- Kategori
- Öykü
Elimde Bir Demet Filiz
Günler boyu süren yaman mı yaman bir yağmurun ardından birdenbire çıkıveren şiddetli rüzâr, kapkara bulutları uzaklaştırdığında gökyüzünde zayıf ışıklarıyla tek tük yıldızlar görülüyordu. Çoğu çinko olan damların üzerine yerleştirilmiş taşların yuvarlanıp yerlere şiddetle düşmesinin çıkardığı ürkünç ses, etrafta sıkça bulunan ağaçların; rüzgarın karşısında yenik düşüp, görkemli, uzun kalın dallarının kırılıp yerlere hızla düşmesinin sonucu çıkan gürültü karmaşası çevreye ne olduğu çözülemeyen bir korku salmıştı. Yaşamın sonuna gelindiğini çağrıştıran bu seslere bir de uzun bir yolun başlangıcı, geliş müjdesi veren çığlık karışmıştı. Oksijenin sebep olduğu bu çığlık, doğaya karşı verilen ilk zayıf direnişti....
Bir rüya atmosferine benzeyen yollarda koşu başlangıcı için start alınmıştı. Bebek önemli, bebek ailenin gözbebeği, çiçeği, her kötülükten korunmaya çalışılan...
Her adım bir yıl, her yılda binlerce adım gizli... Sevinç, korku, sır.... sır.... sır diye tehditle saklanması istenen duygular, davranışlar.... Bir güçlü, bir güçsüzün aynı atmosferde aynı soluğu alıp vermesi.... Güçsüz, hüzünlerle yaşamını frenleyen, duygularını kuytularda saklayarak gizleyen, güçlü denen kişi tarafından susturulan, derinliklerde yaşayan, kâbus dolu geceleri tekrar tekrar yaşayan insan... Güçsüz ya küçüktür, ya manen zayıftır... Güçlü tarafından yüreği korkuyla, hüzünle doldurulmuş güçsüz kimi zaman küçük bir kız, kimi zaman küçük bir erkek çocuk, kimi zaman da genç bir kadın, genç bir erkek....
Güçsüz konuşmaya başlayınca; “Yalancı”, “Hayalperest”, “İftiracı”, “Fantezi arayan” kişi olarak tanımlanır... Tanımlanır tanımlanmasına da güçlü olanı da bir korku kaplar. Acının yoğunluğu içinde yaşayan güçsüz midesi bulansa da güçlünün yaralı bir aslan gibi meydanda gövde gösterisi yapıp sadece kendisine hitap edilen, başkasının anlayamayacağı esnek cümleleri kullanması, onu Tanrıya isyana kadar sürükler... Geceler boyu yarı açık gözlerle uyumak, okulda yarı ürkek dolaşmak, işinde tüm benliğini yarım yamalak kullanıp, kendini sadece işine vererek huzuru bulmak....
Anılar derin üstüvanelerde dönüp dolaşıyor, zaman zaman unutuluyor; tekrar hatırlanıp beyindeki gizli bölmede korku perdesiyle tekrar kapanıp kronikleşiyor....
Özen gösterilip büyütülen insanlar, içlerinden kimi susan, kimi susturulan... O korku perdesi bir aralansa anıların derin uçurumlarında oluşan girdaplarda dinleyen de okuyan da bir an kaybolup dalıyor....
