- Kategori
- Ben Bildiriyorum
Erciyes ağlıyor- Geleceği olmayan gençlik-2

Otobüsle uzun yol benim için hiç sorun değil. Biner binmez gözlerimi kapatırım, inince açarım. Zaten genelde gece giderim. Böylece yolculuğun hiç farkına varmam. Tabi ki yol arkadaşım geveze değilse.
Bu sefer her ikisi de olmadı. Yani yol arkadaşım geveze değildi ama ben de uyuyamadım.
Harem’den bindi arabaya. Ben pencerenin yanında olduğum halde rica edip oraya oturmak istediğini söyledi. İsteksizce yer verdim.
Gösterişli, boylu poslu, iyi giyimli bir delikanlıydı. Bayağı bayağı tipliydi. Öyle ki bir iki genç bayan yolcu dönüp bakmışlardı.
Oturur oturmaz gözlerini arabanın camına dikip dışarıya bakmaya başladı. Çok asık suratlıydı. Hiç konuşulacak, muhabbet edilecek birine benzemiyordu.
İstanbul’u çıktığımızda vurup kelleyi uyumak ya da bu suratsız gençle konuşmaya çalışmak arasında kararsız bir iki o yana bu yana dönüp durdum. Mecburen Ankara’ya kadar bu duruma katlanacaktım. Otobüs virajları bir bir geçerken hafif başımın da dönmesiyle gözlerimi kapadım.
Ne kadar zaman gittim, bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda gencin başını cama iyice yasladığını gördüm. Uyuyor olmalıydı. Muavin ön taraftan başlamış yolculara kolonya tutuyordu. Hay Allah niye uyanmıştım ki sanki! Dışarı bakmaya çalışırken gencin yüzünü gördüm. Ağlıyordu. Allah Allah! Şaşkındım ama bir şey de diyemiyordum. Özel bir durum olabilirdi. Çekine çekine:
- Bir şey mi oldu, dedim.
- Üniversite sınavını kazanamamışım.
- Ne var bunda ağlayacak? Ölüm yok ya sonunda! Kendini topla. Ayıp oluyor milletin içinde. Erkek adam ağlar mı?
- Bu benim için son şanstı.
- Son şans diye bir şey yoktur. İnsan yaşadığı sürece şansı da devam eder. Gelecek yıl yine girersin.
- Giremem çünkü babam bir daha yollamayacağına yemin etti. Hem zaten üç keredir giriyorum, kazanamıyorum.
- Peki, ne olacak şimdi?
- Artık benim için her şey bitti.
İnanılır gibi değildi. Gencecik bir delikanlı daha bu yaşında her şeyin kendisi için bittiğini söylüyordu. Genç insanların ağlaması beni çok etkiler. Gözleri kızarmış sessizce ağlarken yanaklarından aşağı iki damla yaş süzülür gider. Yaşlı bir insan ağrısından, sızısından, derdinden, yalnızlığından ağlar. Zaten yaşı gelmiştir. Eli ayağı tutmaz. Durumunu kabullenir. Ağlama denmez buna. Mızmızlanır adeta.
Genç insanlar öyle mi? Onları ağlatan çaresizliktir. Kabullenemezler bir türlü durumlarını. İşte bu genç, kendisi gibi bir buçuk milyon arkadaşıyla sınava girmiş ve kazanamamıştı. Üstelik üç yıldır giriyor ve kaybediyordu. Üniversiteye alınacak öğrenci sayısı 300 bindi. Yani sınava girecek her beş kişiden birisi kazanabilecekti. Sınavı kazanıp üniversiteye girebilmek için 1.200 bin kişiyi geride bırakmanız gerekiyordu. Bunu yapamayabilirdiniz. Çok normal bir durumdu. Ama anne baba, çevre, toplum ve devlet böyle demiyordu. Siz herkesin gözünde tembel, beş para etmez birisiydiniz. Yetkililer sınava iyi hazırlanmadığın için kaybettiğini, kazanmak için daha çok çalışman gerektiğini söylüyorlardı. Bu saçma sapan aptalca eğitim sistemini icat edenlere sormak lazım. Hayatlarında kaç kişiyi, kaç defa geçmişler? Kazanırsan hayatın devam ediyor, kazanmazsan hayatın bitti. Köpek mi yarıştırıyorsunuz? Bu şekilde insanların gelecekleri belirlenir mi hiç?
Bir insan üniversite sınavını kazanamadı diye nasıl hayatı biter ya!
“Biz böyle bir şey demiyoruz.”
