​ Eşitlik nedir ve nasıl sağlanır? / Felsefe / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Aralık '08

 
Kategori
Felsefe
 

Eşitlik nedir ve nasıl sağlanır?

Eşitlik nedir ve nasıl sağlanır?
 

Eşitlik siyasi ve hukuki terminolojide en çok kullanılan ama ne yazık ki büyük oranda yanlış anlaşılan bir kavramdır. Yanlış anlaşılmaktadır çünkü çoğumuzun eşitlikten anladığı şey bütün insanların birbirlerine eşit olmasıdır. Oysa bu olanaksız ve üstelik de kimsenin istemeyeceği bir durumdur. Herkesin birbirine eşit olduğu bir durumda sadece tek tip insanlar yaşıyor olurlardı ve hiç birimizin farklı bir özelliği olmazdı.

Eşitlik bir değer yargısıdır. Birbirinden bağımsız iki ayrı şeyin bütün özelliklerinin birbirlerinin aynısı olma durumunu eşitlik olarak değerlendirmek ve tanımlamak mümkündür. En ufak bir farklılığın bile eşitliği bozacağı muhakkaktır.

Eşitliğin ne olup ne olmadığını daha detaylı ve kapsamlı bir şekilde anlayabilmek için kişisel varsayımlarımıza değil objektif olabilmek adına yine her zaman ki gibi doğaya ve doğada bir zamanlar var olan <ı>“mutlak” eşitliğin önce nasıl bir eşitlik olduğuna sonrasında da bu eşitliğin neden ve ne şekilde bozulduğuna bakmamız gerekecektir.

Evrenin ilk var olmaya başladığı anda sadece hidrojen atomları vardı ve şimdi de olduğu gibi bütün hidrojen atomları gerek yapısal, kimyasal, niceliksel özellikleri ve gerekse de fiziksel, yani duyumsanabilen, gözlemlenebilen niteliksel özellikleri açısından birbirlerinin aynısıydı. Evrende var olan her şeyin birbirinin bütün özellikleri itibariyle aynısı olduğu o ilk anı ben "mutlak eşitlik" hali olarak tanımlıyorum ve bu durum bir süre sonra bozulmuştur.

Mutlak eşitliğin hüküm sürdüğü ilk andan bir süre sonra bir takım koşulların yerine gelmesiyle birlikte hidrojen atomları birbirleriyle kaynaşıp helyum atomlarını oluşturmaya başladılar. Helyum atomlarının ham maddesi sadece ve sadece hidrojen atomları olmasına rağmen hidrojen atomlarından çok farklı özelliklere sahiptir. Gerek kimyasal yapıları, gerek atoma ağırlıkları ve gerekse de fiziki özelliklere birbirlerine benzemez. Bu nedenle de hidrojen atomları ve helyum atomları birbirlerinden farklı varlıklardır.

Evrende birbirinden farklı iki ayrı varlık türünün var olmaya başlaması ile birlikte de doğal olarak mutlak eşitlik hali bozulmuş ama buna karşılık benim asıl eşitlik olarak tanımlamak istediğim <ı>“göreceli eşitlik” hali ortaya çıkmıştır. Göreceli eşitlik nedir?

Göreceli eşitlik bir varlığın niceliği ile niteliğinin birbirlerine eşit ve bu eşitliğin de bozulamayacağı, çünkü niceliğin ve niteliğin birbirlerine bağımlı olması durumudur. Mutlak eşitlik halinde her şey birbirinin aynısı iken göreceli eşitlik halinde sadece aynı kimyasal yapıya ve aynı fiziksel özelliklere sahip varlıklar birbirlerinin eşiti olmuşlardır. Diğer bir ifadeyle de mutlak eşitlik bütün varlıkları yapılarıyla özelliklerinin birbirine eşit olma halini ifade ederken göreceli eşitlikte her varlık türünün kendi niceliğinin ve niteliğinin birbirine eşitliği söz konusudur.

