak burada bilgi nesnesi edindiğimiz şiddet kavramının niteliği çok önemli. Doğada hüküm süren şiddetin itici gücü tamamen içgüdülerin dili iken, insana özgü şiddetin özünü kültürün dili şekillendiriyor. Ayrıca insanın insana uyguladığı şiddetin gücünü ve ivmesini de, örneğin töre cinayetlerinde olduğu gibi yine kültür belirliyor.

Bu metinde, şiddetin ne olduğuna değil de doğasının ve kaynağının ne olduğuna değineceğim ve şu soruyu yönelteceğim. “Şiddet insanın doğasında mı vardır, yoksa öğrenme sonucu elde edilmiş, alışkanlığa dönüşmüş bir davranış biçimi midir?”

Bu soruya vermemiz gereken cevabı kolaylaştıracak bir bilim insanından; gencecik yaşta ülkesini, Fransa’yı terk edip Güney Amerika’ya giden ve tamamen vahşi hayatın hüküm sürdüğü ormanlarda tarih öncesinden kalma yöntemlerle yaşayan kavimlerin arasına karışıp, sanki onlardan biriymişçesine bulunduğu ortama intibak eden Claude Levi-Strauss’tan söz etmek istiyorum.

Strauss, yıllar sonra ülkesine döndüğünde Antropolojiyi; ırkçı, kafatasçı şarlatanların elinden alıp gerçek bir bilim haline sokacaktır.

Entelektüel bilgi birikimi arasında Freud’un psikanaliz teorisi ve dilbilimi de bulunan Strauss, tamamen doğal bir laboratuarda, yani uygarlığın henüz ele geçiremediği vahşi ormanlarda, insanlığın bebeklik evresini incelerken, bu ilkel kabilelere hayranlık ve saygı duymaktan kendisini alamamış, hatta onlara ilkel diyenleri sert bir dille eleştirmiştir.

Strauss, birden fazla insanın olduğu her yerde; el, kol, göz, ses vs. gibi birtakım basit işaretlerle bile olsa derhal dilin ve dolaylılığın devreye gireceğini, bunun da ilkelliği bertaraf edeceğini savunmuş ve bizim ilkel dediğimiz bu insanları, basit yaşamları olan sade insanlar diye tanımlamıştır.

Çünkü çok basit bile olsa dil yüzünden insanın maruz kaldığı dolaylılık; insanı kutsala götüren yola, tıpkı domino taşları gibi döşenmiş olan diyalektik yapının tetikleyicisidir.

Peki, ama Strauss bunu neden yapmıştır; uygarlığın nimetlerini elinin tersiyle itip, ‘O’ insanların arasına neden karışmış, ömrünü bu işe neden adamıştır?

Ben, Strauss'un, insan zihninin henüz başlangıç aşamasında olan ‘O’ insanları bizden daha çok sevmeseydi, buna katlanamazdı diye düşünüyorum. Evet, Strauss, bizimkinin karmaşıklığı yanında yaşamları gayet sade olan ‘O’ insanların karşısında büyülenmişti adeta. Günümüz jargonuyla söyleyecek olursak ilkel ve vahşi kabilelerin arasında kendini daha rahat hissediyor, onların, bize nazaran daha masum, daha çocuksu, daha içten ve daha az art niyetli olduklarına inanıyordu. Çünkü önceden planlanmış şiddet, uygarlıkla birlikte gelişiyor, hatta kitlesel boyutlara tırmanıyordu.

Ancak insan, doğallığını yitirmek için doğan bir varlıktır. İşte bu yüzden, doğarken beraberinde getirdiği doğal dili, yani kendi doğasında var olan orijinal dili kültürün dayatması yüzünden mutlak bir şekilde yitirmek zorundadır. Bu, “insan” hayatındaki en büyük trajedidir.

Ne var ki, tıpkı kuşlar gibi, içgüdülerinin götürdüğü yere gitmekte direnen çocuk, sonunda pes edecek ve doğal dilini ardında bırakıp, suni bir dilin içine yerleşmek zorunda kalacaktır. Ancak bu süreç öyle sancılı bir süreçtir ki, en sonunda ruh ile dil aynı şeye dönüşür ve insanın içinde gerçekleşen bu çatışma, dış dünyaya şiddet olarak yansır.

Sonuç olarak rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: insanın ruhunda “biten” kötülük, çiftçinin tarlasında “biten” hasat gibidir; üstelik uygarlığın gelişmesiyle birlikte ürün de, artmaktadır.

Kaynakça: 1) Hüzünlü Dönenceler. Claude Levı-Strauss. Y.K.Y yay. 2) Uygarlık, Din ve Toplum. Freud. Öteki Yay.

 
Toplam blog
: 164
: 710
Kayıt tarihi
: 13.09.06
 
 

1956 yılında doğmuşum. Tanrı Bilimi Eğitimi aldım. 78 kuşağından olmanın verdiği şevkle olsa gerek;..