Ne demek demiyorsunuz? Bütün sisteminiz bunun üzerine kurulu. Gence söylediğiniz şey aynen şöyle: ”Üniversiteyi kazanamazsan senin için gelecek yoktur.” Buradan anne babalara sesleniyorum: Üniversiteyi kazanamayan çocuğunuz Allah göstermesin kendisini öldürürse bu sistemin sahiplerinin yakasına yapışın. Çocuğunuzun katili onlardır. Savcılığa verin, suç duyurusunda bulunun. Bu sizin hakkınızdır.
Spor müsabakaları ve benzeri durumdaki yarışmalar heyecanı, oyun zevkini artırmak içindir. Kaybettiğin zaman her şeyin bittiği bir yarışma yarışma değildir. Bu kumardır. Ve insan hayatıyla kumar olmaz. İnsanların gelecekleri yazı tura atar gibi belirlenemez.
Bir de şu işte sınava üç giriş hakkın var, şeklinde sınırlamalar oluyor. Sana ne? İstersem elli defa girerim. Harç alıyorsun işte, fena mı? Bırak kaz gibi yolunmaya devam edelim. Seni üniversiteme almıyorum, artık okuyamazsın denir mi ya? Yeni düzende Üniversite sınavına dilediğin zaman dilediğin kadar girersin.
Bir de müfettişlik, hesap uzmanlığı vs sınavlarındaki yaş sınırına gülüyorum.80 yaşındaki adamı başbakan yapıyorsun ama 35 yaşındaki adamı banka müfettişi yapmıyorsun. İşte çok öğündüğünüz demokrasiniz ve ülke düzeniniz. Bu tür komik sınırlamalar eski zaman aşiretlerinde reis seçerken falan olmalı. Adam 36 yaşında, kırk yaşında ama derya. Senin yaşın geçmiş; almıyorum. Türkiye’de bugüne kadar kaç tane banka battı? 30’mu? 50’mi? Bu kafayla bir gün diğerleri de batar.
Yeni düzenin getirdiği eğitim sistemini okuyanlar bilirler. Orada üniversiteye girmek olmazsa olmaz bir şey değildir. Genç sınava isterse girer isterse girmez. Üniversite sınavı ve üniversite öğretimi seçeneklerden sadece birisidir. Gençlerimizin önünde en az üniversite kadar değerli beş yıllık mesleki eğitim süreci vardır. Mesleğini belirleyerek kendisini yetiştirip hayata hazırlanır. Üniversiteyi bitirenlerin diğerlerinden %30 daha fazla ücret alacaklarını söyledik. Elbette bu kimselerin eğitimleri, işleri, sorumlulukları ağırdır. Öyleyken bile senin bin lira aldığın yerde onlar (uzmanlar)bin üç yüz lira alırlar.
Mesleki eğitim yazımızı okuyanlardan bir arkadaşımız on altı yaşında başlayan eğitim sürecinin erken olduğunu, o yaşlardaki bir çocuğun henüz gelişimini tamamlayamadığı için uygulamalı eğitimde zorlanacağını söylemiştir. Eleştirisine teşekkür ediyoruz. Sanırım yazılarımızı detaylı yazamadığımız için on altı yaşındaki gencin mesleki eğitim uygulamasının da onun yaşına göre olacağını söyleyememişiz.
—Ağlaman bittiyse konuşalım.
—Ben nasıl bakacağım Aynur’un yüzüne şimdi. Ona söz vermiştim kazanacağım diye!
—Bak bak! Sevgilin de var demek!
— Beni anlamıyorsunuz abi! Yıkıldım, bittim ben!
— Bak genç arkadaş. Sana moralini düzeltecek şeyler söylemek isterdim. İnsanları teselli etmek onları kandırmaktır. Sen, sana, işte “Sakin ol. Yarın her şey daha güzel olacak. Her şey düzelir.” Şeklinde konuşan insanları dinleme. Bu ve benzeri sözler geçici bir rahatlama verseler de seni uyutmaya yönelik boş sözlerdir. Sana ne yapman gerektiğinin söylenmesi lazım. İşin doğrusu, bu düzende bunu da söyleyebilmek zor. Akıllı büyükler sana bir sürü öğüt vereceklerdir. Bilgisiz insanın sözü “ öğüt”tür. Onunla hiç bir şey olmaz.
Kırmızı gözleri gülümsemeye başlamıştı. Çantasından çıkardığı çöreği bana uzattı.
—Buyurun lütfen. Teyzem yaptı akşam. Onlara da yük oldum. Benden fazla üzüldüler kazanamadım diye. Harçlığımı çıkarmak için iki aydır 500 Evlerde bir mağazada çalışıyordum.
