- Kategori
- Kültür - Sanat
Eylüldür geçer...

Bu kenti sevdim dedim
Benim olsun demedim ki
Sevdim dedimse, akşam kızıllığını
Gönlüm gibi akıp giden şu çayı
Şu ormanı şu denizi şu dağı
Benim olsun demedim ki
Hasan Hüseyin
1…
Bir insan bir kenti niye sever? Bir insan; bir insanı, bir sokağı, bir meydanı niye sever? Kentler sevilir mi? Ya da Eylül niçin hüzündür? Mayıs niye aşk? Diğer aylar ne iş görür?
Tanıdık bir kent çok iyi bir sevgilidir. Vücudu keşfedilmiş bir sevgili. Böyle bir kentin sokaklarında rahat yürür insan. Hangi caddede neyle karşılaşabileceğini aşağı yukarı kestirebilir. Tıpkı bir sevgilinin en ince ayrıntısına kadar keşfedilmesi gibi. Bunun için “her şairin bir kenti vardır” derler. Aslında insanı o kente en çok ‘yaşanmışlıkları’ çeker. Anılar bir dehlizin en uç köşesinde bağıra bağıra seni ister. Belki bir limanda ya da bir çay bahçesinde, hiç tahmin etmediğin bir anda belediye otobüsünde, kitapevlerinde arar durursun o kenti.
Her şey ‘yaşanmışlık’ kavramında gizlidir. Bir sokağı sabahın beşinde veya gecenin ikisinde niye adımlarsın? O sokağa seni çeken nedir? Yaşanmışlıktır elbet. Yaşanmışlık öğretiyor, yenilgi öğretiyor, aşk öğretiyor, zaman öğretiyor. Ve zaman tüm tezatlıkları içinde barındırıyor.
Yoksa Julien Sorel, uğruna her şeyi göze aldığı aşkı Madam Rena’dan niye uzaklaşsın. Yahut Martin Eden, uğruna her şeye katlandığı sevgilisini niye bir zaman sonra burjuvazinin kokuşmuş bir değeri olarak görsün.
Tezatlar oldukça sorular da sorulacaktır. Mayıs zıttını yaratmıştır. Eylüldür buna denk düşen. Şimdi yaşanmış bir yazdan geriye kalan, sararmış dökülen yapraklar var. Uzun geceler yaklaşmakta. Geceler uzunsa sorularda o kadar fazla olacaktır. Bitmiş bir yaza dair kim bilir ne şiirler, ne öyküler dökülecektir kâğıtlara. Çay, kahve çokça içilip, burunlar çekilecek ve bolca kâğıt mendil tüketilecektir. Tabi Eylül atlatılırsa, hüzün bırakırsa peşimizi.
Hüzün gizemli bir sahil, bir dize şiiri yüzünde saklayan emekçi anne, tarihin dipnotlarında bir anı. Sahi hüzün nedir?
Evet, karanlık erken çöküyor, yağmur uzaklardan merhabalar gönderiyor. Artık göçmen kuşlar da yeni vatanlarına kanat çırpıyor.
Şimdi Eylül. Şarkılar Eylül’ü anlatıyor ve şarkılar dönüyor: inandığım aşk yaşlı bir düş/ ve sevdam çok uzakta bir karlı kış / varsay ki yüreğim bu gece bir kuş/ kanadımı kırar fırtınan/ uçamam...
2…
Eylüldür geçer. Yaz mevsiminin sıcaklığından sıyrılıp Eylül’e girilir. Eylül solgunluktur, Eylül hazandır. Sararan yaprakların suretidir yaşam, Eylül yalnızlıktır. Eylül de geçer, Eylül de biter. Bazı başka şeylerde biter, nokta konulur. Islanmış, hoyrat ve mahzun bir nokta. Kesintisiz devrim, kesintisiz aşk, kesintisiz seks, kesintisiz ölüm, kesintisiz… Sürüp gider yaşam. Teori bir yerde tıkanır, kesintiler başlar. Her şey bir döngü şeklinde hareket eder. Hep bir yanımız eksiktir. En onulmaz yaralar bu eksik yanımızda kendine yer bulur.
Dönüp de baktığımızda geriye yaşananların hepsi bir sirki andırıyor. Sokakta komedi yapıyoruz-tek kişilik-, sığınaklarımızda dramlarımızı yaşıyoruz. Hayatı yasalar ve yasaklar düzenliyor; istediğimiz hayatı yaşayabiliriz fakat yasalar ve yasakların sınırları içinde. Bu demek ki biz istediğimiz hayatı yaşayamayacağız. Bize temenni edileni yani, sınırı çizileni yani çemberin içini gösteriyorlar.
Bir yandan yasalar, öbür yandan yasaklar. Diğer taraftan etik ve değer yargıları, tabu, yükselen değerlerin dışında kalma korkusu, işsizlik, aşksızlık, ütopyasızlık, bitiş, bitiş, bitiş...
Bazı şeyler biter büyük gürültülerle birlikte, bazı şeyler biter küçük ve gerçek ölçülerle. Kabul. Ne haksızlıklar yaşandı bu küçük gezegende, kabul ne sevdalar tükendi, ne ayrılıklar gördük, kaç dost kaldı savrulanlardan geriye. Evet, nokta koyuyorum. Kabul.
Düş ve gerçek, yaşam ve ölüm, sevgi ve nefret ikilemler içinde kaldık, sürüklendik sahile doğru. Aykırı bir kum tanesi olmayı yeğleyen insanlar nerdeler, biz nerdeyiz, sesimiz niye renksiz, kaç ahlak taşıyoruz, kaç ahlak yaşıyoruz. Uzatın yanaklarınızı öpmek istiyorum, ellerinizi ellerimde eritmek istiyorum. Kabul.
Eylüldür geçer, yolların yalnızlığında savrulan yapraklar arasında yürü arkana bakmadan. Aklından geçireni sınama.
Sınama, bir ırmakta iki kere yıkanılmaz çünkü ama hepimiz günün birinde mutlaka ikinci kez yıkanmaya kalkışmışızdır. Sonuç mu? Kocaman bir boşluk…
16.09.2000