​ Dostluktur bâkî olan... (Antalya) / Dostluk / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ekim '11

 
Kategori
Dostluk
 

Dostluktur bâkî olan... (Antalya)

Dostluktur bâkî olan... (Antalya)
 

Dosttun...


(Antalya’dan ilk izlenimler…)
Geçtiğimiz günlerde Antalya’daydım.
Giderken o kadar çok sevinçliydim ki…
Marmara Bölgesi’nde dünyaya gözlerini açan ben, tüm çocukluğumu Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’de geçirmiştim. Üniversite’yi  İç Anadolu’da okumakla kalmamış öğretmenlik mesleğime de ilk adımı bu bölgede atmıştım. Evliliğimle beraber, Güney Doğu Anadolu’yu görünce de, Türkiye haritamın büyük kısmı tamam olmuştu… Yani, kendime “seyyah” deyişim boşa değil. Değil mi dostlar? Şöyle bir saydım: Bilecik’ten başladığım - dünyaya gözümü açıştan henüz üç ay sonra-Anadolu yolculuğumda ilkokula kadar dört şehir, ilkokul yıllarımda üç şehir, ortaokulda iki şehir, lise yıllarımda iki şehir olmak üzere tam tamına on bir ayrı şehri, daha üniversiteye varmadan görebilmiş ve bu şehirlerden hayatıma tuzlar, biberler, ışıltılar, silinmeyen yazılar katabilmişim…
Sonra Ankara… Üniversite yıllarım… Aynı zamanda, babamın da çocukluğunun ve tahsil hayatının geçtiği “benlik şehri” Başkentimiz… Üniversite yıllarımda, neredeyse her hafta sonu Ankara ile “onun” arasında mekik dokuduğum, içime yer etmiş bir şehir daha: Kırklareli…
Annemin şehri Adapazarı (Sakarya), dayımın şehri İstanbul, kan kardeşimin şehri İzmir… Annemin hastane şehri Eskişehir… Kardeşlerimin ekmek şehri Kocaeli… Bana dilimi, gönlümü, mesleğimi veren Kars… Babamın ikinci baharının şehri Aydın…
Arkasından, Öğretmen Rana Hanım’ın Nevşehir, Kahramanmaraş, Kütahya illerindeki  yalnız ya da ailesiyle beraber yaşadığı yıllar… Evlilikle bu illere bağlanan Batman, Antep şehirleri…
Yirmi beş yılı aşkın bir süredir, nehirlerimizin acı günde tatlı günde hep beraber aktığı can dostlarımın şehirleri. Ve daha nice dostluk bağı kurduğum “insanların”, “yüreklerin” bulunduğu ve yüreğimin her hop edişinde, yürek atışlarına/yürek atışlarıyla ulaştığım şehirler…
Ve diğerleri…
Babamın ya da benim tayinimle bir şehre yerleştiğimizde; o nokta şehrin çevresindeki tüm komşu illere seyahatler… Bu seyahatlerin; kurduğum aile ile de aynı heyecan ve arzuyla sürdürülebilmesi… İç turizm… Sadece deniz, kum, güneş ya da tabiat güzellikleri için değil; inanç turizmi, kültür turizmi, dostu ziyaret, öğrenci gezileri ya da seminerler gibi çok farklı amaçlarla köy-kent demeden  günübirlik veya konaklanarak yapılan geziler…
Bir keresinde, öğrencilerimle oturup saymıştık: ”iyi biliyorum” ya da “en azından bir gün kalarak, kendisini tanıdım” dediklerim de dahil, tam altmış dört şehir görmüşüm ülkemde… Tam altmış dört farklı renkteki şehrin benliğine yolculuk etmişim… Onlar beni bağırlarına basmış; ben onların hatırını sormuşum…
Ve Anadolu’mun tüm sınır kapılarına varmışım: Iğdır’dan, Sarp’tan, Kapıkule’den, Cilvegözü’nden; yurdumun gözüyle sınırlarımı, sınırlarımın ardını anlamaya uğraşmışım… Düşünmüşüm; “sınırların ardındakiler yurdumu nasıl görür ki,  nasıl anlar ki” diye…
Çok az şehir kaldı göremediğim, Anadolu’mdan… Çok az da olsa, sınırlarımın ötesinde şehirler var;  özlemimden kalbimin atışının hızlandığı… Ve beni sınırların ötesinden samimiyetle, tutku ile çağırdıklarını bildiğim: Saraybosna, Mekke, Medine, Bakü, Viyana, Bağdat… Gözlerim açık öbür dünyaya göçmemek için, bu şehirlere de uğramak arzusu var içimde. Bakalım!! Kısmet…