- İyiymiş işte. Neden çıktın?
- Ben aslında çalışmak istiyordum. Parası çok düşüktü. Yine de çalışıyor olmak insana kişilik kazandırıyor. Ama bizimkiler “Seni bakkal çırağı olasın diye mi okuttuk?” diyorlar.
Türkiye’de okuduğun zaman “büyük adam”olmak zorundasın. Eğer olamamışsan boşuna okumuşsun deniliyor. Peki, büyük adam kim? Doktor, mühendis, müdür, vali, kaymakam. Muallim, memur parçası, çöpçü, amele, hayvan bakıcısı, hamal, tamirci parçası, bakkal emmi diyerek yüzlerce iş ve meslek hor görülüyor. Aslında bir gün, bir hafta bu milletin el üstünde tuttuğu meslekleri bırakıp diğerlerine izin vereceksin. Hayatın duracağını, onlarsız yani şu halkımızın beğenmediği iş ve meslekler olmadan Türkiye’de yaşam olamayacağını bu ülkenin insanları anlayacaklar. Temizlik işleri üç gün dursa, her taraf pislik dolsa bas bas bağıracaklar “vazgeçtim kaymakam olmasından. Tek benim çocuğumu da çöpçü yapın!”Ülkede yapılan her iş her görev önemli ve değerlidir.
Aslında Halkın bu işte pek suçu yok. Devlet yönlendirme yapıyor. Kiraz festival töreninde en iyi kirazı üreteni değil valiyi konuşturuyorlar, gösteriyorlar. Biz de kıpkırmızı kirazları vali yetiştirdi sanıyoruz. Bunda bir kısım “yalaka”medyanın da büyük rolü var.
Otobüsümüz gecenin karanlığında bilinmeyen yerlerden geçerek ilerliyordu. Belli ki delikanlı fazla konuşmayı sevmiyordu. Gür siyah saçlı başını koltuğa yaslamış sanki bir şey görünüyormuş gibi camdan dışarı bakıyordu.
— Babam ayakkabı tamircisi. Aynı zamanda boya da yapıyor. Garajın yakınında belediye ona bir yer yaptı. Kira vermiyor.
—Ne güzel işte de neden belediye babana dükkân yaptı?
—Babam trafik kazası geçirdi. Belden aşağısı tutmuyor. O nedenle. Yardım olsun diye. Lisede ve ortaokulda iki tane kız kardeşim var. Annem de astım hastası. O haliyle evlere merdiven silmeye gidiyor.
Cevap vermedim. Ne diyebilirdim ki?
“ İstanbul’u fethedecek, Fatihler doğuracak yaştasın” diye coşku verdiğimiz gençlerimizin önüne hedef koymamışız. Oku. Liseyi bitir. Üniversiteye git. Kazan. Ya kaybedersen ne olacak? Belli değil. Caddelerde, sokaklarda gördüğünüz limon satan bir gencimizin bile belki okuduğu okullarda takdirnameleri vardır.
Gençlerimiz ancak üniversiteye gittikleri zaman bir iş, meslek ya da sanat sahibi olabileceklerini düşünüyorlar. Çünkü eğitim görevlileri, toplum, devlet, anne babalar onları böyle yönlendiriyor. Hem zaten gençlerimizin geleceklerini kurabilmelerini sağlayacak sistemler, yöntemler yok. Meslek okulları yıllardır var zaten. Ben çalışma hayatı içinde “Meslek okulu mezunuyum “ diyen birine çok az rastladım. Siz gidin, meslek okulu diplomasıyla iş arayın. Bakalım bulabilecek misiniz? İş sahibi”Bunlar çoluk çocuk. Bunlar lise talebesi” diyor, işe almıyor. Haklı da.
Üniversite çağında bulunan genç sayısı her yıl iki milyona yakın. Ama alınacak öğrenci 300 bin. Geri kalan ne olacak? Şuna bakın ya! Ülkenin geleceğini belirleyecek gençlerimiz kendi geleceklerini bile belirleyemiyorlar.
