- Kategori
- Felsefe
Düşünmüyorsan da varsın

benden
Düşüncelerinle gitme insanların yanına, ayaklarınla git” dedim kendime, ama giderken düşüncemin giydiği ayakkabıları nasıl parlatacağımı düşünmekten de alamadım kendimi.
DÜŞÜNCENİN ZIT İKİZLERİ
Anne karnında ikiz kardeşler konuşmaktadırlar:
- Ay çok sıkıldım!
- Sabırlı ol kardeş; pek yakında buradan kurtulacağız, memelerinden süt akan ana kucağına kavuşacağız.
- Nerenden uyduruyorsun güzelim bunları? Görüp göreceğimiz budur işte, ötesi dipsiz bir karanlık.
- Anne diye bir bakıcı varmış; sonunda buradan çıkıp onun koynunda uyuyacağız.
- Göster o zaman bana. Madem çok biliyorsun, hadi kanıtlasana!
- Sabırlı ol; öbür tarafta mutlaka bir bekleyenimiz vardır. Buradaki varlığımızın anlamsız olması hiç de mantıklı değil.
- Sen devam et; felsefeyle avut kendini.
Sonunda doğum anı gelir çatar. Annenin varlığına inanan bebek hemen öne geçip çıkar dışarı, viyaklamaya başlar.
Kardeşinin ağladığını duyan öbürüyse ayak direr; çıkmamak için korkuyla direnirken boğulur ve ölü doğar.
İki bebek de kendi yorumlarında kendi bilgi ve duyularına göre haklı çıkarılabilir. İkisi de göreceli bir doğruluk payıyla düşünmektedirler. Tek fark, birinin iyimser, diğerinin karamsar düşünmesidir. Ana karnından dünyaya doğup büyümek eziyetli bir serüven de olabilir tabi ki; işte bu olasılığı daha doğmadan düşünüp kabullenmek karamsarlıktır.
Biliniz ki iyiden, güzelden, olumludan yana seçim yapmak, sizi her zaman umduğunuz yere çıkartmayabilir; ancak iyimser düşünmenin karanlığı çoğaltmayacağı kesindir; hatta iyimser düşüncenin ışığı her zaman biraz daha uzağı gösterecektir. Karamsar düşünen de haklı çıkabilir; fakat onlar doğrulanan karamsarlıklarını yeni karamsarlıklara kaynak yaparak yaşama sevinçlerini kaybetmeye devam ederler… İyimser olanın kaybettiği de olur elbet; ama iyimser düşünce kaybetse de kaybettiği ana kadar hep kazanmıştır aslında. Çünkü yaşama sevincinin kaynağı olan güzeli ve olumluyu arayan iyimserler yanılgı ve kayıplarını bilgiye dönüştürerek yeniden düşünmeye başlayıp yollara düşmekten asla gocunmazlar.
İnsan, özgür düşünce üretebilmek, bilgiyi çözümleyip kendi bilincini özgürleştirebilmek ve daha da önemlisi kendi bilincinin bilincine varan insan olabilmek için gündelik yaşamın temel maddi endişelerinden bağımsız düşünebilmelidir.
Doğada hayatı yapan en temel hareket var-olma eylemidir. Ancak bunun insan dışı kısmının bilinçli bir eylem olduğunu söyleyemem; çünkü doğadaki evrimsel devinim her ne kadar belli bir kurama bağlanabilir olsa da, bence bir düşünme hâli yoktur. İnsan her ne kadar doğanın içinden türemiş bir canlı olsa da, öğrendiği bilgiyle düşünerek bir bilinmeyeni anlayabildiği anda tüm diğer canlılardan ayrılmıştır. Öğrendikleriyle düşüncelerini saklayıp aktarabilme yetisini de geliştirerek kendi var-oluş ve yok-oluşunun bilincine ulaşmıştır. Bundan sonra doğal devinim süreçlerine müdahale edebilme araç gereçlerinin bilgisini de üretip kullanarak doğallık üstü bir konuma erişmiştir.
Düşünmenin şimdiki hayat bilgimize göre sadece insana has bir özellik olduğu saptaması doğru olmasına karşın insanların büyük çoğunluğu düşünce üretip somutlaştırmadan, doğadaki herhangi bir canlı gibi, içinde bulunduğu doğal ve toplumsal ortamın ona varlığını sürdürebilmesi için kendiliğinden sunduğu nimetleri tüketerek yaşar. Arılar çiçek, meyve ve böcek salgılarından bal üretmek için oturup düşünmezler; fazla bal yapmak için insanlarla işbirliği yaparak fenni kovanlara yerleşmezler. İnsanların da büyük çoğunluğu aynısı böyle hiç düşünmeden kendilerinden önce doğup yaşamış ve yaşamakta olan başka insanları taklit ederek sürdürürler yaşamlarını.
