​ Eski Galata Köprüsü altındaki, şirin kahvehanemi gören var mı? / İstanbul / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Ağustos '09

 
Kategori
İstanbul
 

Eski Galata Köprüsü altındaki, şirin kahvehanemi gören var mı?

Eski Galata Köprüsü altındaki, şirin kahvehanemi gören var mı?
 

ERZURUM ÇAYEVİ' NİN İÇ GÖRÜNÜŞÜ


Sait Faik,

" Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım " der.

***

Bu durumda; tahsilimin yarım kalması bir yana, kara cahil bile sayılabilirim (!).

Çünkü, zorunlu olmadıkça kahvehane ortamlarında pek bulunmadım, hala da sevmem. Sigara dumanı (şimdi yasaklandı ama) ve kasvetli havası nedeniyle, içim sıkılır, başıma ağrı girer, kendimi dışarı zor atarım…

***

Ancak bir kahvehane var ki, benim yaşamımda özel bir yer tutar, tutardı ;

İstanbul’ un eski Galata Köprüsü altında öğrencilerin, nargilecilerin devam ettiği şirin bir kahvehane…

***

Kahvehane dediysem, öyle gözünüzde büyük bir yer canlanmasın,

İç ve dış kısımlarında birkaç masa olan, küçücük fıçıcık bir kahvehane güzeli.

Büyük bir eski Osmanlı kahvehanesinin, küçük ve şirin bir prototipi sanki…

***

İçeride; nargile müdavimlerinin sürekli kullandıkları kilitli marpuç dolapları vardı,

Birkaç da masa ile çay ocağı.

(Marpuç; nargile içmeye yarayan, iyisi genellikle deri olan, filtre görevi de gören ve ağızlık kısmından ayrılan borudur.)

Dışarıda ise, hemen deniz kenarında bulunan birkaç masadan ibaret...

İçerideki veya dışarıdaki masalara oturduğunuzda, aslında deniz üzerinde oturmuş oluyordunuz,

Çünkü, tüm kahvehane deniz üzerindeydi...

***

Orası aklıma geldikçe '' Dağların taşların bir sürü fotoğrafını çektim de, o şirin yerin bir kare fotoğrafını bile çekmedim. '' diye kendime kızarım…

***

O kadar farklı, o kadar kendine has bir yerdi ki; ona yıllar sonra ( o zamanlar yayınlanan ) Arredamento Dekorasyon adlı bir dekorasyon dergisinde, Türkiye’ deki kahvehaneleri anlatan bir yazı dizisinde tekrar rastlamıştım.

Onu uzun bir süre göremediğimden, eski bir dostu görmüş gibi de sevinmiştim…

***

O kahvehanenin şirinliğinin dışında, benim için ayrı bir yeri de vardı.

Çoook, çok uzun yılar önce,

(Eski Galata Köprüsü henüz yerindeyken)

İstanbul Tahtakale’ deki toptancılardan çeşitli ürünler alıp, Ankara’ daki müşterilerime toptan olarak veriyordum.

***

Bu iş benim için çok zevkliydi.

Hem zaten çok sevdiğim bir işi yapmış oluyordum, hem de tüm bu süreci kendim için keyifli bir hale getirmiştim.

***

Ankara’ dan akşam otobüs veya trene biniyor (genellikle tren tercih ediyordum),

Sabaha kadar kitap okuyarak yolculuk ediyor, özellikle kitabımın son kısmını bitirmiyor ve biraz kestiriyordum.

İstanbul’ a gelince, Tahtakale esnafı henüz dükkanlarını açmadığından;

Sıcak, sıcak sabah simitlerinden alıyor ve Galata Köprüsünün altındaki kahvehaneme gidiyordum.

***

Kahvehanede benim yerim her zaman belliydi; mutlaka kahvehanenin ön tarafındaki denize bakan birkaç masadan biri…

Önce, o saatlerde yeni demlenmiş olan çaydan (ince belli bir bardakta) bir tane söylüyordum.

Çay ve simit eşliğinde, sabahın o saatlerinde inanılmaz derecede sakin olan ve masanın zemininden ve köprü kenarından '' loang, loang '' diye vuran küçük dalga sesleri ve martı çığlıklarıyla kahvaltımı yapıyordum.

