- Kategori
- Dünya
Elin gücüyle kendi Zalimini yenmek

Ali İsmail ve Esma - Söylenecek ne kalıyor ki?
Suriye’de kimyasal saldırı düzenlenince, açıkçası ben de Esad’ın bu işi yaptığından tam emin değildim. Bu işi kendi halkına yapmış olmasına ihtimal vermememden değil, ama tüm uluslararası kamuoyunu bu kadar karşısına almışken, böylesine kör bir kurşunu kendi bacağına sıkmasının anlamı yoktu. Sivil halkı ve en önemlisi de bebe ve çocukları hedef alan böylesi zalimce bir vahşetin ona gittikçe daha da zayıflayan iktidarını sağlamlaştırma anlamında hiçbir getirisi olmadığı gibi, yanında yer alan az sayıdaki müttefikini de kaybetmesine yol açacaktı.
Ancak ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Cuma günkü açıklamasından sonra, bu konuda herhangi bir tereddüt kalmamış gibi gözüküyor. Söylediklerine bakılırsa, kimyasal silahların Esad rejimi tarafından, en savunmasız kitlelere karşı, en acımasız şekilde kullanıldığı netlik kazanmış durumda. Bunun sonucunda da Obama’nın kırmızı çizgileri aşılmış ve Suriye’ye müdahale de kaçınılmaz hale gelmiş oluyor.
Ancak gözüken o ki, Bush’un Irak konusundaki tarihi kimyasal yalanından ve kanlı Ortadoğu işgallerinden sonra, dünya kamuoyunun ve özellikle de Batı güçlerin Suriye’ye herhangi bir müdahalede bulunma istekleri kalmamış. Daha doğrusu, kimse artık elini ve kolunu Ortadoğu’nun kanlı bataklığına kaptırmak istemiyor.
Bunun birinci nedeni, bu kirli savaşın kendi sınırlarında değil de, okyanus ötesi veya bölgelerinin dışında yer almasıdır. İkincisi, Suriye’nin petrol gibi iştah açan savaş ganimetlerine sahip olmamasıdır. Üçüncüsü, Esad rejimine muhalif olan güçlerin Batı kamuoyuna “tekin” gelmemesidir.
Ama tüm bunların ötesinde, Suriye’ye herhangi bir şekilde müdahil olmak istemeyen Amerika, Kanada, İngiltere ve Avustralya gibi İngilizce konuşan halkların hafızalarına, Irak ve Afganistan’dan dönen askeri cenazelerle onların başında ağlayan genç dullarla anne babaların kazınmış olmasıdır. Bu ülkelere tabii ki Fransa ve Almanya da dâhildir.
Ancak bunun kadar etkili olan diğer bir konu, kendilerini Müslüman olarak tanımlayan radikal örgütlerin, örneğin rahiplerin başlarını keserek öldürmesi ve bunu internet ortamında paylaşmasıdır. Ya da Suriyeli muhaliflerin hedefi her vurduklarında, “Allahu Ekber!” diye bağırmasıdır.
Tüm bunlar bir araya gelince, ortalama batılı vatandaşın kafasında “İslam” ve “Ortadoğu” kelimeleri, yas, gözyaşı, kan ve patlayan bombaları çağrıştırmaktadır. Buna bir de dünya kamuoyunda genel olarak esen savaş karşıtı rüzgârlar eklenince, Suriye’deki tüm o kan donduran görüntülere rağmen, Esad’a karşı bir cephe açma isteği uyanmıyor, elinde bunu yapabilecek askeri gücü bulunduran batılı efendilerde.
Buradaki kilit nokta da, Suriye’ye savaş açmak değildir. Teorik olarak, bunu her ülke her istediği ülkeye karşı açabilir. Önemli olan, bu savaşı açtıktan sonra, onun sonunu arzu ettiğiniz gibi getirebilmektir. Bu askeri güce sahip ülkeler de çok azdır ve son gelişmeler göstermektedir ki, bu konudaki en güçlü ve yegâne aday yine Amerika’dır. Buna ek olarak, Irak ve Afganistan tecrübeleri tüm bu güce rağmen, arzu edilen sonucun alınamadığını ve tam aksine yok edilmek istenen radikal unsurların, daha da güçlenerek ortaya çıktığını göstermiştir. Bu da Batı kamuoyunda Ortadoğu’da herhangi bir silahlı müdahalede bulunma isteğini iyiden iyiye azaltmıştır. Bu yüzden de Obama, Esad rejimine kimyasal silah kullanma konusunda uyarı ateşiyle yetinmek ve bunu bile Kongre’nin onayıyla yapmak istiyor.
Özetle, Batı artık Ortadoğu’da savaşmak istemiyor. Kırmızı çizgiler dâhilinde, kendi haline bırakmayı tercih ediyor.
