​ Dünya finans imparatorluğu / Ekonomi - Finans / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Ağustos '09

 
Kategori
Ekonomi - Finans
 

Dünya finans imparatorluğu

Dünya finans imparatorluğu
 

http://www.redflag.org.uk/global/global_noG8.jpg


19. yy.da Osmanlı İmparatorluğunu parçalamayı amaçlayan sömürgeci politikalar, kendi aralarında ortaya çıkan çıkar çatışmalarında aynı etnik faktörleri birbirlerine karşı acımasızca uygulamışlardır.“ Diyerek yazimiza baslayalim ve örnekleyelim. I.emperyalist paylaşım savaşına doğru siyasetin giderek keskinleştiği dönemde, aynı mantık içinde hareket eden batının karşıt güçleri kendi politik hedeflerine göre, ayrımcılığa temel teşkil edebilecek şekilde, etnik farklılıkları şu şekilde analiz etmişlerdi. Asrın başındaki değerlendirmelerine göre, Avrupa’daki bazı ülkelerin sosyal yapıları içinde, Belçika’nın dört eyaletinde Flamanca kullanılıyor, dördünde ise Flaman dili bilinmiyordu, bir eyalet de dil sınırı üzerinde bulunuyordu. 3.200.000 kişi Flamanca, 2.800.000 kişi Fransızca konuşuyordu.(Wallonlar) 900.000 kişi her iki dili kullanıyordu. Flaman dili hareketi, Flaman diline ve kültürüne, Fransız dili ve kültürüne eşit bir yer sağlamaya çalışmaktaydı ve hele 1898’den beri istediklerinin bazılarının yerine getirilmesi sağlanmıştı. Wallon yurtlarinda bir karşı koyma hareketi ortaya çıktı. Wallon, Flandra(Flamanlar) tarafından ezilmekten korkuyordu.

Belçika federal bir devlet yapısına sahip olup, Flamanca'nın resmi dil olduğu Flaman Bölgesi, Fransızca'nın resmi dil olduğu Valon Bölgesi ve her iki dilin de resmi dil sıfatını taşıdıkları Brüksel Başkent Bölgesi (Brussel Hofstedelijk Gewest, Région de Bruxelles-Capitale)'nden oluşur. Son olarak, tamamı Valon Bölgesi'nin sınırları içinde kalan ve Almanya'ya komşu Almanca konuşan küçük bir topluluk (Deutschsprachige Gemeinschaft), Valon bölgesine bağlı olmakla birlikte bazı alanlarda özerkliğe sahiptir ve yaşadıkları bölgede Almanca resmi dildir.

Alman kültürünün hakim olduğu Alman İsviçresiyle, Fransız kültürünün hakim olduğu, Fransız İsviçresi arasındaki o eski ve için için süre gelen karşıtlık daima patlamaya hazırdı. Fakat böyle bir olay hiç yaşanmadı. Ekonomik gelişmişlik ve iki faklı dili konuşan kesimin özgürlük anlayışının farklılık göstermemesi, kötü olayların yaşanmasını engelledi. Ìki ayrı dili konuşan, farklı etnik kimlikliklere sahip olan bu iki topluluk yıllardır sorunsuz bir biçimde yaşamaya devam ediyorlar, ve öyle görünüyor ki yaşamayada devam edecekler.

İsviçre'nin yapısı: Dinler: Katolik yüzde 46, Protestan yüzde 40, Müslüman yüzde 1, Musevi yüzde 0, 3, diğerleri yüzde 12, 7

Diller: Almanca yüzde 64, Fransızca yüzde 19, İtalyanca yüzde 8, Romanş yüzde 1, diğerleri yüzde 8

Etnik Oluşum: Kelt Kökenliler, Alman kökenliler, Romanlar, İrlanda kökenliler, Burgonya kökenliler, Lombardiya kökenliler, Ren ve Tuna arası Alp kökenliler.

20 yy. başlarında, etnik farklılıklara dayandırılarak izlenilen kışkırtıcı politikalar, günümüzde de değişik versiyonları ile aynen uygulanmakta ve küresel çıkarların stratejik açıdan yayılma alanlarında uygulama zemini sürekli aranmaktadır. Bu mantık içinde genel görüntüye bakıldığında, sürekli güncelleştirilmeye çalışılan bölücü olayların çoğunun spontane olmanın ötesinde maniple oldukları görüntüsü ağırlık taşımaktadır.

Özetle, toplumların, dini ve öğretiden gelen diğer inançlarının sosyal yapılarına etkisi ve bunun da siyasal yapılarına yön vermesi ekonomik çıkarlarla bir araya geldiğinde, ortaya çıkan karmaşık olgular, ülkelerin politik hedefleri doğrultusundaki stratejilerini tayin etmektedir. Bu paralelde, bölücü ve ayrımcı politikalar da, etnik farklıkların imkan verdiği ölçüde kullanılmaya çalışılmaktadır. (Bizde ise feodalizm çok iyi bir biçimde kullanılmıştır.)

