Bu makale bundan tam on iki yıl önce 2023 dergisinde “Yeni Dünya Düzenine Yeni Bir Din Mi?” Başlığı altında yayınlanmıştı.(*) Yaşanan FETÖ/PDY darbe girişiminin dini/politik arka plânını anlamak babında önemine binaen yeniden yayınlamayı uygun buldum. Okuyucularımın açıklayıcı bulacaklarına inanıyorum.
Bu vesile ile menfur darbe girişimini Allah’ın yardımı ve iman gücüyle püskürten, milli iradeyi zaferle taçlandıran Azizi Milletimizi saygı ile selamlıyor, kahraman şehitlerimizi rahmetle anıyor, gazilerimizin de en kısa zamanda sağlıklarına kavuşmasını Yüce Mevla'dan niyaz ediyorum.
“Yirminci yüzyıla, hakim hegemonik güç (ABD) ve onun hegemonya tarzının arka planını oluşturan modern kapitalist, kültürel mantık; bilginin hızlı artışı ve iletişim ağlarının yaygınlaşması ile zaman ve mekan daralmasını üreterek küresel düzeyde yeni bir sürece girdi. Bu yeni anlama, anlamlandırma ve tanımlama sürecine, post-modern kültürel mantığa geçiş süreci denilmektedir.
Küresel düzeyde hegemonik güç merkeziyle işbirliği halindeki entelektüellerin ürettiği bu yeni anlama tarzının, henüz tam olarak kurumsal yapılarını üretemediği için, küresel hayatın bütün alanlarında bir alt üst oluşa, kaosa sebep olduğunu söyleyebiliriz. Bu süreci; nasıl gerçekleştirildiği konusunda derin şüpheler bulunan, hegemonik iktidar merkezinin kalbine yapılan saldırıdan sonra, hegemonik gücün küresel düzeyde bütün iktidar merkezlerine tembihlediği ve gerçekleştirmeye çalıştığı siyasi, askeri, ekonomik, dini ve teknolojik anlayış biçimine ve aksiyon tarzına baktığımızda, 11 Eylül’ün, küresel sistemi postmodern kültürel mantık anlayış biçimine göre kurumsallaştırmak isteyen hegemonya tarafından bir fırsat olarak değerlendirilmek istendiğini görüyoruz. Peki bu nasıl olacaktır?
Şimdiye kadar gerek ülkemizde gerekse uluslararası entelektüel düzeyde pek üzerinde durulmasa da Batı tarzı oluşmuş hegemonik anlayışlar, varlık sebeplerini deist bir tanrı inancını politik iktidarın merkezine koyarak küresel ya da bölgesel hegemonik sistemi meşru hale getirdiler. Onun içindir ki kilisenin tanrı adına devam ettirmeye çalıştığı hegemonya anlayışı uzun mücadeleler sonucu ortadan kaldırılabilmiş, Batı düşüncesinin deist/aydınlanmacı filozoflarınca neredeyse lanetlenmiştir. Çünkü kilise; tanrı adına hükümran olduğunu, dünyevi sistem ve iktidarın da kilise merkezli inşa edilmesi görevinin tanrı tarafından kendisine verildiğini iddia ediyordu. Hâlbuki deizm tanrıyı kabul etmekle birlikte, onu emekliye ayrılmış bir tanrı olarak tanımlıyor, tanrının yaratma fiilinden sonra müdahaleci vasfının ortadan kalktığına inanıyordu. Böylece dünyayı bir kere yaratan ve olgusal düzeyde ona bir daha müdahale etmeyen tanrı; dünyevi düzen ve istikrarı güç ve zora havale etmiş oluyordu. Deist filozofların bu tanrı tanımlamalarının dünyaya istedikleri biçimi ve düzeni vermek isteyen, tanrının varlığına inanmakla kilise içi/dini içerikli, ancak tanrının müdahaleciliğini reddettikleri içinde kilise dışı /din dışı konuma sahip eğilim ve yapıların işine geleceğine şüphe yoktu. Çünkü bu anlayış kilisenin, dolayısıyla tanrının dünyevi hâkimiyetini reddederken, bu eğilimlere sahip iktidar ve güç merkezlerinin dünyevi hâkimiyetlerinin de kapısını aralamış oluyordu.
