- Kategori
- Blog
Eymir'e gittim. Pişmanım.

Evet evet yanlış okumadınız, pişmanım. Eymir’de bulunanların aksine, ben orada bulunmaktan dolayı pişmanım. Neden mi? Neden o kadar çok ki, hangisini anlatsam bilemiyorum. İyisi mi ben en başından başlayayım.
İlk toplantıya katılamamış olmanın burukluğuyla, başıma geleceklerden habersiz büyük bir hevesle çıkmıştım oysaki yola. Şimdi düşünüyorum da, servisimizi polislerin durdurması, tam 45 dakika geç gelmiş olan otobüsümüzün bir de “asker uğurlaması nedeniyle geç kalkması gibi yol yakınken vazgeçmeme yönelik işaretler sunulmuştu aslında bana ama ben anlamamışım.
İlk buluşma Guguk Kuşu ve Düş’le Taksim’de olacaktı. Oldu da. Karşıdan gelen Guguk Kuşu ve Düş’ü görür görmez tanıdım ve ilk hayal kırıklığımı daha yola çıkmadan yaşamış oldum.
Gözlerime inanamıyordum. Guguk Kuşu ve Düş, benden daha genç, daha güzel ve daha kırmızıydı!!! O an yanlarından tanımamış gibi yapıp geçip gitmeyi düşünmedim değil ama Alibeyköy’de bekleyen sevgili Celal Çelik’e ayıp olur diye vazgeçmek zorunda kaldım.
“Dakika bir, gol bir, bu nasıl Eymir” modunda sevgili Celal Çelik’in yanına vardık ve düştük yollara...
Yolculuğumuz uykuyla uyanıklık arasında geçti diyebilirim. Hayır ben konuşmaya meraklıydım ama gece yolculuğu olmasından dolayı çevremde konuşacak kimse yoktu. Guguk Kuşu ve Düş zaten kafayı koyar koymaz uyuma moduna geçtiler. Sevgili Celal Çelik’ten de fazla umudum yoktu. İki satır yorum yazmayan biri iki kelime muhabbet yapar mı? Yapmaz tabi...Mola yerinde otobüsü kaçırma girişimimizden sonra en nihayet sabahın kör vakti Ankara’ya vardık.
Ankara sıcağı altında yaptığımız 1 saate varan yürüyüşle en sonunda buluşma noktası olan Aldino Otel’e vardık. Oradan da sevgili Pirmete tarafından asıl mekanımız olan Bağ evine yollandık.
İlk gelen olmanın avantajıyla Charlie Celal Çelik ve Melekleri Guguk Kuşu, Düş ve ben şeklinde bol bol poz verip fotoğraf çekimi yaptık. Ayaklarımızı göle soktuk. Etrafta gezinip, hamak, çocuk parkı ve benzeri yerleri kurcaladık. Ama gelen giden olmadı. Tam güneşten bayılma ve açlıktan ölme sınırına yaklaştığımız ve herkes kandırdı bizi, kimse gelmeyecek düşüncesine inanmaya başladığımız sırada ufuktan gelenler görüldü...İşte kendileri ve onlara sinir olma nedenlerim;
Ahmet Aydın-Mehmet Eren ikilisi bütün bir gün ve gece masanın bir tarafından diğer tarafına dolaşıp durdular. Kendileri dolaşmasa sesleri dolaştı. Ahmet Aydın Mehmet Eren’e oranla daha sessiz sakindi gerçi ama o da elinde makina fotoğrafçı havalarıyla dolandı ortalıkta. Mehmet Eren ise ne yorulmak bildi ne de bize 2 çift laf söyletti.Üstelik ikisi de Fenerli...Bu ikiliden mümkün mertebe uzak kalmayı başardım gece boyunca. Ama ertesi gün dönüş yolunda peşime takıldılar ne yazık ki...Kesit kontrol noktalarını (sorunuz Ahmet Aydın veya bakınız ayrıntılı bir yol haritası) saya saya İstanbul il sınırına vardığımda sevinçten çığlık attığımı hatırlıyorum.
Akdenizli, resminden bile daha havalı bir şekilde konuşma yaptı. Bir eda, bir çalım şeklinde dolaşıp durdu. Tamam gözleri akdeniz gibi güzel olabilir ama anlamadım ki neyin havasıydı bu. Ben de Karadenizliyim ama bak ne kadar doğal ne kadar sakinim öyle değil mi...
Alev Hanım’la tanışma dışında dialog kurma şansı bulamadım ne yazık ki...Tam sinir olduğum Ümit Culduz hakkında birkaç kelime söyleyip, yeni dedikodular atacaktım ki ortaya susturdular beni. Meğer Alev Hanım, Ümit Culduz’un ablasıymış. Ben yine ileri geri konuşurdum ama Alev Hanım’a saygımdan dolayı sustum valla. Ne de olsa Ümit Culduz’un ablası olmak onun suçu değildi.