Bu ülkeyi yönetenlerden, yönetmeye talip olanlardan umudumuz yok zaten. Türkiye’de insanların oyunu almak çok kolay.”Laik Türkiye”diye bağırırsın yüz binler peşine düşer. Hanımın türbanlıysa zaten hiç bir şey yapmana gerek yok.%30 oyun garanti. Böyle bir şey var mı? Bu nedir ya? Biraz düşünelim lütfen. Bugünkü iktidar partisine bu ülkede her iki kişiden birisi oy verdi mi? Evet. Bu iktidar partisi altı yıldır örneğin iki milyon gencimizin her yıl üniversite kapılarında rezil, perişan olmaları konusunda gençlerimizi bu çıkmazdan kurtaracak bir çözüm üretti mi? Hayır. Üretmiyorsa niye ülkenin başına getiriyorsun? Türbanını yine tak. Atatürk’ün askerleriyiz diye yine bağır. Verme oyunu. Seçme hiçbirini. Gitme sandığa! Bu ülkeyi kurtaracak fikirlere yönel. Ya bunu seçeceğiz ya bunu. Ne demek ya! Hiçbirini seçmiyorum. Görüşlerimiz burada. İşte yeni eğitim sistemi. Şimdi milyonlarca gencin hiçbir mesleği, işi, sanatı yok. Mesleği olmayan nerede çalışabilir? Kim iş verir ona? Okumuş. Mürekkep yalamış. Kültürü artmış. Hepsi bu. İş ve meslek ayrı bir şey. Gelecek demek. Şimdi milyonlarca gencimiz vereceğiniz hiçbir işi yapamaz. Çünkü bir meslek öğrenmemişler. Yeni düzende senin çocuğun 21 yaşına değdiğinde bir işi, mesleği, sanatı olacak. Elinde tapu gibi diploma yerine geçen belgesi olacak. Bu belgeyi genç beş yıl içinde alıncaya kadar alnının derisi çatlıyor. İşi mesleği sanatı öğrenmeden hiçbir şey alamaz. Senin Tayyibi’nin, Baykal’ının böyle bir fikri var mı? Sırf Atatürkçü, sırf dindar diye bir partiye oy verilir mi? Adamların bu ülke için düşünceleri yok. Kapasiteleri bu kadar. IMF’den borç alacaksın. Sömürü patronlarına dağıtacaksın. Onların fabrikalarında ülkenin insanları boğaz tokluğuna çalışacaklar. Benim vergimle aldığın borcu geri ödeyeceksin. Halka da depolarda çürümüş bozuk gıdaları yardım paketi olarak dağıtacaksın.
Hadi halkımız yeteri kadar bilinçli değil. Peki, okumuş, kültürlü insanlara ne demeli? Ordinaryüs Profesör Tayyib’e oy veriyor. Baykal’a, Bahçeli’ye oy veriyor. Peki, bunlar sana bir şey veriyor mu? Verebilir mi? O halde niye seçiyorsun? ”Benim oyum çobanla bir mi” demeyi biliyorsun. E göster o zaman. Görmüyor musun adamlarda yeni bir fikir, yeni bir düşünce, yeni bir proje yok. Yapılan şeyler daha öncekilerin aynısı. Başbakan bize sonucu gösteriyor: ”125 milyar dolar ihracat yaptım.” Nerde bu para? Ben söyleyim: Sömürünün patronları çıtır çıtır yiyorlar. Eğer böyle değilse, bu para Türk ekonomisine girdiyse emekliliğine iki yıl kalmış Hatice hanım, utanmaz, vicdansız işveren tarafından neden işten çıkarılıyor? Devlet neden ülkedeki milyonlarca insana dilenci gibi yardım parası dağıtmak için kanun çıkarıyor? 125 milyar dolar bu kardeşim. Sonra 26 milyon turist gelmiş. Adamlar birer tas çorba içip gitseler bile üç beş milyar dolar bırakırlar.
Bu düzene mecbur değilsin ki. Başka bir arayışa yönel. Gel Kerim Korkut’un elini sık. Şan şöhret sizin olsun. Ben sizin çantanızı taşıyayım. Düşün. Kendin de kurtul ülkeyi de kurtar.
TV’lerde, gazetelerde, dergilerde konuşuyor, tartışıyorsunuz. Bütün konuşmalarınızı ben bir soruda topluyorum. ”Neden Böyle?” Nedeni var mı? Böyle işte. Milyonlar okuyor sizleri. Yetmiş yıldır söylediğiniz şey ”Ebem eşti, tavuk deşti”” Bu doğrudur. Bu yanlıştır. Bu şöyledir. Bu böyledir. Böyle olmalıdır. Şöyle olmamalıdır” demeniz gerekiyor. Bunlar böyle yapıyor. Niye böyle yapıyorlar? E yapıyorlar işte. Çölaşan üstadım döktürüyor. Yazdığı, söylediği her şey doğru. Ama yine de bu ülkeye gerekli olanı söylemiyor. Ne yapmamız gerektiğini söylemiyor.
Bir anda kendimi politikanın kör kuyularına bıraktım işte.
Genç, bu arada uyumuştu. Gecenin karanlığında otobüsümüz Ankara’ya doğru yol alıyordu.