Böylece tanrıya inanan bu yönüyle kilise içi ile bağ kuran, ama ona verdiği anlam bağlamında onun dünyevi denetiminden ve müdahalesinden kurtulan eğilimlerin temsilcileri; tanrının müdahalesinin ve denetiminin dışında, tamamen kendi amaçlarına uygun kendilerinin müdahale ederek denetleyebilecekleri bir iktidar, güç ve sistem tanımı yapma meşruluğuna sahip oldular. Bu gücü deist entelektüellerin çaba ve gayretleriyle başararak, hayata geçirdiler. Böylece deist filozoflar ve onların bu çabalarını destekleyen yapı ve eğilimlerin gayretleriyle din ve hegemonya arasında birbirilerini karşılıklı meşru görmenin temellerini atmış oldular. İşte şimdiye kadar pek üzerinde durulmayan deist bir tanrı anlayışı ile batı tarzı hegemonya arasındaki ilişkinin dini –kültürel bağlamı böylece kurulmuş oldu.
Ancak kilisenin dünyevi hegemonyasını deist bir tanrı tasavvuru ile yıkan kilise içi/dini içerikli, kilise dışı /din dışı, ezoterik/batını, ökültik/gizemli yapı ve eğilimler kilise içiyle önce Protestan, sonra da Katolik ve Ortodoks mezheplerin içine hulul ederek dini bir içerik de kazandılar. Böylece batılı insan prototipinin oluşumunda en etkin Hıristiyan toplumlarda en etkileyici dini inanış ve eğilimlerle meşru bir ilişki kurmayı başarmış oldular. Bu eğilim ve yapılar (kilise dışı, ezoterik, ökültist eğilimler) siyasal iktidarlar aracılığıyla büyük halk çoğunluğuna sürekli hürriyet, demokrasi, insan haklarından bahsederken; kendi içlerinde son derece katı kurallara bağlı ideolojik “kardeşlik kültürü” nü devam ettirerek, küresel düzeyde görünen iktidar yapılarının da üzerinde “entelektüel”, “siyasi”, “ekonomik” hatta “teknolojik” bir güç haline geldiler. Küresel düzeyde karmaşık gizemli ilişkiler ağı kurup geliştirerek iktidar yapılarının oluşumunda, onların politikalarının belirlenmesinde “tembihleyen ama görünmeyen” masum entelektüel/politik bir güç olmayı başardılar.
Hegemonyalar tarihine baktığımız zaman, bildiğimiz batılı hegemonik iktidar merkezlerinin; hegemonik merkezin dışında yani çevrede, arada sırada adaletten, ama daima küresel ya da bölgesel istikrardan yana olduklarını ifade ettiklerini gözlemleriz. Onun içinde bütün entelektüel, politik, ekonomik, teknolojik, dini hatta teknolojik ve askeri tanımlamalarını barış ve istikrardan yana olanlar veya olmayanlar olarak kategorize ederler. Böylece küresel veya bölgesel düzeyde, karşılıklı ilişkide bulundukları hâkim siyasi, ekonomik, kültürel çevre ve iktidar biçimleriyle meşruluk ilişkisinin politik/stratejik ilkelerini de belirlemiş olurlar. Böyle bir meşruluk kültürünü temellendirmeden, küresel veya bölgesel düzeyde hegemonyanın kendi kurumsal yapılarını veya küresel düzeyde kurmak istediği yeni sistemleri, ya da karşısında olanlara yapacağı politik, ekonomik hatta askeri hamleleri bir cazibe, istikrar ve biraz ironik de olsa adalet merkezli çabalar olarak takdim etmesi mümkün gözükmemektedir. Diyebiliriz ki hegemonya her devirde bu temel politik ve kültürel retoriğin içinden insan, toplum, iktidar ilişkilerini düzenleyen bir dost düşman profili üretmeyi başarmasına karşın, yeni durum; yani, post-modern kapitalist kültürel mantık süreci daha belirleyici, kontrol edici, denetleyici özellikleriyle karşımıza çıkmaktadır.