Göreceli eşitlik hali bu günde evrenin her köşesinde geçerli olan bir durumdur. Dünyada var olan 112 element ve onlardan türeyen, sayıları sadece bizim dünyamızda bir milyonu bulan bütün kimyasal bileşenler için geçerli olmak üzere her varlığın niceliksel yapısı ile özdeş ve sadece kendi cinsine has fiziki, niteliksel özellikleri bulunmaktadır. Bu kuralın tek bir istisnası bile yoktur ve doğal olarak da farklı nicel yapılara sahip varlıkların aynı fiziki özelliklere sahip olması da hiçbir şekilde söz konusu değildir. İşte bu nedenle de gerek dünyamız ve gerekse de tüm evren için geçerli olmak üzere mutlak bir şekilde

<ı>

Niceliksel yapı = Niteliksel özellikler

eşitliğini kurmak kesinlikle mümkündür. Hatta bizim bu eşitliğin kapsamını genişletmek adına

<ı>

Nesnel yapı = varoluş biçimi

şeklinde tanımlamamız bile ileri yaşam biçimlerinin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.

Herhangi bir şeyin niteliksel özellikleri deyince aklımıza gelen ilk özellikler onun rengi, kokusu, tadı vs gibi özellikleridir. Ancak ne var her şeyin yine yapısıyla doğru orantılı olarak yukarıdaki özelliklerin dışında kalan ve onun hareket biçimiyle ve daha da önemlisi farklı bir varlıkla karşı karşıya geldiğinde göstereceği tepkileri ve gücü de onun niteliksel özellikleridir. Altını değerli kılan onun asil bir metal olması bu nedenle de uzun yıllar bozulmadan kalabilmesidir. Ama işte bu özellik de tamamen altının kimyasal yapısından kaynaklanan ve onun diğer kimyasal varlıklara karşı tepkemede bulunmasını imkânsız kılan bir özelliğidir. Özellikle de var olan her şeyin tepkeme biçimi = varoluş biçimi = yaşam biçimi ve sahip olduğu güç evrendeki tüm hareketliliği ve tüm evrimsel oluşumları belirleyen en önemli faktördür.

Evrim sürecinin ilk aşamalarında yani tek hücreli varlıklardan başlayarak tüm organik hayatın ortaya çıkışında da her varlığın tepkeme biçimi ve gücü evrim sürecinin gelişmesinde en önemli etken olmuş ve bütün canlılar birbirlerinden farklı bir örgenleşme süreci yaşamışlar ve sonuç olarak da günümüz organik zenginliği ortaya çıkmıştır.

Canlılar aleminde de <ı>“niceliksel yapı = niteliksel özellikler” göreceli eşitliğinin bozulmadığını gözlemlemek mümkündür. Değişen tek şey maddesel yaşamın bütün aynı cins varlıklar aynı niceliksel yapıya ve bununla özdeş niteliksel özelliklere sahipken organik yaşamda yaşam biçimi geliştikçe aynı tür, aynı cins ve aynı familyaya ait canlılar arasında da niceliksel yapı açısından farklılıklar çıkmaya başlamış ve bunun sonucunda da farklı niceliksel yapılara sahip hayvanlar aynı zamanda farklı niteliksel özelliklere de sahip olmuşlardır. Kısacası örneğin bütün demir atomları aynı özelliklere sahip olmalarına rağmen bütün aslanların aynı özelliklere sahip olmadıkları ve benim <ı>“bireysel eşitlik” olarak tanımlamak istediğim yeni bir yaşam düzeyine geçilmiştir. Buradaki bireysel eşitlik de haliyle her canlı için geçerli olmak üzere <ı>“niceliksel yapı = niteliksel özellik” eşitliğinin korunmasından kaynaklanan bir eşitliktir. Bu da şu demektir genel olarak daha cüsseli, daha ağır bir aslan kendisinden daha hafif başka bir aslandan daha güçlüdür ve o oranda da zayıf üzerinde hakimiyet kurabilir. Tabi burada yaş, sağlık durumu gibi özel etkenlerin hayvanlar arasındaki rekabetteki dengeyi bozabilen faktörler olacağını da göz ardı etmemek gerekir ama netice de yaş ve sağlık durumu gibi faktörlerin de niteliksel özellikleri oluşturan özellikler olduğu da ayrı bir gerçekliktir.

