Eşkiya / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mayıs '16

 
Kategori
Öykü
 

Eşkiya

Eşkiya
 

Tepenin üstünden yükselen dumanlar yaklaştıklarını haber veriyordu. Postalıyla toprağı ezen Fransız asker, uzaklara bakındı. Akşam vakti şehre ulaşacaklarını tahmin ediyordu. Adana’nın çöl sıcaklarına henüz alışamamış olması askerleri zorluyordu. Mataralarında kalmamış olan suya duydukları ihtiyaç gözlerinden anlaşılabilirdi. At üstünde askerlerine emirler yağdıran Bremond’un gözünde, aylarca aradıkları eşkıyayı bulmanın verdiği mutluluk vardı. Ara sıra, arkalara kadar gelip eşkıyayı kırbaçlaması da mutluluğunu artırması içindi.
 
Elleri sıkı sıkıya bağlı eşkıyanın, sol gözünün altında giderek büyüyen bir şişlik, görmesini engelliyordu. Arkada eşkıyayı durmadan tekmeleyen asker ise Adana’ya yaklaşmış olmaktan hoşlanmamıştı anlaşılan. Günlerce süren dayak atma hazzı elinden alınacaktı. Sağ gözüyle yükselen dumanları gören eşkıyanın yüzünde tebessüm belirince Fransız asker bir tekme daha gönderdi sırtına. Tekmenin etkisiyle eşkıya, bir anda tepeden aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Askerler birbirine şaşkın bakışlarla baktıktan sonra peşinden koştular. Ancak giderek hızlanan bir şekilde yuvarlanan eşkıyaya yetişmek mümkün değildi. Son tekmenin sahibi asker, belindeki silahını çıkarıp, önce havaya sonra eşkıyaya doğru ateş etmeye başladı ancak nafile. Eşkıya silah sesleri arasında bir anda ortadan kayboldu. Yolu ikiye kesen nehrin içine hiç düşünmeden atladı. Nehrin içinde sürüklenirken gülümsüyordu. Artık özgürdü. Kahkaha atmaya çalıştı. Olmadı. Unutmuştu anlaşılan. Yıllardır çektiği sıkıntılar, işkenceler unutturmuştu. Kollarıyla bir dala tutundu. Çekti kendini. Çimenlerin üstüne attı yaralı vücudunu hunharca. Lagar at gibi burnundan korkunç sesler çıkararak solumaya başladı. Sesler içinde başka seslerde duymaya başladı. Şiddeti giderek artan sesler. Yüzünü ses gelen yere doğru çevirip baktı. Koca bir ordu gördü karşısında. Her tarafı zırhla kaplı biri kendisine doğru yaklaştı. Eşkıyayı ayağa kaldırıp, başına tacını taktı. İki adım geri giderek diz çöktü:
 
- “Komutanım hazırız”
 
Eşkıya, olanlara anlam veremedi. Kim bu asker, kimin ordusu, ben komutan mıyım? Cevabını bilmediği sorular aklını kurcalıyordu. Bir müddet yaşadığı şaşkınlıktan sonra kendini toparladı. Eliyle başındaki tacı yokladı. Orduya kısa adımlar ile yaklaştı. Yüzlerce süvari, binlerce okçu…
 
Hepsi gözlerini dikmiş bakıyorlardı. Sekiz askerin büyük bir ihtişam ile getirdiği zırh kendisine giydirildi. Bembeyaz bir at getirirdi. Gözleri hariç her yeri zırhlıydı atın. Eşkıya, ata binince bir uğultu koptu. Çalgılar başladı. Komutan, ordusunu heybetiyle selamladı. Eşkıya ne olduğunu anlamasa da olanlar hoşuna gidiyordu. Şaşkın bakışlarla etrafı süzdükten sonra komutan olduğuna inandırdı kendisini. Böyle bir ordu ile Fransızları, Adana’dan atmak çok daha kolaydı.  Biran önce Fransızların katliam yaptığı yer olan Buğday Pazarı’na gitmek istiyordu. Eliyle işareti verdi. Ordu artık sefere çıkıyordu.  En önde beyaz atıyla komutan, arkasında sadık askerleri…
 
Biraz yol alındıktan sonra komuatanın atı aniden hızlanmaya başladı. Arkasındaki askerler ile arası giderek açıldı. Artık etrafında kimse görünmüyordu. Ağaçların arasından sıyrılarak gidiyordu. Olağanüstü bir hıza kavuştu at. Durdurmaya çalışması hiçbir şeyi değiştirmedi. Eşkıya, anlaşılan ata sahip olamıyordu. Önündeki uçurumu fark edecek zamanı bile olmadı. Atın üstünde uçurumdan aşağıya düşerken, gözlerini korkuyla kapattı. Sırtına tekme atan askerin silahından çıkan sesler ile irkilen eşkıya, tepeden aşağıya yuvarlanmaya devam ediyordu özgürlüğünü hayalinde yaşayarak. 
 
Toplam blog
: 13
: 99
Kayıt tarihi
: 15.08.12
 
 

1992 yılında Erzincan'da doğdu. Süleyman Şah Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Mezunudur..