Bu anlamda hegemonya ya da hegemonik iktidar merkezleri üzerine yapılan araştırmalar, küresel ya da bölgesel hegemonik iktidar yapılarının temel stratejik amacının küresel ya da bölgesel düzeyde; politik, ekonomik dini, teknolojik ve askeri olarak kurduğu ya da kurmak istediği bütün kurum ve sistemlerde kendine bağımlılığı merkeze aldığı ve buna uygun bir dil geliştirdiği görülmüştür. Bu dilin arka planında stratejik amaca uygun olarak bağımlılığı meşru hale getiren zor/tahakküm ve rıza/konsensüs kavramları iki ucu açık meşrulaştırma araçları olarak kullanılmaktadır. Rızadan/konsensüsten yana olan iktidar yapıları, barış ve istikrardan yana olan küresel ya da bölgesel hegemonyayı meşru ve gerekli gören, bağımlı ve bağlı iktidar ve toplum yapılarına; zorun/tahakkümün kapsadığı alan ise, hegemonyaya tabi olmayan sistem karşıtı iktidar ve toplum yapılarına işaret eder.
Rıza/konsensüs yoluyla bağlılık ve bağımlılık karşılıklı meşruluk ilkesi hegemonik iktidar merkezlerinin küresel istikrar adına daima gerçekleştirmek istedikleri politik bir dil ve stratejiye dayanmaktadır. Hegemonyalar iktidar yapılarını bu kavram üzerine oturtarak bağımlı ve bağlı iktidar ve toplum yapılarında şiddete başvurmadan barış ve istikrarın banisi bir güç olarak meşruluk bulmayı her zaman tercih etmişlerdir.
Zoru/tahakkümü ise hegemonik iktidar ve güç merkezleri gizliden gizliye hem üretirler, sonra açıkça dışlarlar daha sonra da küresel ya da bölgesel istikrar adına yeni küresel ve bölgesel düzenlemeler için açıkça düşman ilan ederek ondan beslenirler. Dünya hegemonyalar tarihinde düşmansız “Büyük Güçler” yoktur. Çünkü büyük güçler düşmansız asla yapamazlar. Yoksa bile onu üreterek bir nesnelliğe ve kabul edilebilir bir gerçekliğe dönüştürürler. Büyük güçler tarihinin batılı versiyonu bunun birçok örnekleriyle doludur diyebiliriz.
Hegemonyanın üzerine kurulduğu “kilise içi /dini içerikli” “kilise dışı/din dışı” entelektüel, politik yapılanmayı ve hegemonya ile birlikte onun küresel oluşum tarzını ortaya koymaya çalıştığımız bu kısa açıklamalardan sonra, hegemonya –post-modern kültürel mantık bağlamında, hegemonik güç tarafından küresel bazda gerçekleştirilmeye çalışılan dini anlayışın yeniden tanımlanmasını ve hegemonik güç merkezini meşru görecek tarzda yeniden bir din oluşturulması çabalarının alt yapısını ortaya koymaya çalışabiliriz.
