- Kategori
- Aşk - Evlilik
Evlilik ve ben

Hüzünlüyüm. Kalbim sıkışıyor. Ruhum sanki bir cendereye sıkışmış daraldıkça daralıyor. Nisan yağmurlarından olabilir mi acaba? Gökyüzü ağlarken beni de mi etkiliyor? Yoksa bir ay sonra evli bir erkek olacağım. Onun sıkıntısı mı var üstümde? 33 senedir edindiğim alışkanlıklardan, yaşadığım hayat tarzından kopacak olmam mı beni korkutuyor? Beni neler bekliyor? Aslında dün izlediğim “Marley ve Ben” isimli filmde beni neler beklediğini az çok görmüş oldum. Filmdeki çift mutlu gözüküyordu. İkisinin de işi vardı. Evleri, arabaları vardı. Tek eksikleri bir çocuk sahibi olmak gözüküyordu. Ama çocuk sahibi olmaya her ikisi de hazırlıklı değillerdi. Erkek bir köpek alarak, karısının çocuk arzusunu bir süreliğine ötelemeye çalışıyor; ancak bu sevimli, şirin laftan anlamaz, yerinde durmaz küçük köpek hayatlarını da değiştiriyordu. Köpek, bu evliliğin olduğu kadar erkeğin da bir yansımasıydı aslında. Zaptedilmek istemiyordu. Ve bu aile, köpek ile birlikte büyüyordu. Lakin bu sadık ve sevimli köpek bir çocuğun dünyaya gelmesine engel olamamıştı. İstemeden de olsa bir çocuk sahibi olmuşlardı. Daha sonra ikinci. “bu son olsun artık” diye anlaşmadan sonra üçüncü. Zaman böyle geçip gidiyordu. Yaşlanıyorlardı. kendilerine zaman ayıramıyorlardı.
Erkeğin hayalini kurduğu ama peşinden gidemediği özgür yaşamı, çok yakın bir arkadaşı yaşıyordu. Arkadaşıyla birlikte ideallerinin peşinde gitmek, kariyerinde yükselmek arzusu, çocuk sahibi olunca kendiliğinden geri plana itiliyor artık hayatı sorumluluklar belirliyordu. Kadın da aynı şekilde başarılı bir kariyerden, çocukları için vazgeçiyor ve çocuklarını ne kadar sevse de kaçırdığı şeylerin acısını içinden atması, elindekiyle mutlu olmaya alışması vakit alıyordu.
Yani evlilik bir gül bahçesi değil sanki bir mücâdele sahasıydı. Ağlaşan, bağrışan çocukların içerisinde bu yaşamı sorguluyorlardı :
Kadın : - “Kimse sana ne kadar zor olduğunu anlatmıyor.”
Erkek : - “Hangi kısmı”
Kadın : - “Hepsi. Evlilik. Anne baba olmak. Dünyanın en zor işi. Kimse hazırlanmana yardım etmiyor. Ne kadar fedakârlık yapman gerekeceğini kimse söylemiyor”
Erkek : - “Söyleselerdi bile sürününceye kadar dinlemezdin”
Kadın : - “Beni ben yapan birçok şeyden vazgeçtim. Bunu söylememeliyim... Söylersem çok kötü bir insan olurum. Ama bazen böyle hissediyorum, gerçekten.”
Gerçekten bu kadar fedakarlık ne içindi? Ve bu fedakarlık çok büyük bir güç gerektiriyordu. Ben bu güce sahip miydim? Emin değilim ki.
"Evlilik erkeklerin özgürlüklerini, kadınların mutluluklarını ortaya koydukları bir piyangodur." Demiş Madame de Rieux. Ya amorti bile çıkmazsa?
İki sene sonra yaş 35. Yolun yarısı. 35 inde çocuk sahibi olduğumu düşünsem çocuk 18 yaşında iken ben 53 yaşında olacağım. Bana dede mi diyecek yoksa baba mı. Ne verebilirim, nasıl yönlendirebilirim ve ona nasıl sahip çıkabilirim ki? Evlenmekte geç kaldığım için mi cesaretim yok? Erken yaşta evlenseydim daha mı farklı olurdu? Ama nasıl evlenebilirdim ki. Türkiye de yaşıyorum. Hayat şartları zor. Üniversite, askerlik, sağlam bir iş bulma, para biriktirme derken gençliğim tükendi. Geriye kalan posamla evlenmeye kalkmak, bir yuva kurmak, çocuk sahibi olmak kadar ağır bir yükün altına girmek beni düşündürüyor.
Bir de benim hayallerimde evlilik ve çocuk sahibi olmak hiç olmadı ki. Hayallerim başkaydı benim. Çok çalışıp para biriktirip dünya turuna çıkacaktım. Farklı yerler görecek, farklı insanlarla tanışacak, kısa süreliğine ziyaretine geldiğim şu dünya müzesinin bütün tablolarını bir güzel seyredecektim. Hayalin ilk adımını gerçekleştirdim. Mühendis oldum. Bir firmada çalışmaya başladım. Çok çalıştım. Başarılıydım. Müdürüm, genel müdürüm benden memnundu. Ama elime para geçmiyordu. Müdürlerim Mercedes'lere binerken, villalarda yaşarken onlara imreniyor daha çok çalışıyordum. Birgün bende onlar gibi olabilirdim. 5 sene sonra anladım ki çok çalışmakla çok para kazanılmıyordu. Bende mevcut olmayan ama onlarda olan daha başka özellikler gerekiyordu. Zaten şu hayatta ilk hayal kırıklığımı iş hayatımda yaşamıştım.
Hayaller ne kadar güzel ve tatlı da olsa kader çizdiği yoldan hiç sapmıyor. Sanki hayatımızı yönlendiren başka bir güç var ve o ne isterse hayat o yönde akıp gidiyor.
Şu an ki konumumdan geriye dönüp baktığımda şu dünyada bir “kaybeden” miydim acaba? Keşke hayat bize kitaplarda öğretilen gibi olsaydı. Böyle karmaşık, zor, tahammülsüz ve acımasız olmasaydı. İçinde yaşadığımız bu hayatı değiştireceğini düşündüğümüz için mi evlenmek istiyorduk? Bir evlensem mutlu olacağım kesin ! . Herşey çok güzel olacak. Mutluluk gökkuşağının ötesinde dendi bize. Gökkuşağının altından geçmek için binbir türlü engeli aşıyorsun ama yaklaştıkça uzaklaşıyor. Tam ulaştım derken bir bakmışsın mutluluk daha öteye gitmiş.
Zaten mutlu hayatlar hep kitaplarda değil miydi? Hepsi birer ütopyaydı. “Vaad edilmiş topraklar”, “asr-ı saadet” , “harikalar diyarı”...bunlar hep hayal ülkeleriydi ve insanlar buralarda yaşamak için cemaatlere, tarikatlere, selamete ulaştıracak partilere giriyordu. Kimileri de evleniyordu. Buna rağmen hayat aynı, sıradan ve bezdiriciydi.
Düğüne bir ay var. Ve ben hala karmaşık duygular içerisindeyim.
Savaşa giderken bir, denize girerken iki, evlenirken üç defa düşün.
(Rus Atasözü)