İnsanın toplumsal oluş düzeyine geçmesiyle kurduğu işbirliği düzenleri onun düşünme yetisini hızla geliştirip olgunlaştırırken, ürettiği düşüncelerin eylemsel ortamını da biçimlendirmektedir. Gerçeği söylemek gerekirse doğal ömrünün sonuna kadar insanın artık her türlü dünya koşulunda varlığını sürdürmesine yeterli olabilecek kadar somutlaştırılmış düşünce birikimi vardır. Ancak düşünmek var-olma amacını aşmış bir eylem düzeyine çıkmıştır artık; düşünmek insanın evrensel varlığını belirleme, yapma ve sürdürme eylemine dönüşmüştür.
“Düşünüyorum öyleyse varım!" söylemini ben, varoluşun kuşkulu farkındalığına verilen bir karşılık olarak görmüşümdür. Şöyle ki, yanıtını bilemesem de “Varlığımın kanıtı nedir?” diye sorabiliyorsam varımdır. Eğer düşünmüyor olsaydım soramazdım; çünkü düşünmek soru yapan bir akıl işidir. İşte bu düşünme eylemi benim kendi varlığımı duyumsayıp farkına varmama neden olmaktadır. Farkına varılmış bir varlığın yokluğu da söz konusu edilemez. Bu yüzden, eğer düşünüyorsam varımdır. Aslında düşünmesem de varımdır; ancak bu kez kendimde değil başkalarında varımdır. “Düşünüyorsam varım” demek varlığımı düşünme eylemiyle açıklamanın ilerisinde ve derinliğinde anlamlar içerir. Var olduğumu fark etmekten ileri, “var olmak için, var olmayı sürdürmek için düşünmeliyim” demeye gelir. Çünkü düşünmeye, yani var olmaya devam ediyor olabilmem için, “düşünüyorum öyleyse varım” demenin hemen ardından, “Nasıl ve neden varım?”, diye sormalıyım...
Bence düşünmek, insanı doğadaki diğer canlılardan ayıran tek özelliktir. Bu yüzden ben, “Düşünüyorum, öyleyse insanım”; ya da, “insansam eğer düşünüyor olmalıyım…” diyerek, kendimi düşünmeden de var olabilen varlıklardan ayırmayı yeğliyorum. Çevre koşulları çok fazla yaşamsal bozulma göstermedikçe sağlıklı bir biyolojik ömür sürmek için ezberci bir öğrenici ve taklitçi olmak ve denenmiş eylem boyutları içinde kalarak yaşayıp gitmek var olmaya yeterli olabilir; ancak zamana bir armağan kalarak ölebilmenin tek yolu öğrendiklerimizi düşünmek ve düşündüğümüzü uygulanabilir kılmak için de düşünmüş olmaktır. En azından var olanı geleceğe aktarılabilir bir kayıt altına almayı düşünebilmiş olmak gerekir… Çünkü ancak, “düşünüyorum öyleyse insanım” diyenler geleceğin anıları olabilirler… Aslında gelecekte de var olma bağlamında ele alınca, “düşünüyorum öyleyse varım” deyişi insansı bir anlam kazanmaktadır.
Günümüz teknolojisi insanın bilgiye ulaşmasını hem kolaylaştırmakta hem de hızlandırmaktadır. Dolayısıyla bilgilenmede çabuklaşan ve zenginleşen insanın yeni düşünceler üretmesi de o denli hızlı olabilmektedir; ancak bu düşüncelerin somut uygulama alanlarını aynı hızla yapılandırmak olası değildir. Seçmen oyuna bağlı demokrasilerde somut yaşam alanları genellikle düşünce üretmeden yaşamlarını sürdüren çoğunluğun isteklerine uygun tutulduğu için düşünen insanlar düşüncelerinde çakılı kalabilmektedirler. Maalesef bu aynı zamanda demokratik toplumları ağırlaştıran ve hemen atılması mümkün olmayan tutucu safranın da tanımıdır.
‘Akıl verme, para ver!’ diyerek, uygulanabilir çağdaşlıkta ve toplumsal faydacı düşünceler üreten insanların üstüne abanan bu safradan kurtulmanın tek yolu toplumsal eğitimden geçer. Bu yol, insana kalıplaştırılmış bilgiyi şırınga etmek yerine, bilgiyi bilimsel kuşkuyla sorgulayabilme yeteneğini geliştirmesi için insanın tüm bilgiye kolayca ulaşmasını sağlayacak yöntem ve araçları hizmete sunmayı bir toplumsal eğitim politikasına dönüştürmektir. Bu da nihayetinde laik sosyal bir ileri demokrasi toplumu talep eder.