A-siyazar’la da ne yazık ki çok fazla konuşamadık. Zaten biraz asi birazda siyasi geldi tavırları. İstese de konuşmazdım.
Ayrıntıda Gezinmek, gençliği ve güzelliği yetmiyormuş gibi bir de şiir kitapları getirmiş yanında. Kalktı onları okudu güzel güzel. Bırak şiir okuyabilmeyi, doğru dürüst konuşamayan biri olarak tabi ki ben de sinir oldum.
Barış, blogun yakışıklısı olarak haklı bir nam yapmış anlaşılan. Benim üzerimdeki psikolojik baskıyı anlamış olacak ki, “merhaba” deyişimden “selamlaşmanın kitle iletişimine yönelik insana özgü psikolojik rahatlatmasının fayda ve yararları”ndan girdi konuya. Daha da devam edecekti ama ben koşarak uzaklaştım yanından. Canımı zor kurtardım.
Deniz, o hüzünlü güzelliğiyle sessiz kalanlardan biriydi. Konuşma şansımız olmadığından kendisinde sinir olunacak bir taraf göremedim. Güzelliği dışında...
Feyhan’ı ilk Aldino Otel’de görüp vermiştim zaten notumu. Bir kendini beğenmişlik sezmiştim tavırlarında. Bu nedenle kendisine fazla yüz vermedim.
Fulya’yı ilk gördüğümde saçlarının dalgalı olmasından dolayı negatif bir enerji almıştım zaten. Neyseki kızıl değil diye sevindim kendimce. Ama gülünce ortaya çıkan o güzel gamzelerini görünce tüm hevesim kursağımda kaldı.
Gülçin alelacele aramıza katılıp aynı hızla ayrılanlardandı. Konuşma şansı bulamadık ama ben yine de güleryüzlülüğüne sinir olmayı becerebildim uzaktan bakarak.
Hoşsada aynen adı gibi çıktı. Bu kadar hoş, güzel ve sıcak olabilir mi bir insan...Demek ki olabiliyormuş. O halde haklıyım değil mi sinir olmakta...
H.Levent’te tanışma dışında konuşamadığım kişilerden biriydi. Gecenin sonlarında benim gibi onun da omuzlarında pembe bir battaniye vardı. Belli ki benden kıskanmıştı.
İlyas Bayram getirdiği lokumlarla kendini iyi, düşünceli bir insan olarak göstermeye çalıştı. Ama ben yemedim tabi. Sadece lokumlardan yedim. Sesinin güzelliğinden bahsetmiyorum bile.
Latif ailesiyle katılanlardan biriydi. Sinir olmak için birşeyler bulabilirdim tabi ki biraz kurcalasam ama ailesinin yanında rahatsız etmeme inceliğini gösterdim.
Meltem ve Nezom Ankaralı olmanın avantajını çok iyi kullandılar. Garsonları da tanıyorlardı sanırım. Ben açlıktan kıvranırken ve salataya talim olmuşken onlar çoktan yemeklerini yemiş üzerine de türk kahvesi içme modunda oturuyorlardı karşımda. Neymiş Meltem’in sesi pek güzelmiş. Yahu benimde karnım tok sırtım pek olsa ben de şakırım bülbül gibi...
Neşe Evrim, adı gibi neşe dolu. Neşeyle de doldurdu bizleri doldurmasına da sürekli peşimde dolanıp durdu. O “küçüğüm” dedikçe çevreden “neresi küçük ayol” kıkırdamaları duyuluyordu sürekli ama o oralı bile değildi. Rezil oldum sayesinde.
Nihal Yetkin, kendisini kurtardı diyebilirim. Saçları arasındaki kızıllar beni geçmesine yeterli gelmedi.
Pirmete, ne almanca ne ingilizce, “beenmaya” hangi dilde, şeklinde ismime takıldı. Yahu “özlemce” bu dedim ama dinletemedim.
Sema Çetinkaya o kadar neşe doluydu ki valla bişey bulamadım.
Solohan gerçekten de Richard Gere’den daha yakışıklıydı. Hatta Barış bile ünvanını kaptırma korkusu yaşadı. Ama insan çok yakışıklıyım diye çevresine bu kadar yukarıdan bakmaz ki canım...
Tuğba, Osmaniye’nin kızları hep böyle sıcakkanlı ve güzel demek ki fikrini benimsememe sebeb oldu.
Yağmur Zamanı, etrafımda 2 tane kızıl yetmiyormuş gibi 3. olarak aramıza katıldı ve haşim’cenin deyimiyle kızılca kıyamet koptu.