Bunca yıl şunu öğrendim ki: Şehirler benliğinizi çağırmadıkça ya da siz şehrin size yaptığı o ısrarlı çağrıyı tüm benliğinizle duyamadıkça şehre ulaşamıyorsunuz. Şehir-Benlik buluşması , o "Dostça El Sıkışma” gerçekleşemiyor; şehir de benlik de aynı “ân”a eremedikçe…  
Antalya’ya gidebileceğimi anladığım o günden bu yana; yani neredeyse üç haftadan beri Antalya’yı düşünüyordum. Bu şehri daha önce gördüm mü, görmedim mi? Tam bir kararım, net bir cevabım yok; bu soru için… Bilirim bu şehri! Fakat bu biliş; kökleri maziye uzanan gri bir tülle kaplı güçlü bir hatıra mı; bir kültür şehrinin medya aracılığı ile bende bıraktığı tat mı; can dostlarımın o şehirdeki gerçek hayatlarından kesitleri “kendi görebildikleri renkler ve pencereler aracılığı ile” benimle paylaşmaları mı; yoksa yoksa, “o şehre gitmeliyim” özleminin bir büyük yanılsaması mı “bana o şehri gördüm” dedirten… Ayırt edebilmem zor… Belki de asıl sebebi, (bu şehri bilişimin ya da bilemeyişimin asıl sebebini) bulmak da istemiyor şu benliğim… Neden mi istemiyor? Bunu anlamak için, sanırım daha vakit var… Fakat, şuna inanın, “yine, hayatımda ilk defa tattığım güzel bir sebeple” geçtiğimiz hafta sonu bu  şehre, Antalya’ya, gidebileceğimi anlayınca  büyük bir sevinç kapladı içimi…
“Hiç görmedim onu” demeye hiçbir zaman kıyamadığım, “yine de, tam manası ile göremediğim” hayal şehri; bu olgun yaşımın  taptaze hisleriyle ve taptaze ilklerin her zaman beni sardığı o çocukluk neşesi ile “görmeye gidecektim”...Sonunda, "gerçekte" görecektim Antalya’yı…
Gideceğimin somut  ifadesi uçak biletim elimdeyken, içimde sessizce haykıran sesim şu oldu: “Görmedim seni!" demeyeceğim sana, bundan böyle!.. Üzülme sen Antalya’m! Geliyorum; hem de içimdekini  sendeyken, sana anlata anlata…
Ama Antalya…
Gelirken nasıl konuşuyorsam; giderken de susmayacağım diye, kınama beni...
Rahmetli annemin aktardığı ve annemin dostlarına her aktarışında, konuşmayı pek de fazla sevmeyen babamın sevecenlikle başını sallayarak onayladığı şu hatıra da olmasa, ben de inanmayacağım sana daha önce gelişime ama…
Sana yaklaşıp da denizini ilk gördüğümde (yani, şu yeni geçirdiğimiz Perşembe günü), bana pek de yabancı gibi gülümsemedin!! Sağol…
Sana bu gelişim ilk değil! Çok önce tanımışız biz, birbirimizi. Hadi ben unuttum say; sen, beni  unuttun mu Antalya? İnanmam! Bir arkadaşım seni “riya mavisi” sıfatı ile anıyor… Yoksa, yoksa?.. Böyle anıldın / bilindin / dedim diye, yoksa bana da mı denizini göstermeyeceksin?
Yok! Tamam,tamam çatma kaşlarını öyle… Madem ki, yeniden bir tanışıklık içindeyiz… Önce ben anlatayım; sonra seni dinleyeceğim…Söz!
Antalya’ya da (Sana da Ey Şehir! ) dört-beş yaşlarında gittiğim rivayet ediliyor…
Annemin, o kendine has tatlı anlatışı hâlâ kulaklarda çınlıyor. Bense, bana ve sana dair bu ortak hatıramızı annemin lezzetinde anlatamam ki? "Olsun" mu, dedin bana? Ben, benim anlatışımla anlatırsam; dinleyecek misin seni?.. Pekâlâ, dinle o zaman! İnan ki, dinlersen; ben de senin denizini dinlerim, her daim…Anlamaya uğraşırım, renklerini... 
Sana annemle babamın ellerinden tutup da geldiğimde, dört ya da beş yaşlarındaymışım, daha BEN… O zamanlar, şimdikinden çok daha fazla konuşan, çok daha hızlı koşan, çok daha içini dışına hemencecik taşıran ve çok daha cin bir hanımmışım…Tabii canım, şimdikinden çok çok küçük, küçücük afacan mı afacan bir kız çocuğuymuşum; dedim ya… Annem ve babam da otuzlu yaşların başındalarmış, o zamanlar… Bütün Antalya’yı (yani seni) gezmişiz, Şehir! Gece başka bir âlemmişsin; gündüz başka bir âlem… Denizin, kumun; tarihî ve turistik yerlerin; alışveriş ve eğlence merkezlerin kalmamış, bizim tarafımızdan gezilmeyen. Birkaç güzel günden sonra, ailece senden ayrılmışız. Başkentte, büyükbabam “Tatlı torunum, neler yaptınız Antalya’da?” diye soracak olmuş… Ben durur muyum hiç? Patlatmışım bombayı… ”Ne bileyim ben; denize gittik, yollarda yürüdük, yürürken, annemler bir tuhaftı, benim elimi bıraktılar birbirlerinin elini tuttular; gece, ablalar şarkı söyledi; babam acı kola içti, ben de annemle tatlı kola içtik…” Büyükbabamla babaannem kıs kıs gülerken, annemle babamın renklerini göremedim ki ben, Antalya… Hâlâ, o renklerin özlemi var içimde…Yoksa, o renkleri sen mi aldın?
Ama ne zaman aile arasında “Antalya” dense; herkesin aklına şu küçük kızın tatlı ve rengarenk gevezeliği gelir. “Benim hatıram senin güzelliklerini geçti de, seni bizlere unutturdu” diye, bana küs müsün Antalya? Eğer küssen “Bak işte, yine geldim; darılma!..”
Ve sakın unutma: Bu gelişimde, hayatımda en çok istediğim bir şeyi gerçekleştirmemin dünya ile ilk paylaşımını yapmak için kapını çaldım… Gördün mü; bu bile, anlaşılmıyor işte… Ben mi senin kapını çaldım; yoksa  “sana öylesi bir ilk yaşatacağım ki, beni artık hayatında hiç unutmayacaksın” diyerek sen mi küçük kızı çağırdın? Bunlardan hangisi önce olur ki / olmalı ki? Onu da bilemedik! Doğru ya! Neden araştırıyoruz ki; "kim kapıyı tıklatmış" ya da "kim çağırmış" diye… Önemli olan; buluştuk ya! Önemli olan; “dostluk”u ve “dostlukları” tattık ya! Önemli olan; sen ile ben ilkleri yaşamak / yaşatmak için adımları attık ya….
Seni gördüğüme ve seninle tanıştığıma sevindim Antalya… Denizini göremedim; denizine eremedim ama; “seni” gördüm… Sevinçliyim… Ya sen?..
Anladım ki; buluşmak için cesaret yeterli… Arkasından, güçlü adımlar… Arkasından, dostluğun bâkîliğine inanmak… ve nihayet; şehrin ve benliğin rengini yürek gözüyle görmek. Hepsi hepsi ilk adımdan sonra; gürül gürül, ışıl ışıl birbirlerinin peşi sıra geliyor…
Antalya! Ben, sayende yazarlığa adım attım; yanımda dostlarımla beraber… Ve sen bana kucak açtın; bu ilk heyecanımda…Sen dostsun!..Görene...
İkimiz de görebildik, tadabildik değil mi, aynı manzarayı? İçimizde duyduk değil mi, aynı denizi? Dostluktur hayat yolunda bâkî kalan… Yeter ki; el sıkışmaya ve görüşmeye can-ı gönülden niyetimiz olsun… Daha çok görüşürüz…Özünden dileyene...
Sanırım, senin birçok yönünü daha çook anlatırım; benime yeni katılan Şehir. Vakti gelince, ama… Şunu bil ki: Sen de, yazıma doyulmaz bir renk kattın. Teşekkürler Dost…