Eğer hegemonya; post-modern kültürel mantığa geçiş sürecinde, post-modern kültürel mantık merkezli yeni bir dünya tasarımı yapıyorsa –ki öyle gözüküyor, bu tasarımın dinin yeni yorumuna ve kendi küresel yapılanmasını kutsayan yeni anlayışına ihtiyaç duyması gayet doğaldır. Çünkü din halk nezdinde hala en etkin ve etkileyici politik meşruluk sağlama araçlarından birisidir. Bu anlamda post-modern kültürel mantığın insan-toplum-alem ilişkilerini tanımlama tarzına baktığımız zaman deist bir tanrı ve dünya anlayışına dayandığını görüyoruz. Post-modern kültürel mantık kendine özgü “Bilgi” ve “Rasyonalite”yi anlama, anlamlandırma ve tanımlama tarzı çerçevesinde gizliden gizliye bütün büyük kültür sistemlerine; deist tanrı anlayışı çerçevesinde hegemonik güç merkezini ve onun küresel ya da bölgesel davranış biçimini meşru gösteren bir yapılanmayı tavsiye ettiğini görüyoruz. Çünkü bu kültürel mantık sürecinde de, dünyayı deist bir anlamayla meşrulaştırmadan hegemonik güç merkezini “din dışı” bir güç merkezi /çekim alanı olarak, küresel düzeyde kurmak istediği kurumlarıyla birlikte yapılandırmak ve meşru olduğunu ilan etmek mümkün gözükmemektedir. Küresel ya da bölgesel iktidar ve toplum yapılarını güce tabi kılmanın tek yolu daha çok parçalara ayrılmış toplumsal otorite biçimlerinden geçmektedir. Onun içindir ki modern toplum tasarımına hakim olan ve bir aradalığı sağlayan büyük anlatıların (büyük dinler, büyük felsefeler, büyük ahlak ve kültür sistemlerinin) uluslar ve toplumsal kümeler üzerindeki ulus merkezli meşrulaştırıcı gücü reddedilmekte, bellek yitimi ve tarihsizlik tavsiye edilmektedir. Post-modern kültürel mantık ayrışmaya ve küçük insan topluluklarının kendi aralarında kurdukları, merkezi iktidarın müdahale etmesinden hoşlanmadıkları küçük ancak güçsüz anlama ve anlamlandırma dünya tasavvurunu yüceltir ve destekler. Büyük anlatıların meşrulaştırdığı ulusal birliklere, toplumsal tasavvurlara tahammülü yoktur. Israrla bu birliklerin ve bunları ayakta tutan büyük kültür sistemlerinin ve onların oluşturduğu geleneği reddederek, küresel düzeni ve dolayısıyla hegemonyanın küresel düzeyde tavsiye ettiği yaşam biçimini ve düzen anlayışını merkeze koyarak, küresel düzeyde karmaşık motivasyon araçlarıyla bu anlama, anlamlandırma ve yaşama biçimini yücelterek tavsiye eder. Dolayısıyla bir büyük anlatı olarak din, toplumun tamamı tarafından bir arada tutulmanın meşrulaştırıcı otoritesi olarak görülüyorsa onu baskıcı, özgürlüğü kısıtlayıcı bir anlatı olarak reddeder. Post-modern dönemde gücünü kaybetmiş küçük dini/ideolojik grupların hayalleri kutsanarak gerçek yaşam biçimi olarak takdim edilir ve desteklenir. Ancak kabul etmek gerekir ki böyle bir dünya tasavvuru inşası uzun ve sürekli bir entelektüel çabanın sonunda ancak insanları etkileyen, hayatın içinden bir süreç olarak ortaya çıkabilmiştir. Şimdi bu küresel entelektüel çabaların, İslam dini ve Türkiye boyutu üzerinde kısaca durabiliriz.