İşte durum budur. O kadar sıkıldım ki bir ara yanımda kurtarma fişeği olsa (öyle mi deniyordu bilemedim) ateşleyip yollayacaktım gökyüzüne doğru. Hazır Talip Bey oralardan geçiyorken uçağıyla gelip de beni kurtarıversin diye. Ama yoktu. Ve böylesi bir durumda ben pişman olmayayım da ne yapayım sorarım size...:))
Tabi ki yok öyle birşey. Kendimce mizah yapmaya çalıştım. Umarım becerebilmişimdir. Sürç-i lisan ettiysem affola lütfen...
Abartmıyorum şu ana kadar geçirdiğim en güzel haftasonlarından birini yaşadım Eymir’de. İlk toplantıya katılamamış olmanın acısını bir güzel çıkardım kendi adıma. Üstelik ertesi gün yaptığımız Anıtkabir ziyareti de tüm bu güzelliklerin devamı niteliğindeydi. İyi ki ordaymışım diyorum hala kendi kendime. Şimdi filmi tekrar başa sarıyorum;
Canım Hatice (Guguk Kuşu) ve Mürvet (Düş). Kabul etmem gerekir ki gerçekten benden daha genç, güzel ve kızıllar ? Ama ben buna değil de bunca zamandır aynı şehirde oturduğumuz halde neden tanışmadığımıza yandım. Geç oldu belki ama oldu en azından diye avunuyorum şimdi. Ve buradan tekrar sesleniyorum kendilerine; “artık benden kurtulamazsınız”
Sevgili Celal Çelik, blogun ustası, blogdan tanıştığım ilk arkadaşım. Güzel arkadaşlığımızı Eymir gezisiyle pekiştirdik. Bakmayın az yorum yazıp, az konuştuğuna...Kendisinin kalemi, yazıları, o güzel öyküleri konuşuyor ya...Yetmez mi...
Sevgili Ahmet Aydın...Tanışmaktan ve aynı şehrin sınırları içinde yaşıyor olmaktan sevinç duyduğum güzel insan. Göl kenarında çok fazla sohbet edemedik belki ama dönüş yolunda acısını çıkardık. Kesit kontrol noktasını da söyleyebiliyorum artık...
Sevgili Hakan (Akdenizli)...Yüreğinin güzelliği yüzüne vurmuş gerçekten. Akdeniz akdeniz bakan gözlerinle içimi ısıttın. Bu organizasyonun çoğu sana ait. Kocaman teşekkürler...
Sevgili Alev Hanım. Konuşma şansı bulamadım sizinle belki ama bu kadar asil ve güzel bir bayanla tanıştığım için çok memnun oldum. Eşinize sevgi ve selamlar...
Sevgili A-siyazar...Tam biz açıldık, siz ayrılmak durumunda kaldınız. Yine de bu kısıtlı zaman zarfında sizi tanımak güzeldi. Bir dahaki sefere daha uzun sohbetlere dileğim...
Sevgili Aynur (Ayrıntıda gezinmek)...Aynı resimdeki gibisin. Pırıl pırıl bir çift göz. Güzel ve neşeli tavırlarına bir de okuduğun şiirleri ekledin. Daha da güzelleştin.
Sevgili Barış...Blogun en yakışıklı psikoloğu...Fazla yanyana gelemesek de sıcacık bir çift gözle karşılaşmak bile yetti bana. Bilesin.
Sevgili Deniz...Zor günlerinde bizim senin yanında olmamız gerekirken sen kalktın bizim yanımıza geldin. Ne de iyi ettin. Güzelliğin hep daim kalsın. Hüznün değil.
Sevgili Feyhan...Konuşma şansı bulamadığım kişilerden birisin. Otelde ilk gördüğümdeki kendinden emin tavrın, güçlü duruşun çok etkiledi beni. Aynı şehirde olmamızın avantajını kullanmak ve seni daha iyi tanımak isterim.
Sevgili Fulya...Yüreğinin büyüklüğü MB dan taşmış güzel insan. Ama kendisi çıtı pıtı, küçücük. Resminden dolayı siyah kıvırcık saçlarına hastaydım. Şimdi bir de gamzelerine hasta oldum. Bu organizasyondaki yardımlarından dolayı sana da kocaman teşekkürler...
Sevgili Gülçin...İşyerinden zor da olsa izin alıp aramıza katıldın bildiğim kadarıyla. Sohbet etme şansımız olmadı ama her baktığımda gülen gözlerinle içimi ısıttın.
Sevgili Seda...Adı gibi, kendi de hoş Seda...Ne çok koşturdun o masadan o masaya, herkesin hatrını, keyfini sorabilmek için. Sana da teşekkürler, bu ortamda yer almama önayak oldun. Esmer güzeli, İstanbul yolunu gözlüyor. Bilesin.