İnsanın hayvanlar aleminden ayrılıp insanlığa adım atması ile beraber ilk aşamada evrimi belirleyen var oluşun sistematik kurgusunda hiçbir değişiklik olmamıştır. İnsanlar arasındaki rekabette de aynı hayvanlarda da olduğu gibi güç dengeleri niceliksel yapıyla orantılı niteliksel özelliklerce kurulmuş ve dengelenmiştir. Bu günde örneğin 80 kiloluk iki insan yaklaşık aynı güçlere sahiptirler. Zaten bu bilindiği için de boks ve bütün yakın dövüş sporlarında sporcular kilolarına göre sınıflandırılırlar.

İnsanın bedensel evrim sürecine paralel bir şekilde bilgiye dayalı bir zihinsel evrimde geçirdiğini biliyoruz. İnsanın doğanın gerçekliğini tanımaya başlaması ve bu bilgilerden yararlanmaya başlaması ile birlikte <ı>“niceliksel yapı = niteliksel özellikler” eşitliğine dayalı bireysel eşitlik dönemi bitmiş ve onun yerini <ı>“bilgi birikimi =bilgiye dayalı nitelikler” dönemi almaya başlamıştır. Bunun sonucunda da 15 milyar yıl boyunca evrimi belirleyen <ı>“nicelik = güç” dengesinde gelişen bu süreç yerini yavaş yavaş <ı>“bilgi = güç” dengesiyle belirlenen yepyeni bir dinamizme bırakmaya başlamıştır. Niceliksel yapının niteliksel özellikleri belirlediği yaşam düzeyinde 80 kiloluk bir insan her şart ve koşul altında 60 kiloluk bir başka insana üstünlük tesis edebilir. Ancak bilginin belirleyici güç olmaya başlaması ve örneğin o 60 kiloluk adamın yakın dövüş eğitimi almasıyla birlikte güç dengeleri de tamamen alt üst olmaya başlamıştır. Çünkü yakın dövüş eğitimi alan bir insan daima kendisinden çok daha güçlü bir yapıya sahip bir insanı kolaylıkla dövüp ona iradesini dayatabilir. Kaldı ki insanların geliştirdikleri bilgi birikimi sayesinde sadece dövüş şeklinde değil geliştirdikleri bir sürü alet ve silahla da birbirlerine üstünlük kurmaya başlamışlardır. Yanılmıyorsam Köroğlu’na atfedilen <ı>“silah icat oldu mertlik bozuldu” söylemi dünyanın değişmeye başladığının da habercisiydi. Ancak ne var Köroğlu’nun mertlikten anladığı da pek savunulur bir insani nitelik değildi. Onun mertlik olarak tanımladığı olgu silah icat olmadan önce beden gücüne dayalı efeliklerin, eşkiyalıkların yapılabilirliğiydi ve bu da zayıflar adına pek hoş bir durum değildi. Kaba güçten bilgi kökenli teknolojik güce geçişle insanlar arasındaki eşitsizlik çok daha hızlı bir şekilde büyüdü ve bizim Yeniçeri ordusunun kas gücüyle 7 cihana hükmeden Osmanlı İmparatorluğunun da bir anda 7 cihana yenik düşmeye başlamasının ve sonunda da tarih sahnesinden yok olmasının temel nedenini teşkil etti.

Günümüz dünyasında insanlar arasındaki tüm ilişkiler artık

<ı>

Niceliksel yapı + bilgi birikimi = niteliksel özellikler + bilgiye dayalı nitelikler
dengesiyle belirlenmektedir. En azından iş hayatında da eğitimsiz insanların ancak vasıfsız işçi olabildiklerini ve buna karşılık alınan eğitim ile doğru orantılı olarak toplumsal hiyerarşide piramidin tepesine kadar tırmanmanın mümkün olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak ne var bilginin ayırt edici bir özellik olmasıyla da insanlar arasında eşitsizliğin eskiden olduğundan çok daha fazla bir şekilde geliştiği de ayrı bir gerçekliktir. Bunun nedeni de genetik evrimin kalıtımsal yolla mümkün olması nedeniyle çok uzun zaman içinde gerçekleşebilmesine karşılık bilgiye dayalı zihinsel evrimin eğitim yoluyla öğrenilebilir, öğretilebilir olması nedeniyle çok daha hızlı bir şekilde gerçekleşmesi ve yayılabilmesidir. İşte bu nedenle de bilginin yaşamı belirleyen temel güç olmasıyla birlikte insanlar ve toplumlar arasındaki eşitsizlik, farklılıkların büyümesi de inanılmaz bir hız ve ivme kazanmış ve insanın eşitlik talebinin her geçen gün biraz daha güçlü seslerle ifade edildiği günümüzü gelinmiştir.

