- Kategori
- Felsefe
Dünden bugüne Gazali
Nedir geçmiş? Geçmiş, dünde kalan, düne ait olan mı? Elbette geçmiş, arkada kalanla alakalı bir kavram. Ama geçmiş sadece geride kalan değildir. Bugünle de yarınla da yakından ilgilidir.
Açıktır ki, tarihsel bağlamda bir olup bitmişliği hikâye ederken farkında olsak da olmasak da, şimdiyi ve geleceği kuran bir yaşanmışlıkla içiçeyizdir. Demek ki, geçmiş, bir bakıma sürekli ilişki hâlinde olduğumuz bir gerçeklikler dünyasıdır.
Geçmişle olan ilişki biçimleri, elbette düşünce dünyalarını ve hayata bakışları doğrudan etkilemektedir. Onunla sağlıklı bir iletişim kurabiliyorsa, faydalıdır. İfade ettikleri, şimdiye yansımaları geçmişle olan bağlantının kalitesini ortaya koyar. Zira geçmiş, kesinlikle ölü bir “mazi” değildir. Öyleyse nasıl olmalıdır onunla ilişki biçimimiz?
Geçmişin günümüze yansıması bazen onmaz bir yara bazen buruk bir özlemdir. Her iki yaklaşım şekli de geçmişle olan ilişkinin sorunlu olduğunu gösterir. Özlemle yâd edilen geçmiş avuntu; yok sayılıp unutulmak istenen geçmiş ise, sırtta kamburdur. Övünülen yahut dövünülen geçmiş yüktür. Abanmadır. Kâbustur. Oysa geçmiş, hatasıyla sevabıyla sahiplenilmesi ve iletişime geçilmesi gereken bir dünyadır.
Doğru bir ilişki kurulan geçmiş keşfedilmeyi bekleyen, keşfedilmesi gereken gizli hazinedir. Saf altındır. Önce bulunmalı, ardından da arıtılıp işlenmelidir. Sınırlarla belirlenen sahip olduğu sınırsız imkânlılık fark edilmelidir.
Keşfedilen geçmiş, mümkünler dünyasıdır. Her bir imkân olup bitmiş bir tarihsel süreçten daha ziyade okunup inşa edilmesi gereken bir hayatiyettir. Yaşayan ve yaşatan bir geçmiştir keşfedildikçe inşa edilen. Yaşanmışlıkla belirlenen bir maziden belirlenemeyen bir geleceğin hazırlanmasıdır.
İşte Gazali, bugün 900. yıldönümünde, çok yönlülüğüyle, sıra dışı yaşam hikâyesiyle, yer yer çelişkilerle tezahür eden düşensel çizgisiyle, hemen hemen döneminde etkin olan her ilmî sahada kalem oynatmış bir düşünür olarak çıkmaktadır karşımıza. Geçmiş bir devrin etkisiz elamanı olarak değil, dün olduğu kadar, belki de çok daha etkin olarak aramızda yaşamaktadır. Mazinin canlı bir şahidi olarak fikirleri üzerine hâlâ çetin kalem kavgaları yapılmaktadır. Farklılaşan bakış açılarıyla şimdimizde etkin olmakta, yarınımıza yön vermektedir. Ancak geçmişle olan ilişki biçimimizin ikircikliğinden olsa gerek, küçük dünyalarımızın dar sokaklarında sıkça kaybediyoruz onu. Çünkü yaşayan Gazali, çok farklı yüzlere sahip; bazen kısır tartışmalarla bazen erişilmez sancılarla seyretmekte düşünce ufkumuzda.
Takdirlerle tekdirler arasına sıkıştırılan Gazali, geçmişte tortudur. Yavaş yavaş ölen, öldürülen, tarihin karanlık köşelerinde kaybedilen, ötelenen, itelenendir. Övülen yahut yerilen Gazali, yük olan maziye aittir. Sorunludur. Sorunlu bir maziden bugüne yansıtılan “Gazaliler” de sadra şifa sunmamaktadır. Geçmişteki Gazali ile yaşayan “Gazaliler” arasındaki uçurum gittikçe açılmaktadır. Sorun içinde sorundur karşı karşıya kalınan.
Yapılması gereken; geçmişteki Gazali’nin yaşayan “Gazaliler” arasından çekilip çıkarılmasıdır. Ama nasıl? Bir keşfe ihtiyacın olduğu açıktır. Nasıl bir keşif? Peşine düştüğümüz, yaşayan Gazalilere takılmadan geçmişteki Gazali’ye yol bulabilmektir. Burada yöneltilmesi gereken sual; keşfedilen Gazali’nin de yaşayan “Gazalilerden” biri olup olmadığıdır. Elbette yapılan; yaşayan “Gazalilere” bir yenisini eklemekten ibarettir. Ancak yaşayan “Gazaliler” arasına sıkışarak Gazali’yi anlamaya çalışmakla geçmişi şimdide kaybetmeden okunan Gazali arasında ciddî bir tavır farkı vardır. Tabi ki bu yeniden okuma şimdiyi de ihmal etmeyen keşfî bir inşâdır. Belki de buna, Gazali’nin dilinden ifade edersek bir “mükaşefe” de denilebilir. Tasavvufî bir mükaşefe değil elbet kastımız. Felsefeyi öne alan; kuşku duyan, endişelen, arayan ve bulduğuyla yetinmeyen bir girişim öneriyorum.
Zor bir işten söz ediyorum. Zira keşfedilmesi gereken hazine, pek çok tuzaklarla gizlenmiş günümüzde. Gülümseyen ya da somurtan renkli bir sima önümüzde duran ya da arkada bıraktığımız. Dikkatli olunmalıdır. Etkin bir tarihsel kişiliğin nasıl anlamamız gerektiğinin kaygısını taşıyorum. Nelere dikkat edilmelidir? Nasıl atılmalıdır ilk adım?
Dar kalıpların içine sıkışmadan geçmişin imkânlarından bugünü inşa edebilecek yüreğe sahip olunmalıdır evvela. Mızmızlanmadan, umudu kaybetmeden, korkmadan, kıyasıya eleştirerek, fakat yıkıp dökmeden, orada duran geçmişe, o ortama giderek gerçekler aranmalı, araştırılmalı ve birer birer keşfedilmelidir. Keşfederken de yapıcı ve kuşatıcı bir inşâya girişilmelidir. Her keşfin, gerçekte bir inşaya bağlandığı gözden kaçırılmamalıdır. Elde edilenin nihaî olmadığı; çünkü sınırlı ve kusurlu bir varlık olan insan tarafından üretildiği; dolayısıyla en doğru olanın ötelerde olduğu unutulmamalıdır. Biz önerdiğimiz bu yöntemi “keşfî inşâ” olarak kavramsallaştıracağız. Bize bağlı olmayan bir dış gerçekliğin peşinde olduğumuzdan yaptığımız öncelikli olarak bir keşiftir. Ancak dışarıdaki gerçekliğin tarafımızdan kavranışı, kaçınılmaz olarak bir öznelleştirme olduğundan bir inşâ olarak tezahür edecektir. Bir bakıma biri ötekini gerektiren bir süreklilik, can damarımız olacaktır.
Gazali, bir kültür insanıdır. Çok yönlüdür. İslam Dünyası nice zamandır onu, bir hukuk yöntemcisi, bir fakih, yenilik getiren bir mütekellim, toplumu iyi tanıyan bir sosyolog, bir psikolog, bir ahlak düşünürü, siyaset bilimci, bir eğitimci, filozof, mutasavvıf olarak tanıdı... Ya şimdi? Onun yaşayan farklı yanlarını bulmak gerekiyor.