- Kategori
- Gezi - Tatil
El salla, el salla; Marmara Adası' na el salla...
Bu bir gezi yazısı değil aslında; 2006 yazında çok sevdiğim arkadaşım, dostum Melis’le yaptığımız maceralı, mutlu, keyifli bir haftalık Marmara Adası tatilinde yaşanmışlıkların özet halindeki anımsaması sadece…’
Adaya gidebilmek için Yenikapı’dan kalkan İstanbul Deniz Otobüsleri’nde zar zor yer bulmuştuk. İkimizde hiç tanımadığımız bir yere gidiyorduk. Tek dayanağımız her yıl Marmara Adası’nda ailesiyle tatil yapan işyerinden Zeynep Abla’nın sözleriydi. Bize birkaç pansiyon ismi vermekle birlikte, zaten oraya vardığımızda adanın iskelesinde birkaç dakika içinde bir pansiyoncunun gelip bizi alacağını söylemişti. Böyle bir durum garip geliyordu ama Zeynep Abla’ya da güveniyorduk.
Ve o sabah gelip de, deniz otobüsüne bindiğimizde, meçhule yolculuğumuz başlamış oldu. Yaklaşık iki buçuk saat süren yolculuğun ardından Marmara Adası iskelesinde indik. Deniz otobüsünden Melis ve benden başka sadece birkaç yolcu indi. Geri kalanlar, Marmara Adası’nın karşısına düşen ve çok daha hareketli olduğu söylenen Avşa Adası’na gidiyordu.
İskelenin ortasında durup adayı izlemeye başladık. 2-3 katı aşmayan evleri, denizin kıyısında sağlı sollu sıralanmış çay bahçeleri ile adanın, daha ilk bakışta insanı saran sıcak bir havası olduğunu görünce ikimizde birbirimize çaktırmadan derin bir nefes aldık.
Bu arada bizimle inen o birkaç yolcu dağılmış, iskelede elimizde bavullarla öylece kalmıştık. Adanın görüntüsünün verdiği güven ve rahatlama duygusu yerini endişeye bırakmaya başlamıştı. Melis’in bana ‘Eee! Ne yapacağız şimdi?’ dediğini hatırlıyorum. Tam bu sırada karşıdan bize doğru gülümseyerek gelen genç bir adamı fark ettik. Bize; ‘Hoşgeldiniz! Sanırım bir pansiyon bakıyorsunuz’ dedi. Zeynep Abla’nın dediği olmuş, biri gelip bizimle ilgilenmişti. Büyük bir sevinçle ‘Evet!’ dedik. Adı Olcay’dı. İskelenin çok yakınındaki pansiyona gittik. Odalar o kadar sadeydi ki, iki yatak ve bir masa, başka hiçbir şey yoktu. Fiyatı söyledi, çok uygundu. Melis’le birbirimize bakıp ‘Yataksa yatak işte. Temizde. Daha ne olsun’ dedik ve odayı kiraladık.
Olcay bize adanın en gözde plajlarından biri olan Kole Plajı’nı tarif etti. Zaten iskelenin sağına ve soluna doğru yayılan evlerin ve pansiyonların hemen sonunda bulunan plajı bulmak hiçte güç değildi. Deniz, düşündüğümüzden çok daha temiz görünüyordu… Pansiyonumuza yerleştikten sonra bol bol yüzdük Melis’le. Akşam yemeği için iskelenin orada sıralanmış lokantalara şöyle bir göz attıktan sonra, iki balıksever olarak tercihimizi Adalı Mehmet’in balık lokantasından yana kullandık. Adalı Mehmet ve eşi Yelda Hanım o kadar sıcakkanlı ve ilgiliydiler ki, o günden sonraki her gün orada yemek yedik. Günlerimiz aynı dinlendirici sıradanlıkla devam ediyordu. Sanki zaman bir yerlerde takılıp kalmıştı da, biz başka bir frekansta hayatı yaşıyorduk. Sabah en geç 09:00 gibi uyanıp, aldığımız sıcak poğaçalarla deniz kıyısındaki çay bahçelerinden birinde kahvaltı ediyor, oradan Kole Plajı’na parmak arası terliklerimizle yürüyüş yapıyor, kumsalda birkaç saat güneşleniyor ve adada en hareketli ve eğlenceli saatleri geçirmemizi sağlayan kano keyfine başlıyorduk. İnsanın denizle bütünleşmesini sağlayan, araya incecik bir çizgi çekip, dalgalara çok yakın olmanın heyecanını yaşatan kano maceralarımızı, büyük bir dalga üzerimize doğru geldiğinde önce korkup sonra dalgayı atlatınca bir ‘oh’ çekip, attığımız kahkahaları unutamam herhalde…
Sabah saatlerinin en büyük sürprizi plajda güneşlenirken ya da denizde yüzerken kumsalın biraz açığından geçen Seyhan 4 Feribotu’ndan yükselen Barış Manço’nun ‘El salla, el salla’ şarkısıydı. Meğer, bu 15 yıllık bir gelenekmiş. Feribot her sabah 11:00 gibi iskeleden kalkar ve Barış Manço’nun bu şarkısı eşliğinde Tekirdağ’a doğru yol alırmış. Feribottakiler adaya, adadakiler de feribota el sallarmış. Çok hoş bir gelenekti doğrusuJ
Akşamüstleri güneşlenmekten ve kanoya binmekten yorgun düşen bedenlerimizi, bir iki saatlik uykuyla dinlendirip, akşam yemeği için Adalı Mehmet’in lokantasına uğruyorduk. İskelede günbatımını izlerken, dondurma ya da çekirdek yiyor, adada bir aşağı bir yukarı volta attıktan sonra, birbirimize bakıp ‘Hadi odamıza gidip bir şeyler okuyalım’ diyorduk. Adada bir disko varmış, bir de canlı müzik çalınan yer. Burada zamanın ağır çekimine ve rehavetine öylesine kapıldık ki, oralara gitmek aklımızdan bile geçmedi. Hatta bir akşam Avşa Adası’na geçer, eğleniriz diyorduk ama onu bile yapamadık.
Biricik dostum, bu kadar keyifle tatil yapabildiğim, sağladığımız uyuma her gün biraz daha şaşırdığım Melis’ime, bize ilk andan beri yardımcı olan Pansiyoncu Olcay’a, günlerimizin daha neşeli ve lezzetli geçmesine vesile olan Adalı Mehmet ve eşi Yelda’ya buradan teşekkür etmek istiyorum. 2006 yazı çok güzeldi…