Çağımızda artık insanı insandan ayıran, farklılaştıran unsur <ı>“niceliksel yapı = niteliksel özellikler” değil aksine ve özellikle toplumsal ilişkilerde insanların birbirlerine fiziki güç kullanmalarının yasaklanmasından sonra tamamen <ı>“bilgi birikimi = bilgiye dayalı nitelik” dengesi olmuştur. Çünkü artık bir işçiyi bir doktordan, bir hukukçuyu bir ekonomistten, bir öğretmeni bir din adamından ayıran bütün fark artık sadece ve sadece bu insanların yaşamları boyunca aldıkları eğitim ve dolayısıyla da geliştirdikleri veya geliştiremedikleri bilgi birikimleri arasındaki <ı>“niceliksel ve niteliksel” farklılıklardan ibarettir.

Günümüzde artık insan damarlarında akan asil veya rezil kanların hiçbir fonksiyonu kalmamıştır. Asalet de rezalette bilgi çağının insanlarının gri beyin hücrelerine kazınan bilgilerin niceliği ve niteliği ile sınırlıdır ve bunu da deneysel olarak doğrulamak son derece kolaydır. Şöyle ki örneğin yeni doğmuş 100 Afganistanlı ve İsveçli bebeği birbirleriyle takas edelim. 15- 20 sene sonra görülecektir ki, İsveç de büyüyen o 100 Afgan bebeği tamamen İsveçli olmuş, İsveçli gibi düşünür, davranır olmuş ama buna karşılık da Afganistan’da büyüyen 100 İsveç kökenli bebek de Afganlılar gibi düşünür, davranır olmuşlardır. Kısacası ne genetik yapının ne de damarlarda akan kanların insanların düşünce, davranış ve yaşam biçimleri üzerinde en ufak bir etkisi bulunmamaktadır. Çünkü insanı insan yapan tüm özellikler artık tamamen o insanın aldığı veya alamadığı eğitim ile orantılı bilgi birikimi tarafından belirlenmektedir. Bunun en canlı örneği de birkaç milyonluk bir nüfusa sahip ama çok iyi eğitilmiş İsrail’in kendisinden onlarca kat büyüklüğe sahip, eğitimsiz ve cahil Arap dünyasını parmağının ucunda oynatabilmesidir. Sözün özü artık kas gücü ve dinlerden kaynaklanan iman gücü ayırt edici bir güç olma özelliğini yitirmiş, bu ayırt edicilik vasfı tamamen objektif ve nesnel bilgiye kalmıştır.

Evet, bilgi çağının insanları, toplumları çok hızlı bir değişim ve farklılaşma sürecine girmişler ve bu farklılaşmanın sonucunda da insan ve toplumlar arasındaki gelişmişlik düzeyleri arasında kalan uçurumlarda günden güne derinleşmektedir. Bu görüntüye bakarak zannedebiliriz ki insanlar arasındaki eşitsizlik de günden güne büyüyecek ve asla bir daha eşitlik tesis edilemeyecektir. Oysa bu görüntü de gerçekçi değildir. Çünkü madem yukarıda da izah edildiği gibi insanın var oluş biçimi, gücü, yetkinliği, becerisi sadece ve sadece aldığı eğitim ile doğru orantılıdır o zaman insanlar arasındaki eşitsizlikleri ortadan kaldırmanın yegane yolunun da onların aldıkları eğitimi eşitlemek olacağı muhakkaktır. Kısacası eğer biz insanlara doğumlarından ergenlik çağına gelmelerine kadar aynı niceliksel ve niteliksel eğitimi verebilirsek insanlar arasında eşitlik de kaçınılmaz bir şekilde sağlanmış olacaktır. Bu durumda da insanların kendi bilgi birikimi ile kendi niteliğinin birbirine eşitliğini ifade eden bireysel ve göreceli eşitlik düzeyinden her insanın eşit temel eğitim almasıyla sağlanabilecek <ı>“mutlak eşitliği” olmasa bile insanın asıl ideali olan bir <ı>“sosyal eşitlik” düzeyine geçilmiş olacaktır. Zaten bizim <ı>“medeniyet” olarak tanımladığımız yaşam biçiminin böyle bir sosyal eşitlik olmaksızın sağlanamayacağı da bence muhakkaktır.

