​ Dünyan'ın en büyük tenor'u, İzmir'den doğuyor! / İzmir / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Nisan '10

 
Kategori
İzmir
 

Dünyan'ın en büyük tenor'u, İzmir'den doğuyor!

Dünyan'ın en büyük  tenor'u, İzmir'den doğuyor!
 

Mesleği psikoterapist. Kendisini bulmak ve rahatlatmak için, müziği seçmiş. Tam 5 oktavlık sesi var.


İzmir’de; sessiz sedasız, bir tenor doğuyor. Konser için çağrılan, sonra da beğenilmediği için geri çevrilen ünlü Pavarotti misali değil bu. Daha şimdi, yeni yeni görücüye çıkmış, asla geri çevrilemeyecek bir ses bu. Tastamam 5 oktavlık sesi var.

Bir insan gırtlağının beş oktavlık ses ve yapıya müsait olması demek, kalın do’dan ince do’ ya kadar olan notalardan, beş tanesini yan yana yazarak hepsinin seslerini çıkarabilen bir ses demek oluyor bu. Bir nevi “çığlığa” yakın veya ta kendisi olan ses. Hem de gırtlakla.

Başka bir tarifle de bir piyanonun, yarısından pek çoğunun kalından inceye doğru seslerini tam olarak çıkarabiliyor, Bu seslerin hepsini çıkarabilen bir gırtlak çok önemlidir. Ve bir soprano, bu sesleri çıkaramaz. Bunu ancak, İzmir’deki, tenor gırtlağın sahibi olan erkek çıkarıyor. İsmi Zahit Harmanlı. Bu sesle, yer yüzündeki bütün tenorlara , meydan okuyor sanki.

Ana baba, önceleri razı olmamış müzikle uğraşmasına. Sonraları ek uğraş olsun demişler. Konservatuara göndermemişler. Gitmiş psikoterapist olmuş. Açtığı işyerinde bunu, on bir yıldan beri yürütüyor. Sırf hobisini de tatmin için, Tabipler Lokalindeki “Beyaz Kafe’” de alkışlanıyor.

Kendisini Psikolojik danışma uzmanı olarak tanıyorduk. Daha sonra, önemli seminerlerde konuşmacı olarak gördük. Sonra namlı dershanelerde rehber öğretmenken tanıdık.

“Hayrola?” deyince de anlattı “ Kaybettiklerime üzülüyorum. Sesimi tanıdıktan sonra, kaybettiklerime esef ederek, kendi kendimin terapisti olmak için geceleri şarkı söylüyorum. Bir nevi tedavi oluyorum. Eşim dostum, sesimi paylaşmak, benimle beraber olmak için birlikte hareket ediyoruz. Nerede müzik var, biz oradayız. Mesleğimden çok seviyorum müziği.” Diyor.

“Sahnede olmak istediğimi oluyorum” diyor ve ekliyor Harmanlı “Ancak sahnede, kendim oluyorum. Belki geçmişte yapamadıklarımı yapmakla müthiş bir rahatlama içine giriyorum. Doğru projelerde, ileride mesleğimi bırakıp, profesyonelliğşe kayarım" diyor. Kendisinin ne kadar talebesi varsa, ebeveynleri ile salon dolup dolup boşalıyor. Sırf, çocuklarının öğretmenlerini dinlemek için.

Yaşantılarda özlem var. Bunu gerçekleştiremediğiniz zaman, içinizde bunlar “ukde” olarak kalır. İşte o zaman başarısızlıklar başlar. Üstüne gidilmesi lâzım. Gidilmediği ve oluruna bırakıldığında o ukte, sizi kişiliksiz kılar ve yavaş yavaş kemirir, sultası altına alır. Mesleki tabirle biz buna “ Tükenmişlik” diyoruz.” Diyor Ve kendi kendinin terapisti olmuş sahnede. Kendisini öyle kurtarıyor.