Sevgili H.Levent...Konuşamadık fazla birşey paylaşamadık belki. Gecenin sonunda omuzlarımızdaki pembe battaniyeler dışında. Ama orada olmanın güzelliğini, sıcaklığını paylaştık. Şimdilik bununla yetiniyorum.
Sevgili İlyas Bayram...Dağıttığı lokumlar gibi şeker, güzel insan. Bunu saymıyorum. Daha o güzel sesinizle bir sürü şarkı söylemelisiniz bize...
Sevgili Latif Bey ve güzel ailesi...Birkaç kez niyetlendim yanınıza gelmeye ama olmadı işte. Sonrada siz gitmek durumunda kaldınız. Birlikte olmanın güzelliğini paylaştık kısa süreli de olsa. Umarım bir dahaki sefere uzun uzadıya sohbet etme şansımız olur. Güzel ailenize de sevgi ve selamlar.
Sevgili Mehmet Eren, sayın gurmem...Kelimeler yetmez ki seni anlatmaya. Fenerli olmana rağmen çok sevdim seni ve Ahmet Aydın’ı. Ne yapalım her güzelin bir kusuru vardır...Eymir’de çektiğiniz yetmiyormuş gibi bir de eve dönüşte bana katlandığınız için sana ve sevgili Ahmet’e ayrıca teşekkür...Lunaparkı unutmadım...
Sevgili Meltem...En yeni MB cu olarak ne güzeldi seni de aramızda görmek. Üstelik ilk çıkan yazınında Eymir olması tam bir tesadüf oldu. O su gibi duru sesini yol boyunca dinledik. Bir sonraki toplantı için şimdiden istek parça listesi yapmaya başladım. Haberin olsun.
Sevgili Nezom...Efe ve Bora’nın güzel annesi. Meltem’le birlikte son anda verdiğiniz karar ne iyi oldu değil mi? Umarım Efe çok kızmamıştır bize, güzel annesini eve geç yolladığımız için.
Sevgili Nihal Yetkin...sohbet etme şansı bulamadığım bir diğer güzel insan. O sakin ve güleryüzlü tavrınla konuşamasak da kalbimi fethettin. Bir dahaki sefere acısını çıkarmayı umuyorum.
Sevgili Pirmete...Hep merak ettiğim, tanışınca hiç yanılmadığım beyefendi insan. Ne ince, ne kibarsınız. Konukseverliğiniz için de ayrıca teşekkür ederim.
Sevgili Sema Çetinkaya...Güzelliğinize ve şen kahkahalarınıza mest oldum. Yaşama sevinci aşıladınız bana. En kısa sürede ziyaret edicem sizi. Mutlu kalın.
Sevgili Solohan...Richard Gere konusunda gerçeği söylüyorum. Geç katıldın aramıza ama Eymir’in en çok konuşulan kişisi oldun MB da. İstanbul’a dönüşünde görüşürüz umarım.
Sevgili Tuğba...Osmaniye’nin güzeller üçlüsünün en son güzeli...Seninle aynı fotoğraf karesini paylaşmışız ama iki lafın belini kıramadık. Bir dahaki sefere umarım. O güzel yüzün hep gülsün.
Sevgili Sema’m (Yağmur Zamanı)...Kızılca kıyametin son halkası...Bu ne güzellik valla bilemedim. Bergamotlu çay içiremedim sana ama ben senin sıcaklığını, güzelliğini doya doya içtim. O güzel ailene de kocaman sevgi ve selamlar...
Ve en sona sakladığım Neşe’m...Sadece benim değil Eymir’in neşesi oldun. Kıskanmadım değil ama senin tek küçüğün benim ya o yüzden ses etmedim. Her ne kadar Mehmet Eren küçüklüğüm konusunda laf etse de :) Canımın içiydin yüzyüze gelmeden önce. Şimdi daha fazlası oldun. İstanbul bile kıskandı seni valla. Gelsin de görelim diyor Özlem’in Neşe’sini...
Tüm bu güzel insanlar dışında, Sevgili Mehtap’a ve annesine bana evlerini açtıkları için, sevgili Sabiha Rana’ya kendi gelemese bile meleklerini yolladığı için ve sevgili Serap İnce’ye telefon ederek sesiyle yanımızda olduğu için kocaman sevgi, selam ve teşekkürler...
Sevgili Ümit Culduz'da Eymir'de olamamasına rağmen gazabımdan bir nebze payını aldı. Umarım ismini izinsiz kullanmamdan ötürü bana kızmamıştır. :)) Hoşgörüsüne sığınıyorum.
Eymir’de olmak güzeldi. Hem de çok. Gerçekten...
*Sanırım en uzun Eymir yazısı bu oldu...
*** "Anadolu'da bir kızım var, öğretmen olacak" projesi için;
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=45243