Toplumun büyük kesimi tarafından gençlerimiz “serseri ve sorumsuz” olarak nitelenirler. Herbiri bilmem kaç yaşlarına gelmiş büyük büyük adamlar ve kadınlar olsalar da hayatın anlamını öğrenememiş bir kısım anne baba ve büyüklerimize göre ”gençliğini yaşamak” maalesef “serserilik” olarak algılanıyor. Onlara göre gençler sadece derslerine çalışmalı, okulunu bitirip bir iş güç sahibi olmalıdırlar. Sinemaya gitme, top oynama, playstation, cep telefonu, bilgisayar, gezme, denize gitme, kızların peşinden koşma toplumumuza göre hep serseri işi şeylerdir. Gençlerimiz nasıl sorumluluk taşıyacaklar? Onların önüne bir hedef mi koydun? Ellerine bir iş mi verdin? Bu ülke yönetiminin gençlik diye bir sorunu yok ki!
Ben gençlerin yabancı hayranlığına da kızmıyorum. Senin ülkende hayran olacak ne var ki? Elbette yabancıya hayran olacaklar. Abuk sabuk sanatçıların konserlerine deşarj olmak, sadece uyutan yeni Türk filimlerine uyumak, bunların küfürlü olanlarına ise gülmek için gidiyorlar. İvedik milyonlarca izleyici çekmiş. Oscar ödülü mü alacak sanki? Eskiden gençler ”Keşke Danimarka’da doğsaydım” derlerdi. Bir ara özellikle entellerde Paris merakı vardı. Şimdilerde Amerika moda. Niye ayıplıyorsunuz beyler? Gençliğin aradığı her şey dünyanın başka yerlerinde. Çember sakallıyla oturup tespih mi çeksinler?
Gençlerin evlenmesi de bir sorun ülkemizde. Yeni nesil klasik davul zurna ya da limonata-dandun salon evliliğine sıcak bakmıyor. Şimdilerde dillendirilen düğünsüz yani nikâhtan evlilik. Tabi ki bunlar sisteme tepki olarak ortaya çıkıyor. Konu komşu ne der, el ne der, elin günün içine çıkmak gibi yanlış anlayışlar sonucu çocuklarını evlendirecek aileler belli maliyeti olan bir töreni mutlaka yapmak zorundadırlar. Adam senelerce biriktirdiği parayı ona bir gelecek sağlayacak yatırım yapmak yerine oğlunun, kızının düğününe harcıyor. Bari harcanan paraya değse. İki dan dun al sana düğün. Bugün düğünlerimiz için harcadığımız para en gereksiz harcamadır.Bir de herkes toplumun yönlendirmesiyle düğün yapmaya mecbur bırakılıyor. Sanki Allah kanunu. ”Hiç düğünsüz olur mu? Dul kadın mı alıyoruz” deniliyor. Memur Mustafa’nın iki yetişkin çocuğu var. Düğün yapması gerekecek. Adam zaten kredi kartına borçlu. Yemeye ekmeği yok.
Dost ahbap yapar onun düğününü. Bu da ayrı bir sorun. Her hafta iki düğün. Takı takmasan olmaz. Öyle az uz bir şey de takamazsın. En azından bir çeyrek ya da elli lira. İnsanlarımızın bir kısmı da öyle yüzsüz ve utanmaz ki. Nişanı ayrı düğünü ayrı yapıyor. Bazı düğünlerde alenen isim söyleyerek para topluyorlar. İyice ticarete döküldü iş. Hurdacı Rıza’nın elinde on lirası var. Ne yapsın gariban? Utana sıkıla gidiyor takıya. Ya da kaçıyor düğünden. Veya hiç gelmiyor.
Bir de çeyiz, düğün elbisesi, takılar ve ev eşyası var. Şunu alacaksın, bunu alacaksın, şunu almazsan kızımı vermem gibi biraz çirkin kıran kırana mal pazarlığı yapılıyor sanki. Düğün sahibi ne yapsın? Bir günde ev olur mu. Ev olmak yıllar alır. Bir ömür sürer. Evlensinler. Yavaş yavaş kendileri alsınlar. Geline altın da neymiş? Gelin kuyumculuk mu yapacak? Gösteriş bunlar gösteriş. Desinlere gidiyoruz.