İnsanların doğumlarından ergenlik çağına gelmelerine kadar aynı eğitimi alabilmeleri muhakkak ki devletin devlet oluş biçimini de büyük ölçüde belirleyecek ve değiştirecektir. On binlerce anaokulunun açılması bu anaokullarında çocuklara bebekliklerinden itibaren sevgi, şefkat göstererek eğitim verebilecek niteliklere haiz yüz binlerce öğretmenin yetiştirilmesi ve istihdam edilmesi gerekecektir. Bütün bunlar çoğu insana bir <ı>“ütopya” olarak görünebilir. Ancak ne var <ı>“Ekonomi nedir ve neden krize girer?” başlıklı blogumda da belirttiğim gibi madem günümüz devletleri din eğitimi vermek amacıyla 100.000 din adamını, iç ve dış güvenliği sağlamak amacıyla yüz binlerce asker, jandarma, polis, hakim, savcı ve gardiyan istihdam etmekte ama bütün bu kalabalığa rağmen ne iç ne de dış güvenliği sağlayamamakta ise çocukların doğumlarından ergenlik çağına kadar sağlıklı bir bakım ve eğitim almalarını sağlamak amacıyla yüz binlerce anaokul öğretmeni, psikolog ve pedagogun görevlendirilmesi de hiçbir şekilde <ı>“ütopya” değildir ve olmamalıdır da. Bütün bunlar mümkündür ve eğer biz insanlar arasındaki eşitliği sağlamak istiyorsak bu gün için ütopya gibi görünebilen bu değişimin bir an evvel gerçekleştirilmesi için de gerekli adımların atılmaya başlanması bir zorunluluktur. Neden zorunluluktur?

Günümüz geleneksel devleti insanların temel eğitimini ve burada asıl önemli olan 0-6 yaş gurubu eğitimini ailelerin sırtına yüklemiştir. Anne ve babalar da yemeyip yedirerek, içmeyip içirerek, boğazlarından ve yaşamlarından binbir türlü feragat göstererek çocukları büyütüp vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirmeye çalışmaktadır. Devlet de anaların babalarının büyük özveriler göstererek yetiştirdikleri bu insanları gerek asker ve gerekse de vergi mükellefleri olarak tepe tepe kullanmakta ve bu zavallı insanlar sayesinde de har vurup harman savurarak sorumsuzca bir yaşam sürdürmekte kendilerini ve kendilerine yakın belli bir azınlığı ihya edebilmektedir. Kısacası insan neslinin sağlanmasıyla ilgili olarak bedeli aileler ödemekte ama parsayı da devleti yönetenler toplamaktadır. Bu da fakir yoksul arasındaki uçurumun günden güne derinleşmesi bir yana toplumda sadece doktorların, hukukçuların, mühendislerin, yüksek bürokratların, iş adamlarının değil aynı zamanda da bir yığın “<ı>çürük elmaların” yetişmesine de vesile olmaktadır.

İnsan ne olursa olsun bunu muhakkak aldığı ve almadığı eğitim sayesinde olabiliyorsa toplumların güvenliğini tehdit eden cinsel sapıkların, katillerin, hırsızların, kapkaççıların, gaspçıların, darpçıların, tecavüzcülerin, dolandırıcıların var oluş biçimlerinin aldıkları veya almadıkları eğitimle hiçbir ilgisi olmadığını kim iddia edebilir ki? Siz zannediyor musunuz ki iyi insanlar aldıkları eğitim sayesinde iyi olabilirlerken kötü olanların eğitimlerinden bağımsız olarak sırf kötü insan olmak istedikleri kötü insan olduklarını? Kim isteyerek kendi özgür iradesiyle ve sırf istediği için ruh hastası olabilir ki? Neden hiçbir hayvan türünde davranış bozukluğuna rastlanmazken sadece insanlarda davranış bozukluklarına rastlanabiliyor? Çünkü bir insanın ruh hastası, psikopat, şizofren hatta cinsel sapık olup olmaması sadece ve sadece o insanın çocukluğunda aldığı aile eğitimi, yaşadığı travmalar, çektiği acılar, bastırmak zorunda kaldığı duygularla alakalı bir sorundur. Kimse kendi istediği için psikopat, şizofren, agresif, saldırgan, tecavüzcü veya cinsel sapık olup örneğin 3-5 yaşındaki bebelere tecavüz edecek kadar kişilik bozunumuna maruz kalmaz. Her şeyin bir nedeni varsa toplumlarda yetişen ve sonrasında da onu yetiştiren toplumlara sorun olan <ı>“çürük elmaların” da bir var oluş nedeni vardır.