Ebeveynler, şimdiki halde çocuğuna enstrüman çalması için alet alıyor, öğretmen tutuyor. Teşvik ediyor. Eskilerde de olsaydı bu durumlar ne iyi olurdu?

Bir gün, bir arkadaşın düğününe yardım etmeğe gitmiştim. Orkestra ile birlikteydim. omzuma bir el dokundu “ Baban” dedi, arkadaş. Bir baktım, bize doğru geliyor salondan. Yanda, kapı varmış bereket. Piyanoyu bırakıp ara kapıdan sıvıştım. Beni sormuş onlardan “ Parayla mı çalışıyor burada” diye.

Bir kısa anı daha. Ankara Atatürk Orman çiftliğinin ünlü bir restoranı. Yemek yiyoruz. Sahnede ünlü Cemil Başargan Orkestrası var. Bir anons “İzmir’den aramızda misafir bulunan”. “Beni anons” ediyorlar. Yanımdaki ağabeyimin marifeti bu. Kalkıp giderken muzip muzip gülüyordu. Ve o orkestra o gece karar verdi. Bizim kadroya seni dahil ettik, Ağabeyini tanırız, biliriz. Kıbrıs’tan turnelere başlayacağız, Batı Avrupa’dan çıkıp Amerika’ya gideceğiz. Var mısın?!” dediler. Ben kabul edemedim. Babam ne der diye. İşte o hesap.

Terapist olamadık amma, blog’da yazı yazıyor olduk. (yazar değil) Biz de “böylesi avunuyoruz” mu dememiz lazım ? Ört ki, ölem!

Beş oktavlık ses. Türkiye’de kimselerde yok. Var, pek az. Ve günlerden bir gün, diş çekilir gibi, sökülüp alınacak bu sahneden bu tenor, lâyık olduğu yere getirilecek. Niçin istim daha sonra arkadan gelir biz Türklerde?! Hı?!

İzmir Alsancağın Tabipler Odası Lokalinde bulduk kendisini. O solo mio’ sunu dinledik. La Violetera’sını dinledik. İnci avcılarını dinledik kendisinden, mest olduk, diğerleri de. Buranın her şeyi özel mi özel. Ahçısı bile özel. Adam Antropolog, gelmiş nadide yemekler yapıyor. İsmi Reşat Oktar.” Türk mutfağı kayboluyor” diyor. Yaptığı iş, yeni aromalar keşfetmek ve yemeğe eklemek. Her gün yeni yemek icadı peşinde. ADTCF’sinde, Önasya ve protohistorya tahsili de yapmış. Yemek, mutfak, her şenden önce geliyor.

Kurucu müdürü var, Nükleer Tıb doktoru aynı zamanda, buranın disiplini ile uğraş veriyor. Erkan Özbay, eşi Rukiye Hanımla birlikte.

Bizde Hakan Aysev var. Serdar Yalçın, Efe Kışlalı, Hüseyin Lilos. Pavarotti de yanındakilerle üçlüyü meydana getirirlerdi “ Domingo ve Carreras” ile. Bülent Bezdüz’ü de unutmayalım.

Göreceksiniz. Bu adam, Türkiye’ye sığmayacak. Avrupalara da . Taşacak oralardan Beş oktavlık ses. Nereye giderse, peşinden gelecek. Ekmek istemez, su istemez. Taşınması kolay. Ağırlığı yok ama tesiri çok büyük. Kütleyi, kitleleri ayağa kaldıran bir sanat olayıdır mevzubahis olan. Dur bakalım ne zaman uyanacak müzik otoriteleri, o uyanık geçinen uyur gezenleri, her birinin kıymeti kendinden menkul kıskanç müzik yapımcıları, “terelellim lingo lingo kasetleri” için televizyonları dolaşanları..

Bakaciz , göreciz….

 
Toplam blog
: 1616
: 918
Kayıt tarihi
: 13.08.06
 
 

Hayatın dikenli yollarından geçmenin  sırrı, aralarından çabuk geçmektir. Ümit, naylon çorap giyd..