Bu arada, tüm kahvehane deniz üzerinde olduğu için de hafiften sallanıyorduk.

***

Can doyduktan sonra ise, sıra geliyordu canana ;

Aldığım simitlerin kalanını da martı dostlarımla paylaşıyordum.

Bana çığlıklar atarak teşekkür ediyorlardı, çok sevgi doluydular…

***

Son keyif çayımı da, kitabımın kalan kısmını okurken içerdim.

O arada Tahtakale’ deki esnafların dükkanlarını açma saati de gelirdi.

Martı dostlarıma veda edip, Tahtakale’ ye doğru yürümeye başlardım.

***

Tahtakale’ de öğlene kadar işlerimin önemli bir kısmını bitirip,

Esnafın açlıktan beyni döndüğü saatlerde de, oraları terk ederdim;

Esnafın açlığının bedelini ödememek için (!) …

***

Öğlen yemeğimi de, mutlaka yolumun üzerindeki Eminönü’ nde sandalda balık satanlardan yerdim.

***

İstanbul’ un Türkiye kapitalizminin başkenti olmasının, bence en önemli göstergesi de o balıkçılardı.

Gres yağından hallice, en iyi şartlarda motor yağı kıvamındaki yağlarda pişmiş ekmek arası balığınızı yerken,

Hemen yanında, peynir tenekesi içinde kabukları soyulmuş halde elma gibi tatlı soğanlar sizi beklemekteydi. Bu soğanlar ücretsiz ve limitsizdi…

Soğanınızı tuza batırıp; çatır, çatır yedikten sonra kapitalizm devreye girer ve size hizmet ederdi;

Aynı yerde bir çocuk, bir bidona su koymuş, yanında da sabun ve peçete ile sizi beklemekteydi. Belirli bir ücret karşılığı temizliğinizi yapar, kapitalizme dua ederdiniz (!)…

Elbette, öğleden sonraki iş görüşmelerimde Tahtakale esnafına daha mesafeli davranırdım, belki soğandan benim kadar hoşlanmayabilirlerdi (!) …

***

Unutmadan söyleyeyim; balık ekmek oracıkta ve sıcak, sıcak yenmeliydi. Yoksa aç kalabilirdiniz...

(Küçükken bir ara TCDD’ nin Menekşe Kampı’ nda tatil yapmıştık. Tok olmama rağmen, bizimkilere Eminönü’ nde sandalda balık satanlardan balık aldırmış ama yiyememiştim. Kampta acıkınca annem balığı getirmeye gitmiş ve mahcup bir vaziyette '' Balığı kediler yemiş '' demişti.)

***

Yemek sonrası yapacağım başka bir iş yoksa, tekrar kahvehaneme gider, birkaç keyif çayı daha içerdim.

Bazen işlerim erken biterse, dönüş yolculuğum öncesi de oraya uğramaya çalışırdım.

Bu durum, bir ritüel halinde yıllarca sürdü.

***

Gene böyle bir İstanbul yolculuğunda;

Sabaha kadar kitap okumak,

Tamam.

Kitabın son kısmını bitirmeyip, biraz kestirmek,

Tamam.

Sıcak, sıcak sabah simitlerinden alıp, Galata Köprüsünün altındaki kahvehaneme gitmek,

Taa...

Tamam değil..

???

***

Benim kahvehane tıklım, tıklım dolu.

İçeriye bakıyorum, bizim nargileciler sabahın köründe tüm masaları doldurmuş nargile içiyorlar.

Allah, Allah rüyanızda mı gördünüz? Sabahın bu saatinde nargile mi içilirmiş?

Gerçi, içeride oturmayı hiç düşünmedim ama istesem bile yer yok...

Dışarıya bakıyorum, tüm masalar dolu. Sadece bir masada tek başına oturan birisi var; büyük bir olasılıkla öğrenci
bir kız.

***

Ne yapsam?

İçeriye tekrar bakıyorum, yok olacak gibi değil.

Kapalı bir ortam, deniz yok, duman altı, martılar yok, kısacası anlamı yok, bizim ritüel yarım kalacak...

Dışarıya çıkıyorum.