Sömürgeci Batı ülkelerine karşı savaş vererek bağımsızlıklarını kazanan ülkelerin en büyük sorunudur 'kabilecilik' anlayışı. Ülke kabilelere bölündüğü için bir türlü 'ulus-devlet' tam olarak kurulamaz. Bağımsızlık savaşını da yürütmüş olan ordu, ulusal birliği ve modernleşmeyi sağlayacak tek organ gibi görülmeye başlanır. Demokrasi, oyuncularının bile inanmadığı bir müsamereye dönüşür. Kimse hukuka ve adalete inanmaz olur. Partiler aile şirketi, bürokrasi de aşiretlerin yuvalandığı, çıkar sağladığı örgütler halini alır.

Aşiretçilik değişmez bir kader değildir elbette. Sanayileşmeyle, kentleşmeyle, bireyselleşmeyle, çekirdek ailenin yaygınlaşmasıyla, eğitimle, kitle iletişim araçlarının (özellikle de televizyonun) etkisiyle, kısacası 'modernleşme' dediğimiz olgunun toplumda kök salmasıyla aşiretçilik zamanla sona erer, yerini 'ulus-devlete' bırakır.

Bu süreç tamamlanıncaya kadar 'demokrasi' genellikle iyi niyetli bir gösteriden öteye gitmez, gidemez.

Tek kutuplu dünya düzenine yönelişte küresel güç merkezleri içinde, özellikle, ABD ve AB benzer politik yaklaşımlar içinde ulus devlet karşıtı gelişmelere destek vermeye başlamışlardır. Konu 8 Ocak 1918’de yayımlanan Başkan Wilson’un 14 maddelik programına kadar indirgendiğinde, günümüz koşulları itibariyle, birçok maddesinin yeniden uygulamaya konulmak istenildiğine dair görüntüler, apaçık görünür bir hal almıştır.

Küresel düzeyde bakıldığında, o tarihlerden itibaren, ABD açısından piyasa ekonomisinin dünya genelinde liberal kurallara göre işleyebilmesi ticaretin serbest bir şekilde uygulanması, güvenliği sağlanmış bir coğrafyada ana hedefler içinde görülmektedir.

Günümüze kadar devam eden süreçte, ABD’yi bu güne getiren stratejik tercihlerin başında, politik hedeflerini tayin ederken ortaya koyduğu esaslar içinde finans kapitalin geleceğine dayalı gerçeği açıkça öne çıkarmaktadır. Finansal kapitalin güvenliğide olmazsa olmazların ilk başında yer almaktadır.

Wilson öğretisinin ön görmüş olduğu esaslar, günümüzde ayrı bir zeminde farklı değerler içinde ortaya çıkarılmaya başlamıştır. Küresel güç merkezlerinin kendi merkezlerine bağlı olacak şekilde ve farklı açılardan benzer politikaları ULUS DEVLETİ hedef alacak biçimde ele almaları da olaylarda açikça izlenmektedir.

Ulus devlet, meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir. Devlet politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel ve/veya etnik bir varlıktır. Ulus devlet kavramı ise bu ikisinin belli bir coğrafyada örtüştürür, ve böylelikle kendisinden önce gelen devlet yapılarıyla büyük ölçüde farklılaşır.

Tarihteki diğer devletlerden farklı olarak, ulus devlet modelinde devleti oluşturan tüm vatandaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması esastır. Ayrıca ulus devlet kavramı her milletin kendi kaderini tayin ve otonomi hakkına sahip olduğu fikrini içerir. Bu özelliğiyle dünyadaki bir çok milliyetçi harekete ilham kaynağı olmuştur.

Ulus devletin ortaya çıkışı:

Genellikle ulus devletin Fransız Devrimi sırasında tarih sahnesine çıkmış olduğu kabul edilir. Bu aynı zamanda feodalizmden kapitalizme geçiş sürecini belirleyen dönemdir.

Feodal devlette egemen olan meşrutiyet anlayışına göre devletin sahibi ve meşrutiyetin kaynağı monarşi idi. Feodal sistemin zayıflamaya başlamasıyla birlikte güçlenen burjuvazi sınıfı, politik etkinliğini pekiştirmek için kitlelerin desteğini arkasına almak zorunda idi. Buradan hareketle egemenliğin kraldan alınarak halka verilmesi süreci içinde milliyetçi akımların güç kazanması, milli egemenlik fikrinin kitlelerde geniş yankı bulmasını sağlamıştır.