Geleneksel devlet son derece zor ve ciddi bir ihtisas gerektiren çocuk eğitiminin özellikle en hassas ve de tüm hayatı belirleyici bölümü olan 0-6 yaş gurubu eğitimini bir çoğu eğitimsiz, hatta cahil ve belki de ruh hastası anne ve babalara ihale edip sonrasında da saldım çayıra Mevla kayıra usulüyle yetişen bu insanlardan iyi, uygar, birbirine saygılı insanlar olmasını beklemekte, beklentilerine uymayanları da cezalandırarak toplumun güvenliğini sağladığını zannetmektedir. Her gün artan suç işleme oranları ve her gün artan güvenlik personeli ihtiyacı toplumsal güvenliğin hiçbir şekilde sağlanamadığının açık ve net bir kanıtıdır. Kaldı ki devletin insanların eğitimine bu kadar ilgisiz kalarak vatandaşlarının can ve mal güvencesini sağlayamayacağı da son derece açık bir durumdur. Çünkü hali hazırda devlet insanların önce suç işlemesini beklemekte ve sonrasında da suç işleyenleri cezalandırarak görevini yerine getiririyormuş gibi bir görüntü vermektedir. Oysa güvenliğin sağlanabilmesi suç işlendikten sonra değil, suç işlenmeden alınacak önlemlerle mümkün olabileceği ortadadır. İşte bu nedenle de devletin tüm vatandaşlarına doğumlarından itibaren onların sağlıklı ve bilimsel bir bakım ve eğitim almalarını mümkün kılacak bir ütopyayı gerçekleştirmesi bence büyük bir zorunluluktur. Başka türlü devletin devlet olmasının bir meşruiyeti olamaz. Çünkü doğumdan itibaren devlet güvencesi ve devlet sorumluluğu altında bilimsel ve çağdaş bir temel eğitimin verilmemesi halinde ne insanlar arasında eşitlik sağlanabilecek ne de vatandaşların güvenlik ihtiyacı karşılanmış olacaktır.

Geleneksel devlet günümüz koşullarında vermediği bir hizmetin karşılığında vatandaşlarından iyi birer vatandaş olmalarını beklemektedir. Verilmemiş bir hizmetin karşılığında bir şeyler beklemek ile ekmeden biçmek arasında en ufak bir farklılık yoktur. Belki çok kişinin kulağını ve mantığını tırmalayacak, karşı çıkacaktır ama bence devlet vermediği hizmetlerin karşılığını beklediği sürece ceza yasalarının en ufak bir hukuki meşruiyeti de olmayacaktır. Eğer iyi bir insan olmak için iyi bir eğitim gerekiyorsa bu eğitimi alamamış olanların kötülüklerinden dolayı sorumlu tutulmalarının hiçbir mantıki dayanağı yoktur. Bence devletin suç kabul ettiği davranışlarda bulunanları cezalandırma hakkından çok o devletin egemenlik sahasında yaşayan her vatandaşın doğumundan itibaren iyi bir eğitim alma hakkı olmalıdır. Amaç iyi olamayanların cezalandırılması olsaydı aşiret düzeninden devlet düzenine geçmenin de hiçbir gerekçesi olmazdı. Çünkü töre hukuku da <ı>“göze göz dişe diş” adaletiyle iyi olmayanları yeterince cezalandırabiliyordu. Ama günümüz devletinden artık bütün vatandaşlarının can ve mal güvenliğini korumasını ve garanti altına almasını beklenmektedir. Bunu sağlayamayan bir devlet ise en azından iyi olamayan bir vatandaş kadar kötü ve görevini yerine getiremiyor demektir.