Ya o kızın yanına oturmalıyım veya çekip gitmeliyim.

***

Dışarı çıkıp, bir iki yere bakıyorum,

I, ııh, yok olacak gibi değil. Geri dönüyorum.

E, ne yapacağım?

Kıza gidip '' Kusura bakmayın ben rahatsızım, burada oturup, kitap okuyup, çay içip kahvaltı yapmam, kalan simitlerle de martıları beslemem lazım. Bu masayı benim için boşaltır mısınız ? Yalnız kalmak istiyorum '' dersem, acep yılın ..... ödülüne hak kazanır mıyım? (Boşlukları sizin için boş bıraktım, yaratıcılığınızı rahatça kullanabilesiniz diye (!))

Ya da oturmak için izin isteyeceğim, klasik askıntı erkek karakterini canlandıracağım.

***

'' Eee, şey oturmak isterseniz oturabilirsiniz. ''

????

Kendi içimde hesaplaşırken, masa yakınına kadar gelmişim.

'' Mmm, şey teşekkürler. Sizi rahatsız etmeyeyim ? '' (Yalançıı (!))

'' Rica ederim.''

***

Masanın öbür ucunda, kızla aramızda sosyal mesafeden de fazla bir mesafe bırakarak bir köşeye ilişiyorum.

Siparişimi verip, kitabımı açıyorum. Tamamen kendi dünyama çekiliyorum.

Az sonra çay gelince, masa arkadaşıma simit ikram ediyorum.

Okuduğum kitapla ilgili bir şey soruyor hatırlayabildiğim kadarıyla ve öğrenci olup, olmadığımı?

O öğrenciymiş ve (sonradan farkediyorum da) bayağı da güzel bir öğrenci...

Laf lafı açıyor ve bizim ritüel güme gidiyor.

Neredeyse martılar bile aç kalacak,

Son anda fark ediyorum da, simitleri paylaşıyoruz...

***

Selaaam !

???

Selam.

***

Kızın erkek arkadaşı herhalde. (Nedense, kendimi evli bir kadınla uygunsuz bir durumdayken, kadının eşi tarafından basılan bir erkek gibi hissediyorum.)

Farkında olmadan, kalkmaya çalışıyorum.

Kız '' Biz sadece arkadaşız '' diyor,

Erkek de '' Biz sevgili değiliz '' diye tamamlıyor.

Hay Allah, demek çok belli oldu.

Artık saygısızlık etmemek için biraz daha oturup, birlikte sohbet ediyoruz.

Bir süre sonra da bir şeyler bahane edip kalkıyorum.

Ve kaçarcasına uzaklaşıyorum...

***

O günden sonra da işlerim başka türlü şekillendiğinden,

Bir daha kahvehaneme gidemedim.

Yıllar sonra da onun yerinden söküldüğünü,

Sanırım Haliç’ de bir yere '' atıldığını '' okudum.

***

Onu;

Eski Galata Köprüsü altındaki, şirin kahvehanemi gören var mı?

Hani diyorum; bir okur çıksa, bir fotoğrafını gönderse de özlem gidersem...

************

Yazıya yanıt, İstanbul Kadıköy' den geldi.

Milliyet Blog yazarlarından Sn. Esat SÖNMEZ' den.

İstanbul Üniversitesi sanat tarihi bölümü mezunu olan arkadaşımız, zamanında bizimle aynı kahvehanede çay içmiş, üşenmemiş, aramış ve elindeki fotoğrafları da göndermiş.

Eski Galata köprüsü, '' Bütün anılarımızla birlikte bir kısmı Hasköy-Ayvansaray. Bir kısmı (da) Sütlüce-Eyüp arasında duruyor. Sütlüce-Eyüp arasındakinin üzerinden kapalı olduğunda geçilebiliyor.'' diye bilgi eklemeyi de unutmamış.

Kahvehanemizin adı da Erzurum Çayevi' ymiş. (Hayal, meyal hatırlıyorum galiba)

Sağ olsun , var olsun...

***

Biz de yazımızı, son duruma göre güncelleyelim de, araştırmacı gazeteciliğimizi tam yapmış olalım dedik...

 
Toplam blog
: 34
: 5544
Kayıt tarihi
: 06.05.09
 
 

..