Yeni düzende evlilikle ilgili görüşlerimizi açıklamıştık. İsteyenler için törenler vardı. Ama tören yapmak mecburi değildi. Gelir durumu standardın altında olanlar standart töreni seçmek zorundaydılar. Çünkü standart üstü törenlerin onların karşılayamayacağı değişik ücretleri vardı. Standart törenler ise örneğin on düğünün birlikte tek törenle yapılması nedeniyle düğün sahiplerine nerdeyse hiç yük getirmiyordu. Her ne kadar hayatta bir defa yapılıyor olsa da dört çocuklu bir aile için her bir düğün salonu kiralamanın bedelinin 15 bin lira olması durumunda toplam 60 bin lira ciddi bir yıkım olacaktır. Aynı şarttaki bir aile yeni düzende birkaç bin lira ile dört çocuğunu evlendirebilecektir. Törenlerin istenilen şekilde olmasına gelince çok kişiye aynı anda bir tek düğün yaptığınız için bu töreni dilediğiniz gibi gönlünüze göre yapmanız mümkündür. Ayrıca yeniçağın düğünleri tüm insanlara açık olacak ve uygun hava koşullarında açık yerlerde yapılacaktır. Olağanüstü güzelliklerin sergileneceği bu düğünler türküye, şarkıya, oynamaya, zıplamaya meraklı halkımızında en büyük eğlencelerinden biri olacaktır. Ayrıca belirtmemiz lazım yeniçağın düğünlerinde takı takma yoktur. Ancak çiçek veya benzeri hediye verilebilir. Çünkü insanların bir kısmının isteyerek yapmadığı bu davranış özünde baskı ve zorlama içermektedir. Yeniçağda kişilerin varlıklarını gösteriş olarak ortaya koymaları çok ayıp bir davranış olarak algılanır.
*Düğün sahiplerini birbirine düşüren şöyle olsun, böyle olsun, şöyle yapalım, böyle yapalım şeklindeki tartışmaları olmayacak.
*Ülkenin en fakir insanı bile oğluna kızına gönlünce istediği gibi bir düğün yapabilecek.
*Düşünceleri ya da maddi durumu nedeniyle düğün törenine sıcak bakmayan insanlar isterlerse törensiz evlenebilecekler.
*Yeniçağda evliliklerde takı, ev dizme, çeyiz gibi zorlama, el ne der anlayışına dayalı düğün adetlerine aileler ve evlenenler bakımından yıkım olduğu için izin verilmeyecek.
*Diğer fakir insanlar evlenenlerin düğün törenlerinde düğüne gitme ve zorlama takı nedeniyle zor durumda kalmayacaklar.
*Bütün buna rağmen durumları iyi kimseler çocuklarına krallar gibi düğün yapabilirler. Tabi ki parasını ödemek kaydıyla. Evlilik Birimi yeni düzende insan, para, bilgi ve zevk unsurlarıyla ülkemiz insanının yaratma becerisini kullanarak standart üstü düğün tören seçenekleri hazırlayacak.
Amma da uykusu varmış. Neyse ki uyandı. Genç yol arkadaşımız uyurken biz konulara daldık gittik.
— İyi uyudunuz.
— Teşekkür ederim.
Sanıyorum yol arkadaşım Nurcan’ını düşünüyordu. Ben ise onu ve onun gibi olanları.
Gençlerin sigara ve uyuşturucu kullanımı konusunda o kadar çok şey söylendi yazıldı çizildi ki bu konuda ne söyleseniz denilenin tekrarı olacaktır. Farklı, insanların pek değinmediğini sandığım şunları söyleyebilirim: Uyuşturucu popüler bir konudur. Bu konuda konuşursanız, yazarsanız, çizerseniz önemli olursunuz, insanların ilgisini çekersiniz. Havuzda, derede, nehir, göl ve denizde yılda bilmem kaç tane genç insanımız ölür. Hiç kimse tınlamaz. Havuzda boğulan dört gencimizle ilgili TV haberini dinlerken eminim ki bu ülkenin içişleri bakanı patlamış mısır yiyordur. Ama uyuşturucudan bir kişi ölse Türkiye ayağa kalkar. Basın, televizyonlar bu olaydan bahseder. Muhteşem bir şekilde ölmediğiniz zaman, düşüp kafanızı bir yere çarpıp öldüğünüz zaman ölmüş sayılmıyor musunuz? Ne yaptığını ne ettiğini bilmeyen ey ülkemin insanları sizin ilginizi çekebilmek için, şu ya da bu nedenle ölen insanlarımız amuda kalkıp öyle mi ölsünler? Ölümün şekli mi olur ya?
Ülkemizde çok sayıda gencin okumadığı, okuyamadığı ve en önemlisi aileleri tarafından okula gönderilmediği bir gerçek. Ülkemizde eğitim mecburi değil mi? Ama adam okula gitmiyor, gönderilmiyor. Burada devletin saygınlığı ne oluyor? Kim çekinir bu devletten o zaman? ”E ne yapalım? Halkı karşımıza mı alalım?” valla alman gerekiyorsa alacaksın.