Ürkünç sır perdesi açılmıştı... Genç kadın küçük bir çocuğun bakışıyla sesine bürünmüştü... Tek tek olanı biteni anlatıyor.... Susturulmuş “Uyduruyorsun” diyerek....Köşeye çekilip büzüşmüş. Büyüklerinin gözünde suçluydu, yalancıydı... Tekrar tekrar yaşadığı o kâbus dolu iğrenç olaylar... Tanrıya karşı isyanı, sitemi halâ sürüyordu.... Büyüklerin görkemli heybeti, çamurdan yapılmış, pişmemiş insan betisine benziyor, hava şartlarından etkilenerek bozulan... Midesi bulanıyor... Bir insanın diğer bir insandan midesinin bulanması korkunç bir duygu... Kusma hissi ağza kadar gelir durdurursunuz... Genç kadın, ürkek, küçük bir güvercin misali yanındakilere sığınma içgüdüsüyle anlattıkça anlatıyordu... Bana “İftiracı, küçük yalancı” demişti en güvendiğim büyüğüm; çünkü ismini andığım kişi saygın biriydi, susturulmuştum... Küçücük dünyamda bir plan kurmaya başlamıştım. Bana inanmayanları inandıracak bir şey olmalıydı. Ki “İftiracı, küçük yalancı” diyenler bana hak versinler... O günden beri elimde kanıt olmadan hiçbir zaman konuşmam... Halâ bana telefon edenlerin bile telefon açma tarih, saatini tek tek üşenmeden yazarım... Bir çok insana güvenim olmadığı için ne kadar samimi olsa da bu notları mutlaka tutar, bazen de seslerini kaydederim... İkili dayranan insanlar bazen öylesine ibreyi ters çevirirler ki neye uğradığınızı şaşırırsınız.... Bu insanların davranışı aslında önemli değil, ancak saygı duyduğunuz bir insanı karşınıza alıp etkiliyorsa bu durum haliyle sizi üzer... Bir düşünün, çok sevdiğiniz kişi bir anda etkilenme sonucu aşılmaz bir duvarı aniden örüp, etkilendiği kişiyi koruma altına alıp, yargıya varıyor, söz hakkı da tanımıyorsa... İnsan olmamızın zayıflığı bazen Tanrıya siteme, isyana bile sürükleniyoruz... Ama duvarın ardındaki etkileme gücü olan o kişinin bariz negatifini söylemeniz için asla söz hakkı tanınmaz...
Meditasyon sonunda tüm bu duygulardan kurtuldum. Ama yine önemli durumlarda bir iki kanıt mutlaka elimde bulundururum. En yakınım o küçücük yaşımda bana öfkeyle “Yalan Söylüyorsun.” deyince tüm vücudumu tarif edemeyeceğim sıcak bir titreme kaplamıştı. Ne yapacağımı düşünmeye başlamıştım. İlk aklıma geleni uygulamaya kararlıydım. Jileti ikiye bölüp parmaklarımın arasına saklamıştım. Yine o kusmuk adam... Anneme dediklerim kulağına gitmişti... Donu görünce yüreğim duracak gibi olmuş, tir tir titriyordum. Bir daha anneme söyleyecek olursam dilimi keseceğini söylemişti... O an aklıma İpek sinemasında seyrettiğim bir film gelmişti... On kişi civarındaki düşman askerleri dağda içki içip kızı oynatmışlar, üstünü başını yırtmışlardı... Daha sonra kızın konuşması için birbirlerine yitekleyip dövmeye başlamışlardı... İçlerinden biri bir kasatura çıkararak kızın dilini çekip kesmişti... İçimi büyük bir korku kaplamıştı. Elimdeki jileti fark edecek diye ödüm kopuyordu...
Korkudan yüreği duracak gibi oluyordu anlatırken...
Yine o kusmuk çıkıverdi karşısına, elleri ayaklı titriyor küçük kızın.... Tehditler, tekrarlanır büyük tarafından... Aynı hareketleri yapınca, küçük kız rastgele jileti sallar... Güçlünün elleri kan içindeydi... Şiddetli bir tokatla yerlere yuvarlanmıştı küçük kız... Güçlü hızla mendiliyle elindeki derin çizgileri bastırırken, küçük kız kaçıvermişti... Annesinden habersiz eve girip saklanmıştı... Saatler sonra uyuduğu yerden kaldırmıştı annesi... İkinci gün okula gitmemişti.... Araya hafta sonu girmişti... Okula gitti... Yine aynı filimde gördüğü gibi hem toz biber, hem karabiberi küçük naylon torbaya koyup önlüğünün cebine saklamıştı... Şaşılacak şey, eli bantlı güçlü bütün gün yanına yaklaşmadığı gibi daha sonraki günlerde şikayet de etmemişti....
