- Kategori
- Güncel
Doğal lezzete yes, doğala tezata; ona da "yes!"

Kadın ve çocuk
Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, kadın öğretmenlerin pek azının, müdür ve müdür yardımcılığı sınavlarına başvurmuş olmasına üzülmüş. Hayal kırıklığı yaşadığını söylemiş. Halbuki o, çok sayıda müracaat beklemekteymiş.
Doğrusu zamane insanının bu takıntısını anlayamıyorum. Hemen hepsi, her meslekteki kadın sayısının azlığından şikâyet ediyor. Siyasette, bürokraside, parlamentoda fazla bayanın olmaması onları rahatsız ediyor.
İnsanı/kadın, "Bir şey olmadan" yaşamaktan memnunsa, onu illâ da "bir şey olmaya" teşvik etmek neden bu kadar gereklidir bilmiyorum.
Niçin kadın sıradışı olmalı ve asla kabına sığmamalıdır? "İleri, daima ileri!" modunda kalmasının; tüm kamusal ve özel alanları işgal etme hırsıyla yanmasının; sürekli devinim halinde bulunmasının ne gibi bir getirisi olacaktır?
Farzedelim ki her şey bu kimselerin düşündüğü gibi oldu. Kadınlar tüm makamları işgal etti. Ne olur? Yerlerini kadınlara kaptırdıkları için, işsiz erkek sayısı bir miktar daha artmış olur.
Mutlaka çalışmak zorunda olan eğitimli ve eğitimsiz erkeklerin sokakları arşınladığı bir ülkede kadını, ısrarla iş hayatına davet etmek absürtlüktür. Esasen, çalışmak veya "bir şey olmak" isteyen kadınların önünde herhangi bir engel de yoktur. İşçisinden memuruna, yargısından üniversitesine kadar her sınıfta ve branşta hatırı sayılır miktarda kadın zaten çalışmaktadır.
Olay, kendi tabii mecraında akıp giderken böyle açıklamalara neden gerek duyulur bilmiyorum. Yoksa eleman sıkıntısı mı çekiyoruz? Bu sebeple mi kadınları çalışmaya ve yükselmeye çağırıyoruz? Sırtına aile sorumluluğu yüklediğimiz binlerce işsiz erkeği neden bu kadar dert edinmiyoruz? Kaldı ki, bürokratlık bir tercih meselesidir. Kadın, öğretmenlikten memnunsa, müdür olmak istemiyorsa ne yapalım? Boğazını mı sıkalım?
Niçin herkes, en üstlere çıkma hırsında olsun ki? Bu ülkeye öğretmen, terzi, hemşire, polis, hastabakıcı ve en önemlisi ana lâzım değil mi de kadın, sürekli kendini aşmaya zorlanıyor? Bu absürt ve sıradışı mantığı bir türlü çözemiyorum. Dünya, en kısa zamanda bu fasit düşüncenin etkisinden kurtarılmalı ve akış tabii seyrine bırakılmalıdır.
Bir insanın her şeye maydonoz olması, yani makam ve mansıp peşinde koşması, o kişinin doğasıyla alakalı bir durumdur. Bir başka insanın "hiç bir şey olmak" istememesi de öyledir. Yani, bütün insanlar aynı biçimde yaratılmamış ve aynı standarda proğramlanmamışlardır. Kimi her yerde göründüğünde, kimi de hiç bir yerde görünmediğinde daha mutlu ve memnundur.
Ne var ki, duruma hakim olan narsist ve marjinal zihniyet, çok farklı özelliklerle donatılmış insan neslini çıkarına uyacak biçimde tektipleştirmeyi hedeflemiştir. Bunu da bir ölçüde başarmıştır. Üreten değil, hazırı pazarlayan, iyi kazanan, kabına sığmayan, neşeli, hiç bir şeyi dert etmeyen, parti veren, seminer düzenleyen, sürekli devinim halinde olan, gözünü hep yukarılarda tutması öğütlenen bir tipoloji yaratmıştır.
İşte bu tipolojinin tanıtım/pazarlama sektöründe ön alması, bireyler, aileler, şirketler ve ülkeler arası rekabeti artırmış, hayatı çığırından çıkarmış ve tüketimi patlatmıştır. Artık herkes ve her şey, yek diğeriyle yarış halindedir. Özellikle nihai tüketici olan fertler (en iyi telefona, en iyi televizyona, en iyi arabaya ve en lüks eve sahip olma hırsıyla) birer tüketim canavarına dönüşmüşlerdir.
Elitlerimiz, asrın mucitlerinin kendileri için dizayn ettikleri bu sanal tipi halâ, "çağdaş insan" olarak algılamaktadır. Bu yüzden, kadın erkek her cinsin, özellikle de kadınların hırslı bireylere dönüşerek sınırlarını zorlamasını beklemekte, istedikleri gerçekleşmeyince de hayal kırıklığına uğramaktadırlar.
Esasen bu anlayış, beşer tabiatına terstir. Doğal ve doğru olan, kişinin kendi tercihleridir. Kimse tüm berberlerden, "berberler kralı" yarışmasına katılmasını beklememelidir. İsteyene de kimse mani olmamalıdır. Sonuçta seçilecek olan sadece bir kişidir. Hevesi ya da ümidi olmayan niçin yarışsın ki?
Çağdaş insan ekmeğin, domatesin, biberin, etin velhasıl her çeşit gıdanın doğalını arıyor. Sentetik kıyafetlerden, ev eşyalarından, oyuncaklardan uzak durmaya çalışıyor. Tabiatla başbaşa kalmak için hafta sonlarını dağlarda geçiriyor. Fakat iş kendine geldiğinde, doğasını unutmuş görünüyor. Analık vasıflarıyla yaratılmış kadını, asli görevinin dışında her şey olmaya zorluyor. İşte bu tezat, insanın çıkmazlarından biridir.
Bu yapı, aileyi kesinlikle önemsemiyor ve korumuyor. Geç saatlere kadar çalışan eşlerin çocuklarının hukukunu gözardı ediyor. İşyeri birlikteliğini aile beraberliğinin önüne geçiriyor. Farklı müesseselerde, farklı zaman ve sürelerde çalışmak zorunda kalan eşler arasındaki bağları zayıflatıyor. Yani evlilik kurumunu önemsizleşitiriyor...
Şimdi, doğurmayı terkeden kadınların yaşadığı bir dünya düşününüz. Yani çiçeksiz, sevgisiz, şefkatsiz ve duygusuz bir gezegen..! Ya da rastgele ilişkiler sonucu hamile kalmış bayanların, tıbbi ve yasal nedenlerden ötürü doğurmak zorunda kaldıkları çocuklardan ibaret bir insan nesli...
İşte, modern hayatın estirdiği rüzgâr, bizi böyle bir geleceğe sürüklüyor. İyi mi?
Resim: gelecek-postasi.blogspot.com/2009_05_10_archi...