Küresel ya da bölgesel hegemonik güç merkezleri üzerine yapılan araştırmalara bir göz attığımızda, tarihi bir sistemi yönetenler, sistemin gerilemeye ve kendini tekrar etmeye başladığını fark ettiklerinde (bu zaman ABD hegemonyası için 1970’ler olarak bilinir) sistemin yeniden devamını sağlayabilecek, egemen sınıf çıkarlarını yeniden üretebilecek, şiddete başvurmadan sistemi yeniden kurabilecek, yeni politik, entelektüel, dini, ekonomik ve askeri/teknolojik anlayış ve kurumsal yapıların, küresel ya da bölgesel istikrarın devamı için meşruluğunu ilan edecek yeniden bir “hegemonik kuruluş” ideolojisi geliştirmeye çalıştıklarını görüyoruz. İşte post-modern kültürel mantık, hegemonik güç merkezi tarafından geliştirilen yeniden bir “hegemonik kuruluş” küresel iktidarı ve onun alt sistemlerini, yeniden tanzim etme ideolojisi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Küresel hegemonya tarafından üretilen ve yeniden “hegemonik kuruluş” ideolojisi olarak karşımıza çıkan postmodernizmin şiddetle karşı çıktığı gereksiz gördüğü evrensel normlara baktığımızda, bunların en başında büyük anlatılar (büyük dinler, büyük felsefi gelenekler, büyük kültür sistemleri) ve bunların küresel çapta onların ayrıcalıkları olarak kabul görmüş bilgi ve realiteyi tanımlama tarzları gelmektedir. Onun içindir ki hegemonya post-modern ideoloji vasıtasıyla, kültürel ayrışmayı meşru görerek, kendi oluşumuna temellik yapan dini ve felsefi sistemlerde bir rahatlamayı sağlarken, kendine benzemeyen büyük anlatılarda “ortak hakikatlerde buluşma” adı altında kültürler ve dinler arası diyalog yoluyla” kültürel ve ideolojik benzeşme”yi sağlamak gayreti olarak tanımlayabileceğimiz politik ve stratejik teoriyi ortaya attı. Ortak hakikatlerde buluşma, kültürler ve dinler arası diyalog hegemonya tarafından kurgulanan dini içerikli, ancak tamamen din dışı politik ve stratejik bir konsept olmasına rağmen batı dışı büyük anlatılara; tamamen dini içerikli dinler arası diyalog yoluyla yakınlaşma masum çabası olarak sunuldu. Burada gerçekleştirilmek istenen amaç insanlığın tamamının bir dine ve/veya bir felsefeye inandırılmasından ziyade, büyük anlatılarda hegemonyayı meşru görmeyen, onun yenidünya tasarımı ve tasavvuruna direnen kültürel kodların anlama ve tanımlama biçimlerinin içeriksizleştirilmesi, onları “kendisi” yapan tasavvurlardan uzaklaştırılması ve amaçsız anlatılara, içi boş kültürel öbeklere dönüştürülmesidir. Amerikalı ideolog Fukuyama; 1991’de “…tarihin sonunda tüm toplumların liberal toplumlar olması gerekmiyor; sadece onların farklı ve daha yüksek insan toplumu biçimlerini temsil etme şeklindeki ideolojik iddialarına son vermeleri yeterlidir diyordu.” Böylece içi boşaltılmış, dünyayı düzenleme ve tanzim etme davasından vazgeçmiş, realiteyi, bir büyük anlatı, felsefi düşünce ve kültürel sistemin ve ona inananların hayatta kalması ancak meşru görme biçimlerini kaybetmiş, geçmişle ilgili hafıza problemi olan, tarihsiz; küçük grupların yaşam tarzları haline gelmiş hegemonyanın tanımladığı bir “güç” dünyasında yaşamayı kabul etmekle mümkün hale gelecektir.