Doğrudur, bugüne kadar yapılan dış müdahaleler Ortadoğu’yu fena halde yıpratmıştır, Afganistan’ı hayalet ülke haline getirmiş ve Irak’ı da mezhep çatışmaları bataklığına sürüklemiştir. Ama Ortadoğu kendi içinde de kaynamaktadır. Filistin konusunda bile İsrail’e karşı yekvücut hale gelememiştir, ne yerel halk ne de komşu ülkeler bazında. Hala kanlı cihat’ı Müslüman olmanın en üst derecesi olarak görme eğilimi ağır basmaktadır İslam dünyasında, gerektiğinde de en çok kendi mezhep kardeşine karşı.
Oysa dünya bambaşka sulara doğru yelken açmaktadır. Yukarıda saydığım İngilizce konuşan ve diğer Almanya, Fransa, İsveç gibi gelişmiş ülkeler artık tüm imkânlarını kutuplardaki alternatif enerji arayışlarına yöneltmiş bulunuyorlar. Onların savaşmak dışında bambaşka hedef ve seçenekleri var.
Oysa İslam dünyası bırakın dış güçleri, hala kendi içinde düşman yaratmakla meşgul. Birbirini olduğu kabul edip, güç birliği yapıp, beraber gelişmek yerine, hala herkes kendi tek hegemonyasını kurmanın peşinde. Gücü ele geçiren, karşındakini tümüyle yok etme veya en iyi ihtimal kendine tabi kılma arzusunda. Bu durum Sünni, Şii ve Alevi tüm kesimler için ayrı ayrı geçerli.
Ancak İslam dünyası tüm bu renklerden oluşuyor.
Birinin diğerine üstün gelmesi söz konusu değildir.
Sadece mezhep değil, dünya görüşü bazında da.
Bu yüzden, elin gücüyle kendi zalimini yenmek bu kadar zor oluyor. Hem zalimin yerine daha ikna edici bir alternatif oluşmadığı hem de başkasının gücüyle kendini güçlü göstermek istenildiği için.
Mümkün olsa, El Cezire’nin Türkçe altyazıyla tüm ülkede izlenmesini isterdim. Son derece kaliteli söyleşi ve programlar sunuyorlar, hem de tüm dünyadan (bunda kuşkusuz ki Arap-İngiliz sentezinin büyük etkisi var ve bu gibi başarılı Doğu-Batı sentezleri sürdürülebilir dünya barışının anahtarı olacaklardır). Cuma akşamı da Kerry’nin konuşması ve Cameron’un hezimeti sonrasında Amerikalı ve İngiliz gazetecilerle çok ufuk açıcı bir söyleşi gerçekleştirdiler (geçen Irak tezkeresi solcu Blair’in sonunu getirirken, geçmeyen Suriye tezkeresi de sağcı Cameron’a ölümcül darbeyi vurmuş gibi görünüyor). Suriye’ye müdahalede bulunulması beklenilen Amerika, İngiltere, Kanada ve Avustralya’daki halk kitleleri, bunun neden Suudi Arabistan gibi gayet de güçlü bir ordusu bulunan Müslüman bir ülkeden beklenmediğini soruyormuş.
Aslında yerinde bir soru.
Diyeceksiniz ki, bizde bu savaş gücünü göstermeye dünden hazır olanlar var. Onlara göre zaten Türkiye son derece güçlü ve gelişmiş bir ülke ve Mısır ile Suriye’yle ittifak kurduğu an, bu Sünni Blok’un karşısında kimse duramayacak.
Bu durumda, güçlü ve gelişmiş bir ülkenin kıstasını tekrar hatırlatmak isterim: Herhangi bir şehir otobüsünden bir avuç insanı alıp bakarsınız, sağlık, eğitim ve genel kültür seviyeleri nasıldır diye. Eğer bu rastgele avuçlamalarda her daim sağlık, eğitim ve kültür seviyeleri yüksek veya yeterli vatandaşlarla karşılaşırsanız, o ülke gelişmiş ve güçlü demektir.
Ne dersiniz, Türkiye, Mısır ve Suriye’nin bu rastgele avuçlamalardaki insan seviyesi nasıl çıkar? Nasıl çıkarsa, oluşturacakları ittifak da öyle çıkacaktır. Ya da tersinden bakarsak, bu rastgele avuçlamalardaki insan kalitesi, neden ülke ve bölge olarak bu kadar elin gücüne bağlı olduğumuzun en ibret verici göstergesidir.
Sadece ve sadece mezhep düşmanlığından vazgeçmesini bilsek bile, ülke ve bölge için çok büyük kazanımımız olur.
Ama biz daha resimdeki gençlere bile eşit gözyaşı dökmekten uzağız.
Onları kurban vermekten de öyle.
Bu durumda elin gücünden ne medet umuyoruz ki?
Zuhal Nakay