İşte yeni düzenin eğitim sisteminde okula gitmek mecburidir. Gitmezse zorla götürülür. Ama zaten o zaman bu insanlar çocuklarını seve seve ve isteyerek göndereceklerdir. Çünkü yeni düzende onların işçi olarak tarlada çalışmaları ayrı ancak çocuklarının ve eşlerinin tarlada ya da evde çalışmaları gerekmeyecektir. Çocuğu okula göndermeyip de ne yapacak. Hem sonra çocuğunun giyimine karışılmayacak. İnancını ve töresini yaşamasına karışılmayacak. Bugünkü gibi okullar yok. Bizim eğitim sistemimizde eminim ki Sürmeneli hoca Fettah torununu kendi eliyle eğitime gönderecektir.
Kampanya Kapitalist burjuva düzenin insanları uyutmak ve aldatmak için başvurduğu gösterişten ibaret sonuçta çok fazla fayda sağlamayan bir uygulamadır. Örneğin ağaç dikme kampanyası”nasılsa yapılıyor” düşüncesi oluşturarak beklide ülkemizde bir orman devriminin başlamasını önlemiş ya da geciktirmiştir. Şimdi bazı gazetelerin ülkemizde öncülük ettiği “haydi kızlar okula” tarzında kampanya aynı sonucu doğuracak ve okula gönderilmeyen yüz binlerce çocuğumuzla ilgili ciddi sorunun üzerini örtecektir. Bu günümüz klasik demokrasisinin çokça başvurduğu bir yöntemdir. Ülkede köklü çözümler yapamayan idareciler “göz boyama kampanyaları” ile sorunlarla uğraşıyormuş görüntüsü verirler. Maalesef biz halk da bunu çok kolay yutarız. Örneğin sağlık bakanlığı bir ilde küçük çapta bir çalışma yapar. TV’ler ve basın yoluyla duyurur. Biz de bakanlığın tüm ülkede çalıştığını zannederiz. Yeniçağın yönetim sisteminde böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü görevleri size halk ve halkın seçtiği üyeler verir. Şimdi ise görevi veren de yapan da sizsiniz. Öyle olmadıysa böyle olsun ya da hiç olmasın diyebilirsiniz.
Burada özellikle son yıllarda ortaya çıkan çalışma hayatımızın bir arızasından söz etmek istiyorum. Malum gençler işi, mesleği öğrenebilmek için bir yerlere girip staj yapıyorlar. Aslında mantıklı. Olması gereken bir şey. Fakat bazı uyanık işverenler bunu fırsata dönüştürmüşler. Maaş verdiği işçisini çıkarıyor. Koyuyor stajyerleri aylarca hatta yıllarca çalıştırıyor. İki yıl staj mı olur ya? Zavallı gençler de beni işe alacak diye aylarca çalışıyorlar. Kendilerini göstermek için çırpınıyorlar, gayret ediyorlar. Uyanık, vicdansız işveren süre biraz uzayınca o stajyeri çıkarıyor yenisini alıyor. Gencecik insanlar o kapıdan bu kapıya rezil bir şekilde sürünüp duruyorlar. Bir kısım işverenler zavallı gençlere yol parası yemek parası bile vermiyorlar. Nasıl bir şey bu ya? İki yıl bedava çalıştırıyorlar diyorum. Yetkili misin nesin. Körümsün, sağırımsın? Sen nerdesin? Nerde kanunların? Kendi maaşını geç verseler bağırırsın. Hiç vermeseler işini bırakırsın. Yazık değil mi bu gençlere?
Bu söylediğim bütün Türkiye’nin gözleri önünde oluyor. Kimse de en ufak bir tepki yok. Nasıl bir ülke burası ya?
Gençlerin en büyük sorunları elbette ki iş bulmak. Ülkede iş yok. Neden çünkü ülkenin tüm kaynakları ekonominin emrine verilmemiş. Yani kullanılmıyor.
Bizim köyde dağ taş bol. Hayvancılık yapılır. Ama akıllı köylülerimiz İstanbul’a gelmişler kapıcılık yapıyorlar. Ayakkabı boyacılığı, simitçilik yapıyorlar. Komşu köylü akıllı. Önüne katmış beş yüz davar. Vurmuş bizim dağlara. Yarın koyunlarını satıp İstanbul’a gelecek. Bir ağa gibi, bey gibi ayakkabısını benim akılsız köylüme boyatacak.
