Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 

27 Nisan '14

 
Kategori
Felsefe
 

Elmalılı Vâhib Ümmî’nin Dîvân-ı İlâhiyât’ı üzerinden Türk Tasavvuf Felsefesi

Elmalılı Vâhib Ümmî’nin Dîvân-ı İlâhiyât’ı üzerinden Türk Tasavvuf Felsefesi
 

Göktürk Alfabesi


Türk tasavvuf geleneği ve kültürü henüz felsefî bir okumaya tabi tutulmamış görünmektedir. Öyle ki bu sahada felsefî bağlamda yapılıp edilenler, daha çok yeri bilinmeyen bir hazinenin peşine düşmüş bir maceracının kafasının estiği yerleri eşelerken tesadüfen bulup çıkardığı hemen ardından da tozunu toprağını şöyle bir silkeleyip üflediği buluntulara benzemektedir. Aranan nedir? Neler bulunmuştur? Yeterince bilinmemektedir. Belki de bu yüzden maceracının kazma ve küreğine dek gelen buluntular, aslında bizde unutulmuş bir rüyayı ilk etapta hatırlama ya da hatırlatma işlevi görmekte, bir müddet sonra da umulanla karşılaşılamadığı haletiruhiyesinden olsa gerek, makûs kaderleriyle yeniden baş başa bırakılmakta ve unutulan bir köşede meraklısını beklemektedir.

Bu değişmeceli (metaforik/mecazi) sunumda aranan hazine, 13. Yüzyıl Anadolu Türk coğrafyasında zirveyi gören tasavvufî gelenektir. Kuramsal olanın amel olarak da göründüğü bir örnek yaşantıyı imler. Maceracı, bu yaşam biçiminin farkına varan ve onu anlamaya çalışan felsefesiz araştırmacılardır. Buluntular ise, felsefesiz çalışmalarla heba edilen emeği karşılar. Burada en azından sonuçları itibariyle ciddî bir sorunun var olduğu aşikârdır. Bu sorun nasıl aşılabilir?

Sorun iki ana gövdede ele alınmalıdır: 1) Felsefesiz bakışın kısırlığı ve doğurduğu vahim sonuçlar 2) felsefeli bakışta hangi felsefe?

Son zamanlarda farklı alanlarda dikkat çekmeye başlayan ancak sayıları bir elin parmaklarının geçmeyen istisnaî incelemeler bir tarafa bırakılırsa, Türk tasavvuf geleneği ve kültürünün bir bütün olarak ya da bütünsel bir bakış açısıyla henüz felsefî bir okumaya tabi tutulmadığının altını bir kez daha çizelim. Gerek diğer alanlardan gelen felsefesiz okumalar, gerekse felsefenin içinde neşvünema bulmasına rağmen Anadolu Türk tasavvufunun değerini gereğince takdir edemeyen indirgeyici felsefeler, hazinenin keşfedilmeden yokluğu yönünde hüküm vermeyle sonuçlanmaktadır. Oysa olan ve olması gereken bu değildir. Bu durumda öncelikli olarak bütünsel bir perspektif geliştirilmeli ve her bir detay elde edilen bakış açısından istifade ederek dikkatle incelenmelidir. Öncelikle yapılması gereken var olanın açığa çıkarılmasıdır. İkinci aşama ise, okuma olarak ifade ettiğimiz ulaşılan verilerin inşa edilmesidir.

Anadolu Türk coğrafyasında Tasavvuf, gerek nazarî gerek amelî bağlamda 13. yüzyılda en kâmil evreyi görür.

Nedir söz konusu dönemde zirveyi gören felsefe? Bu felsefenin adı Anadolu mayası olarak da anılan gönül felsefesidir. Esası birlik, tezahürü ise birlikteliktir. Hedefi ise sonsuzluktur. İçten dışa bir açılımla yaşanır. Merhametle ayakta durur. Hürmetle takdir toplar. Muhabbetle kavranır…

Piri Türkistan Hoca Ahmet Yesevî’nin alperenlerinin Türk dilinin kudretiyle gönüllere çaldığı mayanın tutmasıyla erişilen bir zirvedir bu. 13. yüzyılda Anadolu insanının gönlünde karşılık bulan maya, 16. asrın gönül dostu Abdülvehhâb Ümmî’de hâlâ taptazedir. Arı duru bir Türkçeyle “dört asra yakın bir süre dirilik, dirlik ve birlik nefesini Torosların zirvesinde Müslüman Türkün gönlüne bahar yeli gibi üfleyip durmuştur.” Ve farkında olana hâlâ can vermeye devam etmektedir. Lakin yaklaşık 200 yılı aşkın bir süredir felsefî anlamda yön değiştiren ufkumuz, içimizde pek çok maceracı doğurdu. Macera logos/rasyonel yeti ile gönlü kavrayabilme üzerine kurgulandı. Oysa rasyonel yeti olan logos’un nous’u/gönlü anlaması çok da mümkün değildi. Oysa eskiden gönül esasında logos’tu gördüğümüz.

Gönül esasında temellenen logos, birliği kurmuştu. Birlik dirliği sunmuş, dirlik diriliği getirmişti. Logos esasında açılmak istenen gönül ise, en fazla birlikteliğe uzanabilirdi. Ve baktığımız pencere değişince “dirilikten dirlik, dirlikten birliği” kurma sevdasına kapıldık. Bu ise aslında bir indirgemeydi. Gönlü anlayamayan logosun faaliyetiydi. Elbette sonuç itibariyle, arzu edilen, aynı idi. Lakin ilmî cenahta biri maceraya bağlandı diğeri ise hakikate

Çalışmada Türk tasavvuf geleneği, gönül esasında rasyonel akla uzanan bir yaklaşımla Elmalılı Vâhib Ümmî’nin Dîvân-ı İlâhiyât’ı ile sınırlandırılarak felsefî bir temellendirmeye tabi tutulacaktır.

Süleyman Dönmez

 
Toplam blog
: 51
: 885
Kayıt tarihi
: 27.02.07
 
 

Ben kimim? Kafa kağıdımdaki beyana göre 1969 tarihinde Burdur - Gölhisar'da, doğumuma şahit ala..

 
 
 
 
 

 
Sadece bu yazarın bloglarında ara