İnsanlar arasındaki eşitliğin eğitim eşitliği sayesinde sağlanabilmesi bence hem etik açısından gereklidir hem de mevcut koşullar altında kolaylıkla mümkündür ve üstelik de devlete ek bir maliyet yüklemeyeceği gibi ekonomin gelişmesine, refah düzeyinin artmasına da neden olacaktır. Çünkü on binlerce anaokulunun açılması ve buralarda yüz binlerce üretime yönelik hizmet verecek eğitimcinin çalışması nitelikli insanlar yetiştirdiği ölçüde ekonomiye geri dönüşü sağlayacaktır. Oysa günümüz devletinin yaptığı din ve güvenlik amaçlı harcamaları hiçbir işlevselliğe sahip olmaması nedeniyle toplumsal kaynaklarının bir daha asla ekonomiye geri dönüşü mümkün olmayacak bir şekilde tüketilmesine neden olmaktadır. Bu nedenle de ilk etapta 100.000 din adamı yerine anaokul eğitmeninin istihdam edilmesi ekonomik bir yük teşkil etmeyecektir.

Ekonomi nedir ve neden krize girer başlıklı blogumda da belirttiğim gibi üretime geri dönüşü sağlanamayan her harcama işlevsiz bir tüketim olmaktan ileri gidememekte ve sonuç itibariyle de ekonomik sistemi güçsüzleştiren bir tür kan kaybına dönüşmektedir. Zaten mantık olarak da şöyle düşünülmesi gerekir ki hiçbir gardiyan bir öğretmeni işsiz ve işlevsiz bırakamaz ama çocuklara 0-6 yaş gurubunda sağlıklı bir eğitim verebilecek bir anaokulu öğretmeni bir gardiyanı kolaylıkla işsiz ve işlevsiz bırakabilecektir. Hal böyle olduğu için de hiçbir devletin suçluları cezalandırabilmek için önce suç işlenmesini beklemesinin en ufak bir rasyonalitesi bile olamayacağının ama buna karşılık suç işlenmesinin önlenebilmesi için gelecek nesillerimize doğumlarından itibaren iyi birer insan olmalarını mümkün kılacak eğitim olanaklarının hazırlanmasının modern bir devlet adına bir zorunluluk olduğu ortadadır.

Dünyaya gelen her yeni insanın annesinin ve babasının olası yetersizliklerinden bağımsız bir şekilde doğumundan ergenlik çağına kadar sevgi ve şefkat dolu, bilimsel bir bakım ve eğitim alma hakkı kesinlikle olmalı ve bu da devlet tarafından garanti edilebilmelidir. Bu bakım ve eğitimin tüm sorumluluğu devlete ait olacağı gibi, maliyetinin de o vatandaşı aldığı eğitim sonrasında bir vergi mükellefine çevirecek olan devlet tarafından karşılanması gerektiği muhakkaktır. Zaten başka türlü de devletin bir <ı>“DEVLET ANA” veya<ı> “DEVLET BABA” olması da mümkün değildir. Diğer taraftan çocukların doğumunda itibaren zorunlu eğitimi düzeyine geçilmediği sürece insanlar arasında eşitliğin sağlanması mümkün olamayacağı gibi şimdilerde de olduğu gibi her çocuğun anne ve babasının tüm yetersizliklerinin vebalini ödemesi gerekecektir ki bunun da savunulacak hiçbir yanı yoktur.

Kısacası üretim araçlarını, yani makineleri devletleştirerek insanların eşitliğinin sağlanamayacağı belli olmuştur. İnsanın yüz yıllardır hayalini kurduğu eşitliğin ancak ve ancak insanların temel eğitiminin devlet sorumluğu ve kontrolü altında verilmesiyle mümkün olacağını da eminim ki tarih en kısa zamanda gösterecektir.

02 Aralık 2008

 
Toplam blog
: 23
: 33442
Kayıt tarihi
: 08.10.06
 
 

Bir 3 Mayıs sabahı leylek getirdi beni dünyaya. Adetmiş, hemen ismimi dualarla kulağıma fısıldası..