Bu kez konuşan olgun yaşta güzel bir kadın...Herkese her konuda yardımcı olan, akıl veren manen destek olan bu bayanın da olumsuz bir yaşamı olması, yok olan bir maddeyi var etmek gibi bir şey olsa gerek diye düşünürken, güven verici sesin sahibi bu elli yaşlarındaki hanım birden bire şefkat arayan küçük bir çocuğun kişiliğine bürünmüştü... Küçüktü... O, şimdi küçük bir kızdı... Yaşayamadığı küçüklüğünü istiyordu... Gözlerinden ard arda yaşlar akıyordu... Çocukluğumu istiyorum... Şimdi çocuk olmak... Bu yaştayım ama bıraksan çocuk gibi sokulup ağlayacağım, kucağında sabahlara kadar uyuyabileceğim bir anne baba kucağı istiyorum... Başımı omzuna yaslayıp bana güven verecek bir destek istiyorum... En çok sinirlendiğim cinsel sapıklık olaylarının, olaylar diyorum çünkü dünyanın neresinde olursa olsun masum insanları oldukça üzen, sapkın insanlara ise yeni bir yol, heyecan veren bu konudaki ayrıntılı haberlerin verilmesi... Kim bu olaylara dur diyecek? Sapkın, kimi zaman taşranın unutulmuş bir köyünde, kimi zaman gelişmişliğin doruk noktasındaki bir şehrin en seçkin semtinde munis bir maske ile her zaman pusuda...
Şimdi çocuk olmak... Şevkat istiyorum.. Hiçbir zaman yaşayamadığım küçüklüğümü istiyorum. Korku dolu günler yaşadım o küçücük yüreğimde... Annem ya ondukozunda ya yirmisindeydi. Issız yollarda bazen tek başıma, bazen erkek kardeşimle güneşin altında saatlerce yol yürürdük... Arkamızdan birinin, bir hayvan olabilir, korkunç bir cin olabilir diye düşünür birbirimize söylemeden yürürdük. Korku ruhumda belirgin büyük bir yeri kaplamıştı... Görev verilirdi... Altı – yedi yaşımdaydım... Yollar ıssız, Haziran - Temmuz – Ağustos aylarının kavurucu sıcaklığına bir de Eylül ayının bağ bozumu sıcağı... Küçücük ayaklarımızın gömüldüğü biz bastıkça uçuşan sıcak tozlu yollar... Elimizde sepetler içinde yetişme ayına göre araları ağacın yapraklarıyla ayrılmış birer kilogramlık bazen zerdali, erik, bazen üzüm, bazen incir doldurulurdu... Fabrikaya ulaştığımızda öğle olurdu... Sepetleri boşaltıp bağa geri döndüğümüzde öğleden sonrayı bulurdu... Yollar yine ıssız... Sıcaktan ayaklarımızın yandığını hissederdik... Dedim ya ben altı – yedi yaşlarımda kardeşim de benden iki yıl küçük... Şehirlerarası seyahatlerde yol kenarına çıkmış çocukları gördüğümdü içim burkulur, onlara dua ederim... Her okul kapandığında yaşadıklarımız kaldığı yerden devam ederdi...