“Kerim Bey senin şu Ankara yolculuğu da bitmedi gitti” diyebilirsiniz. Bu sefer gerçekten uzadı çünkü. Yol arkadaşım yakışıklı genç de iyice sıkılmış o yana bu yana dönüp duruyordu. Ben yine ülkemiz gençliğine dalıp gitmiştim.
Türkiye’de adamın varsa durumun ne olursa olsun işin hazırdır. Herşeyin istisnası vardır ama bunun istisnasını görmedim. Senede alınan 50–100 bin devlet memurunu ayrı tutarsak Türkiye’de işe girmek tamamen torpille olur. Başka bir yolu yoktur. Torpil’in yoksa iş de yoktur. Torpil zengin mevkii sahibi insandır. Hatırı sayılır, şöhretli kimsedir. Siz fakirsiniz. Mevki sahibi değilsiniz. Hatırı sayılır şöhretli kişi de değilsiniz. Zaten bunlardan birisi olsaydınız fakir olmazdınız. O zaman demek ki sizin torpiliniz yoktur. Ne yaparsanız yapın işe giremezsiniz. Ha bu arada bir partiye yalakalık yaparak da işe girebilirsiniz. Bugün beş altı milyon olduğu söylenen işsiz insanların tamamı bu anlattığım gibidir.
Elinizde yazılı bir kâğıtla giderseniz yüzde yüz işe girersiniz. Sizin için birisi telefon ederse yine işe girersiniz.
Yeni düzende iş birimi vardır. İnsanları eğitme, onlara iş bulma, işe yerleştirme, çalışma düzeninde sorun çıktığında çözme İş Biriminin görevidir. İş birimine kayıt olmadan amcanın berber dükkânında bile çalışamazsın. Feriştahın oğlu bile olsan elinde yazılı kâğıtla işe giremezsin. Türkiye’de çalışma durumunda olan 40 milyon küsur insan işe yerleştirmede eşit şansa sahiptir. Öncelik vicdanen senin de kabul edeceğin bazı konularda olur. Adam sakattır. Karısı hastadır. Bu kişiyi işe senden önce alabilirim.
Yeni düzende işe girmen için kapı kapı dolaşıp iş araman gerekmez. Ücretsiz ve çok kolay bir şekilde İş Birimi’ne kayıt olursun. Bu, İş Birimi’nin senin iş aradığını bilmesi için yapılır. Seninle ilgili tüm bilgiler zaten merkezi kayıt sisteminde vardır. Bu kayıtlara göre ülkede mevcut işlerden uygun olanına en kısa sürede seni yerleştirmek birimin görevidir. Ancak tabii ki Yeniçağda kanunlarla kabul edilen çalışma ilkeleri vardır.21 yaşına değmiş olmak, sağlıklı olmak gibi. Bir de mesleğinde yeterli olup olmadığına bakılır. Ben bunu biliyorum diye herhangi bir işe giremezsin. İşte bunlar için İş Birimi tüm harcamaları kendine ait olmak şartıyla seni işe hazırlar. Ve kendi eliyle götürüp işe yerleştirir. Çünkü işveren karşısında sorumlu İş Birimi’dir.
Günümüz yönetim anlayışları genç kızları”Elinin hamuruyla erkek işine karışma” diyerek çok sayıda iş ve meslekten dışlamış adeta onları eve ve hamur yoğurmaya mahkûm etmiştir.
Ben kendi kendime soruyorum. Gerçekten erkeklerin yaptığı hangi işleri kadınlar yapamazlar? Aklıma madencilik, demir çelik gibi ağır bedensel işler dışında hiçbir iş ve meslek gelmiyor. Yeni düzende şu an evlerinde olan 20 milyonu aşkın kadınımızın iş hayatına sokulacağını söylemiştik. Onların yapacakları iş, meslek ve sanat ülkemizdeki yüzlerce meslekten birisi ya da hepsi olabilir.400 binin üzerinde Yeniçağın Güvenlik Sistemi elemanlarının beklide 100 bini aşkını kadın olacaktır. Sonuç olarak ülkede mevcut çalışma yaşındaki kadın erkek nüfusun tamamı mutlaka iş hayatında yer alacaktır.
Sabah yeryüzü ağarırken otobüsümüz Ankara’ya vardı. Genç benimle tokalaşıp ayrıldı. Sanki kendi içimden tartışmasını yaptığım şeyleri duymuş gibi yüzünde hafif bir tebessüm vardı.
Kadınla erkeğin hayatın hiçbir yerinde farklı tutulmayacağı yeniçağın düzeni Ağaç Hareketi’nde buluşmak üzere.