(Not: Kitaplarımın çıktığı günlerle paralel bir zamanda;

El Yüreği Tutunca-Şiir

Oyma Sandığımda Saklı Renklerim-Hikaye, Eylül 2011

çok hoş bir tecelli ile,kitaplarımın çıktığını henüz bilmeyen

KIBATEK(Kıbrıs,Balkanlar,Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu, 

21-23 Ekim tarihleri arasında KIBATEK-Antalya Muratpaşa Belediyesi'nin ortak etkinliği olan Uluslararası Yazarlar-Şairler-Akademisyenler toplantısına konuşmacı olarak,

beni Antalya'ya davet etti.

Hindistan, İngiltere, Bosna-Hersek ve Türkiye'den katılan davetliler arasında bildiri konum "Yüreğimin Közü:Türkçe" idi.Ayrıca, şiirim "Sen Yüreğimsin"i kendi hazırladığım slayt eşliğinde seslendirdim.

Allah'ın taktirine bakın ki; teknik elemanlık ve sunuculuk da, o etkinlikte de, beni buldu.Hatta etkinlik sırasında organizatörlere, defalarca "Arkadaşlar, ben öğretmenlikten bu işler yüzünden kaçmıştım; burada da aynı işler beni buldu." diye serzenişlerde bulunduysam da, kimseler beni dinlemedi:) 


Seni unutmayacağım Antalya!
 

Yegâh Elif Mirzâde

 
   

 
Toplam blog
: 191
: 769
Kayıt tarihi
: 21.07.09
 
 

“Yazı yazmak” bir Yürek Yolculuğudur. Okumak ve yazmak bana Edebiyat alanının kapılarını açtı… Ed..