Dunyanin merkezi Amsterdam / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Ağustos '08

 
Kategori
Deneme
 

Dunyanin merkezi Amsterdam

İSKENDERUN’DAN AMSTERDAM’A


Gençtur’a bu yazıyı borçluyum yıllardır. Avrupa’ya ilk gidişim onların sayesinde oldu. Zaten sonra da buralara yerleşip kaldım. Yıl 1987. Iskenderun. Ben Bisan marka bisikletiyle okula gidip gelen, kendi halinde ve az gelirli bir Ingilizce öğretmeniyim. Bircok insan gibi yurtdışını yani Avrupayı görme hayaliyle yaşıyorum. O zamanki şartlar şimdiki gibi degil. Uçaklar pahalı. Ne yapmalı? Gençtur imdadıma yetişiyor ve ben Amsterdam’da bir çalışma kampına kayıt oluyorum. İlk çıkışım olduğu icin ­- hep temkinli ve ürkek olan ben – İngiltere’yi değil Hollandayı seçiyorum. Sebep: Hollandalılar güzel ingilizce konusur, ama anadilleri ingilizce olmadığından onları anlamak daha kolay olur.


Okullar kapanınca, biriktirdigim parayla ve sevgili babamdan kaşlarını çatarak aldığım harçlıkla Akar Turizm adlı bir firmanın otobüsüne binip Istanbuldan yola çıkıyorum; köy otobüsü sanki. Evet doğru anladınız otobüsle gidiyorum Hollandaya. Dört gün sürer deniyor. Bilet çok ucuz. Amma, diyor Topkapıdakiler “pek güvenme, Avusturya’dan öteye gidemeyebilirsin, yolda bırakırlar”. Bu beni korkutmuyor “Zaten Atalarımız da Viyanaya kadar gidebilmişti” diye düşünüyorum.


Kapıkuleden yola koyulduk. Bulgaristan’dan geçtik, yolda otobüsü durduran polislere hediyeler dağıtılıyor. Yugoslavya bitti. Uyudum, uyandım. Günler geçiyor, ama hala yoldayız. Molalar veriliyor. Yorulan şoförler ellerinde büyük çuvallarla yolda esrarengiz bir şekilde inip kayboluyorlar, yerini başka şoförler alıyor. Avusturya’yı geçtik. Yola Devam. Almanya ve ardından Belçika. Aramızda vizesi olmayanlar da var; onlar burda indi.


İşte Amsterdam; pırıl pırıl, rengarenk. Ama küçük bir sorunum var. Otobüs bir gün önce geldi, benim gidecek yerim yok. Oteller pahalı. Şehir merkezinde Centraal Tren İstasyonu karşıma çıkıyor. İstasyon kalabalık, dünyanın bin bir yerinden insanlar. Sırt çantalı kimileri uyku tulumlarına sarılıp yatmışlar. Ben de öyle yapacağım. Sağda solda bizim ülkemizden insanlara da raslıyorum. Konuşmasalar da tanıyorum onları. Kimisi bıyıklı, kimisinin elinde tesbih var. Boyacılık yapanı var. Bir tanesine adres soruyorum. Çorumlu, orta yaşlı ve bir Japon otelinde çalışan adam, benim o geceyi garda geçirme planıma kuşku ile bakıyor. Gece buralar çok tehlikelidir diyor. Şimdi benim işim var bir saat sonra tekrar gelecegim, seni burda görürsem benim evime gelirsin diyor. Geliyor da. İşte benim Anadolulu yardımsever insanım burda da karşıma çıkıyor. Evine gidiyoruz, tramvayla. Gece vardıyasında çalıştığı için, beni evde bırakıp gidiyor. Ben yabancı bir evde bir başima. Duş yapıp belki de hayatımın en iyi uykusunu uyuyorum. Çorumlu kurtarıcım sabah işten geliyor, beni gideceğim kampa kadar götürüyor. Orada kalacağımız yeri gördüğünde, beğenmiyor. Okul yatakhanesi gibi, kız ve erkeklerin birlikte kaldığı, ranzalardan oluşan kocaman bir salon. Ben bu iyiliksever vatandaşıma teşekkür ediyor ve gönderiyorum.


İşimiz Amsterdam’ın orta yerinde bir çocuk parkı yapmak. Kampta yerlilerin yannda, İspanyol, İtalyan, Finli, Sierra Leoneli, Çek ve Polonyalı, vs gönüllüler var.

Çalışmaya ertesi gün başlıyoruz. Kum, çimento taşıyor, makineda beton yapıyoruz. Kürek kullanıyoruz. Parka bir de köpek tuvaleti yapmamız gerekiyor. Hollandalılar hayvanlara çok önem veriyor. Pek yorucu değil işimiz ve ev sahiplerimizin önerisiyle sık sık kahve, çay molası veriyoruz. Burada kahve içmek, çalışmak kadar önemli.


Amsterdam bir renkler cümbüşü. Birşeylere kızıp kulağına zarar veren Van Gogh’un, Anne Frank’ın, elmasın ve Istanbuldan getirilen lalelerin görkemle boy attığı Amsterdam… Deniz seviyesinin aşağıda olmasından dolayı kanallardan oluşmuş bu kent. Kanalların üzerlerinde güzelim köprüler. İşte Leidseplein’deyiz. Insanlar meydanlarda şarkı söylüyor, eğleniyor, müzik dinliyor. Sonsuz hoşgörüye sahip, kültürlü insanlar. Müzeler, parklar, barlar. İnsanlar sabaha kadar sokaklarda. Hiç uyumuyor bu şehir..


Kampta güzel günler geçirdik. Sırayla herkes kendi ülkesinden yemekler yaptı. Ben bir gün tam 43 kişiye menemen yaptım. O gün yemekte kaç yumurta kullandım bilmiyorum, ama bunun ‘aslında bir bekar yemeği’ olduğunu kimseye söylemedim. Yaptığımız eğlencede AYRILIK şarkısını Türkçe söylüyor ve sonra ingilizceye çeviriyorum.


Hafta sonları Hollanda’nın çeşitli yerlerine geziler düzenleniyor. Kanal turları yapılıyor, Rijksmusuem’da Rembrant’ın, Vermeer’in resimlerini görüyoruz. Taşın toprağın ama herşeyin resmini çekiyorum.


Park yapımını bitiyoruz. Güzel de oluyor. Ama içimde sonsuz bir hüzün. Vakit geldi. Türkiye’ye dönme vakti. Aslında daha birçok şey oldu bu gezide, ama bu yazıda bu kadar.


Tekrar otobüsüme bindim ve üç gün sonra ülkeme ulaştım. Ama artık dünyayı gezme düşüncesi -çoktan-damarlarımda dolaşmaya başlamıştı. İste o gün bugün yollardayım. Ama belirtmek isterim ki ülkemi de çok seviyorum. Uzaklarda olsam da içimde bir küçük Türkiye yaşatıyorum.

 
Toplam blog
: 8
: 996
Kayıt tarihi
: 09.08.08
 
 

İngiltere'de Sheffield kentinde yaşıyor ve tercüme işi yapıyorum. Kayseri'de doğdum. Ankara'da ünive..