Sekiz yaşımdaydım...Bir gün tek başıma gidiyordum. Anneannemin bağı bizim bağdan epey uzaktı. Annem, bizimle bir şeyler göndermişti... Aklıma “Kırmızı Başlıklı Kız” geliyor. Onun karşılaştığı aç kurt acaba bir insan mıydı?Yol boyunca şimdiki gibi hatırlıyorum. Büyük bir siyah araba içinde insanı ürküten değişik tipli dört adam pis pis sırıtıyorlardı.... Israrla arabaya binmem için çağırdılar. Şu an bile o korkuyu yaşıyorum. Yüreğim ağzıma gelmişti... Korkuyorum ama nedenini bilemiyordum... Hiç cevap vermeden yoluma devam ettim... Arabayı durdurdular. Biri yanaştı. Kolumdan çekip gel diye ısrar etti... Hiç sesimi çıkarmadan yürümeye devam etmiştim. O an pis bıyıklı adamı diğer arkadaşları çağırdı... Arabaya binip yine yavaşça sürerek bana bir şeyler söyleyip kendi aralarında gülüşüyorlardı. İğrenç yüzleri vardı... ben o an sanki ölmüştüm... Vücudum vardı ama ruhum yüksekte bir yerdeydi... Hafiflemiştim... Bir güç beni sanki yukarı çekip almıştı... Yol bir türlü bitmek bilmiyordu... toz terlemiş tenime yapışmıştı... Ayaklarım tozdan bembeyaz olmuştu. Adamlar bir süre daha bana takıldılar. Ne sıcaklığı, ne arabanın çıkardığı tozu hissediyordum. Sadece yürüyen başka bir cismimi görür gibiydim. O bendim, korkuyorum, terliyorum, tozdan nefesim tıkanıyor buna karşın hiçbir olumsuzluk fiziksel olarak bana tesir etmiyordu. Sanki iki bedenim vardı. Yolda yürüyen başka bir görüntü... Onu izleyen ben başka bir görüntü gibiydi... Uzun bir süre bu şekilde yürümeye devam etmiş, onlara cevap vermemiştim. Dilimin tutulduğunu hissetmiştim. Aklıma ne annem, ne babam ne kardeşlerim geliyordu... Evrende yapayalnızdım... Gözlerimin akmaması için direnmeme bile gerek kalmamıştı. Vücut benim değildi sanki...
En sonunda adamlar tarlaları geçip bağların bulunduğu yere ulaşınca hızlanıp gittiler... Ben bir süre robot gibi yürümeye devam ettikten sonra, yavaş yavaş gözlerimden yaşların aktığını hissettim. Adamlar gitmişti... İçim rahatlamıştı ama boyum küçük olduğu için bağların kenarlarına topraktan yapılmış bentlerden virajda beklediklerini farketmemiştim. Aceleyle gözlerimi silip yoluma devam etmiştim... Birkaç şey söyleyip güldükten sonra yollarına devam ettiler... Öyle toz çıkarıyorlardı ki araba görünmüyordu. Yer yer açan pamuk tarlaları, bağlar toz içinde kalmıştı. Ben etrafıma bakmaya çalıştım. Rahatlamıştım. Bir de bu yolun geri dönüşü vardı. Nasıl dönecektim? Vücudum yavaş yavaş sanki ağırlaşmaya başladı. Hafiflik gitti... Yerde yürüyen benle havada izleyen ben sanki birleşmişti. O korkuyu ömrüm boyunca unutmama imkân yok... ne annemi, ne babamı ne de orada bulunan büyükleri affetmiyorum. Ruhumda açılan yara öyle büyüktü ki şimdi bile halâ o korkuyu yaşıyorum. Gönderildiğim yerin çocukları hem benden büyük, hem de erkekti... Onlar da gelip alabilirlerdi. Niçin beni gönderdiler bu kadar uzun yola bugün bile çözemedim. Belki annemin yaşının çok küçük olması onu böyle bir sorumsuzluğa itmişti diyorum. Ama arkasından sürekli zorla tarla kenarına yoldan geçen yolcuların su içmesi için bir testi, bir bakır tas koymaya gönderirdi. Gölge yere testiyi, bakır tası yerleştirip boş olanı geri getirirdik. Kendisi de boş durmazdı... Çok genç yaşına rağmen tek başına çalışırdı.
Korkuyorum, çocuk olmak istiyorum