- Kategori
- Siyaset
Durmak yok aynılığa devam

Çok meşhurdur kısır tartışmalar söylemi. Burada kısır olumsuz anlamda kullanılır. Oysa Kısır benim çok sevdiğim bir yemektir ve bence hiç de kısırlıkla ilgisi olmayan, son derece yoruma açık, aşçının yeteneklerini sergileyebileceği bir lezzettir. Ama ben de yaygın söyleme uyayım ve bu metrobüs ve kentleşme anlayışımız için sıktı bu kısır tartışmalar diyerek ve bence kesinlikle tek doğru! olan bir açılım ile konuya nokta koyayım. Çok ağır, üstat yazarlara özgü bir yaklaşım oldu.
Sayın okurlar 24 Nisan Cuma günkü Hürriyet gazetesinde Sn. Yalçın Bayer' in köşesinde Sn. Ali Müfit Gürtuna' nın metrobüs projesine itirazları verilip bu projenin "İstanbul için rantabl olmadığını, bunun yerine raylı ulaşım yapılabileceğini " vurguladığı yazısı yayınlanmıştı. Daha önce de Sn. Mehmet Yılmaz bu araçların yavaş yavaş servisten çekildiğini belirtip bu kadar milyon Euro ne olacak sorusunu yöneltmişti. Daha sonra Sn. Kadir Topbaş ve diğer teknik yetkililer otobüslerde ön kapılar dışında bir sorun olmadığını belirtip, bu sorununda ay sonuna kadar giderileceğini ve tekrar servise verileceğini belirttiler. Doğal olarak maliyetleri de normaldi. Daha önce Sn. Kılıçdaroğlu' da seçilir ise Sn. Topbaş' ın toplu ulaşım projelerini devam ettireceğini ama daha ekonomik bedeller ile gerçekleştireceğini belirtmişti.
Şimdi sayın okurlar gördüğünüz gibi teorik olarak taban tabana zıt görüşlere sahip olduğunu düşünebileceğimiz yazarlarımız da dahil, ortak paydamız hep İstanbul' a bir şeyler yapmak. Ayrıldığımız nokta seçimlerin pahalı olması, teknik sorunları vb. Hollanda' dan o otobüsler alınmasaydı da kendi ülkemizden başka modeller seçilseydi veya daha ucuza olsaydı veya onun yerine raylı olsaydı vb vb. Eğer sorun sadece yatırımın pahalı ve/veya etik olmayan yöntemlerle yapılması ise -ki iddialar sorun olarak bunu gösteriyor- o zaman yandı gülüm keten helva -ki öyle-. Varsayın ki -daha önce de bu kavramı yazmıştım- Hollanda bu otobüsleri bedava verdi ve üstelik de varolduğu iddia edilen teknik sorunlarında hiç biri yok. Bu durumda bu yatırım kabul edilebilir bir tercih midir? Yoksa teknik ve/veya hukuki hiç bir sorun olmasa dahi artık İstanbul' da tek bir çivi çakılmaması mı doğrudur ? İşte asıl soru ve sorun budur.
Özelde İstanbul' un genelde Türkiye' nin fiziki (doğal) ve/veya Siyasi sınırlarını büyütemeyeceğimize göre ve üstelik bu sınırlar içerisinde korumak zorunda olduğumuz doğal, kültürel ortak varlıklarımız varsa, o zaman yapmamız gereken boyuna imar faaliyetlerinde bulunmak mıdır yoksa önce geleceğimizi, bu koşullara paralel olarak planlayarak bir yaşam döngüsü çizmek midir? Şu anda biz doğa, kültür, çevre vb hiçbir ortak ve korumamız gereken değeri dikkate almadan çoğalıyoruz. Çoğalan nüfus tersine nicelik/nitelik orantısına sahip. Bu yüzden sayısal çokluktan daha fazla olumsuz etki bırakıyoruz. Ve bunu sanki bir balon nasıl olsa üfledikçe sonsuza değin şişer mantığı ile yapıyoruz. Farkında değil miyiz artık bu balon içindeki bu havayı taşıyamaz oldu patlayacak. Belki de patladı aslında.
