- Kategori
- Blog
Editörlerimize sorduk: "Blogcular içinde kızgın olduklarınız var mı?"

İlk yıllarda, Blog Milliyet. com. tr’yi nasıl bilirdim biliyor musunuz? Yarım daire bir salon. Dizi dizi internetler. Başlarında sayıları 12’yi aşmayan editörler. Ve gece yarısına kadar klavye başında kalıp, sonra aynı yerde uykuya çekilenler. Yatakları, yorganları aynı işyerinde sanırdım. Ne saflık.
Değilmiş. Editörler, evlerinde halledermiş işlerini. Paylarına düşen yazılar çaprazlama okunurmuş. Akla takılan, altından kalkılamayan bir sorun olduğunda da şeflerine sorulurmuş. O da bilemezse, meydandaki sepete atılırmış, beklesin denilerek. Yazı burada demlenirmiş. Demlendikçe güzelleşirmiş. Ama, böylesi demlikte birikenler çoğaldıkça, birbirlerinin üstlerini örttüklerinden, yazılar altta boğulup, mefta olurmuş.
Eee, idare n’apsın? Daha fazla bekletse kokar bu yazı. En iyisi bir formülle “Yazınızı onaylayamadık” denilirmiş. Gerisi malum. Bir yazı çapraz okunduğunda, içindeki gizli mana anlaşılabilir mi? Çöp kovasına nasıl atılabilir?
Bütün bunları, yerine gidip görmedik Tahmin ediyoruz sadece. Onlardan birinin tırnağının ucunu bile göremedik. Onlardan birinin kuyrukları birbirine değmeyen tilkilerin dolaştığı başı bile, göremedik. Ama, çok isterdik.
Adları editör, soyadları com.tr / Yazı okurlar usanmadan ha bre / Benzerler balıkçı süngerlerine / Dertleri çekerler, ciğerlerine / Hukuk mukuk guguk, imla / Çalkala bir o yana bir bu yana / Adları çıkmış editorya’ya / Derler “Bizim de canımız var,” / “Düşünen yok, bu editörler ne alemde? “ / Halbuki, onlar da birer insan bre !”
Editörler, evlerinde yazılarımızı okurken, misafir geldiğinde ara verirlerdi her halde. Gece, bir de ziyafetle bitiyorsa, editörün işi, ancak sabaha kalıyordur. Kahvaltısıydı, keyf kahvesiydi, sabah gazetelerini gözden geçirmek falan filan, öğlenleri bulduğunda, payına düşen yazılar çığ gibi birikiyordu tabi.
Bazen görürdünüz. Hiç alakası olmayan bir yazı, BLOG Kategorisinde yayına çıkıvermiş. Blogcu ne diyor o yazısında “Ağrıdı dişim nanay, çok içmişim nanay, nanay yavrum nanay” Tabi biz saflar şöyle düşünürdük: “ Demek ki, ağrıyan dişler de blog kategorisine dahil” ediliyor.
Eh, bizler de ferahladık. / Yolluyorsun yazını, / Hiç takma sen kafanı / Takvim söyler her şeyi, / Bizler de koyuverdik ipi. / Ramazan, kurban Şaban, Şevval, Zilhicce ayları. / Gevşer o gönül yayları, / Çıkmaz ayın son Çarşambası, / Yayın alsak ne yazar, almasak ne yazar”
Sirkeci Garında raylarda bekleyen katar katar Blog Milliyet mamulleri gördük, katar katar. Tam bir saat içinde, tastamam 250 yeni vagon eklendi bu katara. Demek ki tahmil tahliye işleri bir saatte bu kadar yükleyebiliyor siteme . Editörlerden bahsediyorum. Rahata ermişlerdir garibanlar. Onlar adına ben seviniyorum. Gün ışığını daha çok görecekler diye.
O zaman 8 saatte ( Kaç kişilerse) 2000 adet yazı okunuyor. Hesap böyle. Bunların yarısından çoğu “laylay lom” tabi.
“Mesai içinde mesai yapılacak”diye karar alındığına göre, artık editörlerimizin eli de boş, dimağı da boş, vakitleri de bol. Kafaları da dinçken, aşağıdaki sualleri soralım dedik. “Acep ne derler?” diye.
& Editör olmasaydınız ne olurdunuz?“
& Hiç Blog yazdınız mı?
& Editörler, blog okuya okuya, dağarcığını zenginleştirir mi?“
& Bazı blog’ları okurken “amma da sallamış ha!” veya “Atmış kafadanki, ne atma! Pes!” dediğiniz zamanlar oldu mu?
& Rüyanızda blogcuları görüyor musunuz?“
& Bir blog sitesi kursanız, blogculardan yanınıza alacak olduklarınızıbelirlediniz mı?
& Bir yandan blog okurken, öte yandan da; müzik dinlemeyi, atıştırmayı, anlatılanlara cevap vermeyi, telefonlara cevap vermeyi aynı anda yapabiliyor musunuz?
& Gönül koyup da içerlediğiniz blogcu var mı? “
& Sizler için; “ gizemli, sır vermez, baş verir diye bir kanaat var.” Bu, nereden kaynaklanıyor?
& Bir sandaldasınız. Birisi blogcu, diğeri genç bir kız var. Sandaldevrilse, önce hangisini kurtarırsınız?
& Blogcu’larda kendinize yakın hissettiğiniz var var mı?“
& Beğendiğiniz blogcuların yazısından dolayı, kendileriyle tanışmak ister misiniz?
& Şu tarifle hangi meslek tarif ediliyor? Ağzı var, dili yok, klavyesi var, bloğu yok. Ananı çok, soranı yok. Arabası var, deposu yok. Blogcusu çok, arkadaşı yok. Çok çalışır, çok aşınır, yana yana yakınır, yanmışlığı ile kalır.”
& Blog kategorisine, “tarağını, takma dişini kaybettim. Göreniniz var mı?” deyip yazı sokuşturmak, etik midir?
& Kitabınız var mı?“
& Sizce az yazan mı, sıklıkla yazan mı makbuldür?
& Hatırladığınızda kaşlarınızı çattığınız blogcular var mı?
& Hoşunuza giden bloglar çoğunlukta mı?Kaliteler nasıl?
& İmzasını görmeseniz dahi, onu, üslubundan tanır mıydınız?
& İçinizde okuya okuya “fıttıranlar” olmuş mudur?