Bu politik ve stratejik konsept, hegemonya-postmodernizm bağlamında ilk önce; Japon asıllı F. Fukuyama tarafından, “Tarihin Sonu”nda, halihazır hegemonyanın geliştirip ortaya koyduğu sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel anlayış, kurumsal yapı ve sistemlerin insanlığın varabileceği “en son aşama” olarak takdim edilmesiyle temellendirilmeye çalışıldı. Daha sonra Harvard üniversitesi profesörlerinden S. Huntington; Fukuyama’yı tasdik edercesine bu anlayışın pratik politikaya aktarılabilecek tarzının teorik temellerini ortaya koydu “Medeniyetler çatışması” adı altında dünya kamuoyuna sunulan bu projede Huntington; küresel hegemonyanın devamı için hegemonik güç merkezinin dost ve düşmanlarını belirledi. Daha sonra Graham E. Fuller; Huntington’un “Medeniyetler Çatışması”nda küresel medeniyetler ve onların alt kültürleri bağlamında küresel istikrarın önünde en büyük engel olarak gördüğü İslam medeniyetine dahil olan siyasal ve toplumsal otorite biçimlerinin, post-modern kültürel ve politik çerçevede nasıl hegemonyaya entegre olabileceklerini “Siyasal İslam’ın Geleceği” adlı çalışmasıyla ortaya koyarak hegemonik güç ve onunla işbirliği yapan siyasal ve toplumsal merkezlerin dikkatine sundu. Ortaya koymaya çalıştığımız bu argümanlar doğrultusunda konunun Türkiye entelektüel çevrelerinde yeteri kadar tartışılıp ortak bir fikre ulaşıldığını elbette söyleyebilmek güçtür. İronik de olsa Türk entelektüellerinin birkaç istisna dışında konuyu anlayabildiğinden bile şüpheli olduğumu burada belirtmeliyim.
Yukarıda temellendirmeye çalıştığımız düşünceler bağlamında, İslam dini ve hayatını onun şekillendirdiğine inanan toplumsal ve bireysel grup ve eğilimlerin sahiplenmeye çalıştıkları parametrelerin hegemonya tarafından değiştirilip, dönüştürülmesi gereken bir medeniyet anlayışı olarak görüldüğüne şüphe yoktur. İşte son zamanlarda ülkemizde çeşitli entelektüel toplantılarda ve bir kısım medyada hararetle tartışılan “Genişletilmiş Orta Doğu Projesi” gibi daha bölgesel, politik, ekonomik askeri ve stratejik projeler ”Ilımlı İslam”, “Dinler Arası Diyalog”, “hoşgörü” gibi yine dini, entelektüel ve siyasi ancak ülkesel tasarım ve tasavvurlar, özü itibariyle Türk toplumunun bin yıllık inanç sisteminin deist bir tanrı anlayışını merkeze koyarak, dünyayı yeniden post-modern düşünce çerçevesinde şekillendirmek isteyen hegemonya tarafından, post-modern ideolojik kalıplar içerisine sokarak eritme ve yeniden dönüştürme, politik ve entelektüel çaba ve projesinden başka bir şey olarak gözükmemektedir. Bu argümanların masumluğuna inanmış gözüken Türkiye’deki politik ve dini entelektüel çevre ve eğilimlerin, hoşgörü, ılımlı İslam, dinler arası diyalog adı altında geliştirmeye ve yaymaya çalıştıkları dini, siyasi ve entelektüel dilin sonuçta küresel hegemonyayı kutsayacak ve onu yeryüzü tanrısı ilan edecek yeni “post-modern bir din” anlayışının icat edilmesine katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz. Türkiye merkezli düşündüğümüzde bu politik ve stratejik konsept ve projelerin Türkiye’de hayata geçirilmesi için çaba sarf etmek demek, Türk toplumunu kozmopolitan, tarihsiz bir yurttaşlar topluluğu haline getirmek ve onun var olan düşlerini de yok etmek demektir. Çünkü post-modern kültürel mantık demek tarihsizlik, köksüzlük, geleneksizlik, kabile toplumuna geri dönüş, radikalizm, vatansızlık, bellek yitimi, kuşku, güce tapma, kısıtlamalardan azat edilmiş hezeyanlar içinde çırpınan bir insan ve toplum hayali, birey ve toplum olarak nihilist bir hayat tarzı ve yaşama biçimine doğru değişim geçirmeye başlamak demektir. İşte yirmi birinci yüzyılda hegemonya ideolojisi olarak karşımıza çıkan post-modernizmin kurmak istediği böyle bir dünyadır. Şimdi sormak gerekmez mi bizim siyasi ve dini entelektüellerimizin böyle bir din ve dünya tasavvuru projesinde işleri ne?
(*) 2023 aylık dergi 15.EYLÜL.2004 Yıl:4 Sayı: 41