Ancak ulusun mu yoksa ulus devletin mi önce ortaya çıktığı tartışmalı bir konudur. Milliyetçi görüşler genellikle ulusun önceden var olduğunu iddia ederler, ulus devlet bu ulusun egemenlik taleplerini karşılayacak bir model olarak ortaya çıkmıştır. Ancak modernleşme odaklı teorilere göre ulusal kimlik daha önceden var olan devletin politikalarının bir ürünü olarak görülmektedir.

19. yüzyıl Avrupa'sında Sanayi devrimi, yazılı basının gelişimi ve öğretimin kurumlaşması gibi etkenlere bağlı olarak ortak dil, kültür ve değerlerin yaygınlaşmasının önü açılmıştır. Bunlar da ulus devletin oluşumunu hızlandıran etmenlerdir.

Bu küresel rekabet ortamında, ULUS DEVLETİN bütünlüğüne karşı desteklenen, sosyo politik yapılarda, etnik ayrımcılığın aşırı şekilde himaye edilmesi gerekmektedir! Neden?

Hollandalı bira baronu Freddie Heineken, her biri etnik ve dilbilim tarihine ve 5 ile 10 milyon nüfusa sahip 75 ülkeden (“Yönetim için çok uygun“) oluşan bir ittifak önererek biraz kargaşa yaratmıştı. İzlanda, Norveç, İsviçre, Finlandiya ve Danimarka aynı kalacaklar, İskoçya ve Galler bağımsız ülkeler olacak, İspanya’da Katolanya ve Bask bölgeleri bağımsızlık kazanacak, Paris ve çevresi 10 milyon kişilik bir nüfusla ile „de France“ olacak, İtalya dokuz ayrı ülkeye bölünecek…

Denge için ülkeleri birbirine daha eş büyüklük ve önemde devletlere bölmek iyi fikirdi.. Yönetilebilirlik bir ölçüde maksimumdan minimum düzeye indirelecekti. Her ne kadar bira sarhoşluğu ile konu ütopik ele alınmış olarak kabul edilse de, olayların küresel düzeydeki gelişmeleri hatırlandığında, ULUS DEVLETİN ortaya çıkardığı merkezi denetim anlayışının, uluslar arası sermaye açısından, Dünya Finans İmparatorluğuna giden yolda, küresel politikalar için bir engel olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu engelin bertaraf edilebilmesi içinde, ULUS DEVLETİ ortadan kaldırmak, parçalamak lokmaları küçültmek gerektiğinin önemi kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Büyük global şirketler ayakta kalmak için bürokrasiyi parçalamak zorundaydılar.

Hatırlanacağı üzere, son yirmi sene içinde modern sömürgecilik, yeni emperyalist doktrinler ve insan hakları örtüsü altında, etnik ayrımcılığı destekleyerek ve bireysel haklar kamuflajını kullanarak, ULUS DEVLET anlayışına karşı, yeni kabilecilik paradoksu ile saldırıya geçmişlerdi.

Kabilecilik anlayisi, 1993’te dünyanın söz dağarcığına yeniden girdi. The Economist şu uyarıda bulunuyordu, ” Kabilecilik virüsü uluslar arası politikanın AİDS’i olma yolunda yıllarca sessiz kalıyor, sonra birden uyanıp ülkeleri yok ediyor.”

Kabilecilik; bir insanın köken, dil, kültür, din veya öğretiyle belirlenen, kendi türüne sadakatine duyduğu inanç, ve bu inancin giderek gelişmesi, derinleşmesi diye tanımlamamız olası… Bu iddialara göre gelecekte silahlı çatışmalar politik ya da ekonomik nedenlerden ziyade etnik veya kabilecilikten kaynaklanacaktır. Malesef olay kabilecilik boyutuna indirgendiğinde, yüzyılların birikimi insanlığın sosyolojik evrimi bir çırpıda sıfırlanacak ve insanlık tarihinin kronolojisi yine sıfırdan başlamak zorunda kalacaktır. Barış denen olgu tamamen anlamını yitirecektir. Bunun yanı sıra silah tüccarlarının pazarı yok olmayacak, aksine ilkel kabilecilik anlayışıyla bireysel silahlanma daha çok önem kazanacaktir.

Sözün kısası: Son yıllarda görülür bir biçimde ivme kazanan bölücü ve bölgeci hareketlerin temelinde yatan olağanüstü büyümüş olan finansın, küresel zeminde kendine yol açma gayretinin bulunduğu artık gün ışığı gibi ortadadır. Bu bölücülüğe yardım edenler ise Dünya Finans Ìmparatoluğunun paralı askerleri olduklarıda su götürmez bir gerçektir.

En son olarakta: Devrimci Teori Olmadan Devrimci Eylem Olmaz diyelim ve Karl Marx´in bir sözüyle bitirelim.

Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.

Karl Marx

(Birçok kaynaktan yararlanılarak ve alıntılar yapılarak yazılmıştır)

 
Toplam blog
: 50
: 901
Kayıt tarihi
: 06.10.08
 
 

    ..