Demokrasinin tüm ilkeleriyle işler olmadığı bir toplumda zaten geçtim sağlıklı düşünebilmeyi, düşünmek bile mümkün değildir. Demokrasinin olmadığı toplumlarda düşüncenin tek özgürlük umudu ilerici düşünebilen yönetim liderleridir. Bu durum tek adamların, diktatörlerin veya kralların ömürleriyle sınırlı kaldığından barışçıl ve özgür insan toplumunun geleceği için güven verici değildir. Bu yüzden, insanı kendiyle sınırlı kalan yaşam biçiminde tam özgür bırakabilen ve insanların şiddete çağrı içermeyen düşüncelerini ifade edebilmelerini güvenceye alan bir demokrasi yavaş fakat azim ve sabırla insanlığı sürekli iyileştiren en iyi toplumsal yönetim biçimidir. Bu toplumsallık, bir aile, bir dernek, bir belediye, bir mahalle veya bir ulus biçiminde ve hatta uluslararası olmuş hiç fark etmez.. Laik hukuk bağlamlı bir demokrasi özgür düşüncenin tarikatıdır...
Kokuşan bir toplumsal bilinç çöplüğünde pırlanta saflığında düşünebilmek ve bunu özgürce ifade edebilmek, insanın en onurlu var-oluş macerasıdır. Ne yazıktır ki peygamberler ve tarihin büyük insanları düşünce ürettikleri ve uyguladıkları için değil de kahramanlık ve kutsallık sıfatlarından dolayı saygı gördüler. Daha da acıklısı insanlar peygamberlerin ve büyük insanların söylediklerini ve yaptıklarını geçerli zamanın bilgisiyle sorgulamadan olduğu gibi tüm zamanların en doğrusu kabul ederek düşünce üretmekten kaytarmayı seçmişlerdir.
İnsan bu tembelliğinden dolayı tarih boyu kendisinin yerine düşündüğüne inandığı “sahip” insanların kulu kölesi olmayı yiğitlik bile saymıştır. Gene bu yüzdendir ki, insanın özgür düşünmesi “sahiplerin” millî tabudan saydırdıkları kendi çıkarları için bir tehdit ve ahretlik bir günah gibi gösterilebilmektedir. Ne zaman bizim için düşünecek birilerini değil de, bizim düşündüklerimize akıl ve bilgi ekleyerek uygulanabilir tasarımlara dönüştürecek kurumları seçebilecek kadar düşünüyor oluruz, işte o zaman ben, “demokratik insan toplumu” olduk derim.
Düşünceni her şeye açık tutacaksın; iyiye de kötüye de, güzele de çirkine de kafa yoracaksın. Konusu iğrenç de olsa düşünmekten rahatsız olma, yeter ki sonuçlarına katlanmaya hazır olmadığın düşüncelerini kendine saklayabilesin. Senin görevin beyninin kapıcılığını yapmak değil; bırak kapı açık kalsın ki içeri dolabilecek özgür bilginin önderliğinde insana yaraşır bir yaşam sürdürmenin yollarını düşünüp açabilesin.
Kötülüğün nasıl düşünüldüğünü ve yapıldığını anlamak için de düşüneceksin; ancak asla kötü olmak için düşünmeyeceksin. Sendeki iyi ve güzelin büyüyen varlığını kollayabilmen için kötü ve çirkini tüm çıplaklığı ile tanıman gerekiyor; tâ ki tek çıkar yol haline geldiğini sandığında bile kötüye teslim olmanın intihardan beter olduğunu anlayıncaya kadar kötüyü tanımaya devam etmelisin. Bilmelisin ki bir iyiliği korumak adına bile olsa, kötüye teslimiyet bin iyiliğe acı çektirecek bir kötülüktür.
Evrenin somut ve soyut âlemlerini akıl ve ruh sağlığınla duyumsayabilmen özgür bilgilenmeyle düşünebilmene bağlı. Bu yüzden, Şeytanın bilgisini al fakat şeytanlaşma… Meyve veren dalları sevgiyle silkele; ancak dikenli ve meyvesiz dalları da hoyratça kırma. Düşünüp de onların meyveli dallardan önceki ve sonraki hayatın kendisi olduğunu anlamaz mısın? Kötü iyinin, çirkin güzelin hammaddesidir. Tüm canlılar ve cansızlar nasıl ki birbirine muhtaçtır, tüm düşünenler ve düşünmeyenler de öyledir. Bu yüzden düşünmeyen insana merhametle acı, fakat onu asla düşüncesizlikle suçlama; çünkü düşüncesizlik ancak düşünenlere kusur yapılabilir…
Muharrem Soyek