Allah aşkına ne olur kısır! tartışmaları bırakalım. Sorun ne yazık ki bir etik ve/veya ucuzluk, verimlilik olayının çok ötesindedir. Fiziksel varlığımızı kaybediyoruz. Bu varlık hiç birimizin değil. Hepimizin ve hatta daha ötesi doğmamış olanlar dahil çocuklarımızın, geleceğimizin. Nasıl ama gerçekten nasıl bu gerçeği göremiyoruz anlamıyorum.
Sayın okurlar 24 Nisan Cuma günkü Hürriyet gazetesinde Sn. Yalçın Bayer' in köşesinde Sn. Ali Müfit Gürtuna' nın metrobüs projesine itirazları verilip bu projenin "İstanbul için rantabl olmadığını, bunun yerine raylı ulaşım yapılabileceğini " vurguladığı yazısı yayınlanmıştı. Daha önce de Sn. Mehmet Yılmaz bu araçların yavaş yavaş servisten çekildiğini belirtip bu kadar milyon Euro ne olacak sorusunu yöneltmişti. Daha sonra Sn. Kadir Topbaş ve diğer teknik yetkililer otobüslerde ön kapılar dışında bir sorun olmadığını belirtip, bu sorununda ay sonuna kadar giderileceğini ve tekrar servise verileceğini belirttiler. Doğal olarak maliyetleri de normaldi. Daha önce Sn. Kılıçdaroğlu' da seçilir ise Sn. Topbaş' ın toplu ulaşım projelerini devam ettireceğini ama daha ekonomik bedeller ile gerçekleştireceğini belirtmişti.
Şimdi sayın okurlar gördüğünüz gibi teorik olarak taban tabana zıt görüşlere sahip olduğunu düşünebileceğimiz yazarlarımız da dahil, ortak paydamız hep İstanbul' a bir şeyler yapmak. Ayrıldığımız nokta seçimlerin pahalı olması, teknik sorunları vb. Hollanda' dan o otobüsler alınmasaydı da kendi ülkemizden başka modeller seçilseydi veya daha ucuza olsaydı veya onun yerine raylı olsaydı vb vb. Eğer sorun sadece yatırımın pahalı ve/veya etik olmayan yöntemlerle yapılması ise -ki iddialar sorun olarak bunu gösteriyor- o zaman yandı gülüm keten helva -ki öyle-. Varsayın ki -daha önce de bu kavramı yazmıştım- Hollanda bu otobüsleri bedava verdi ve üstelik de varolduğu iddia edilen teknik sorunlarında hiç biri yok. Bu durumda bu yatırım kabul edilebilir bir tercih midir? Yoksa teknik ve/veya hukuki hiç bir sorun olmasa dahi artık İstanbul' da tek bir çivi çakılmaması mı doğrudur ? İşte asıl soru ve sorun budur.
Özelde İstanbul' un genelde Türkiye' nin fiziki (doğal) ve/veya Siyasi sınırlarını büyütemeyeceğimize göre ve üstelik bu sınırlar içerisinde korumak zorunda olduğumuz doğal, kültürel ortak varlıklarımız varsa, o zaman yapmamız gereken boyuna imar faaliyetlerinde bulunmak mıdır yoksa önce geleceğimizi, bu koşullara paralel olarak planlayarak bir yaşam döngüsü çizmek midir? Şu anda biz doğa, kültür, çevre vb hiçbir ortak ve korumamız gereken değeri dikkate almadan çoğalıyoruz. Çoğalan nüfus tersine nicelik/nitelik orantısına sahip. Bu yüzden sayısal çokluktan daha fazla olumsuz etki bırakıyoruz. Ve bunu sanki bir balon nasıl olsa üfledikçe sonsuza değin şişer mantığı ile yapıyoruz. Farkında değil miyiz artık bu balon içindeki bu havayı taşıyamaz oldu patlayacak. Belki de patladı aslında.
Allah aşkına ne olur kısır! tartışmaları bırakalım. Sorun ne yazık ki bir etik ve/veya ucuzluk, verimlilik olayının çok ötesindedir. Fiziksel varlığımızı kaybediyoruz. Bu varlık hiç birimizin değil. Hepimizin ve hatta daha ötesi doğmamış olanlar dahil çocuklarımızın, geleceğimizin. Nasıl ama gerçekten nasıl bu gerçeği göremiyoruz anlamıyorum.