Yazımıza bir metaforla başlayalım. Türkiye coğrafyası bir iç kale coğrafyasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir iç kale devletidir. Türk toplumu da bir iç kale toplumudur. Önce bunlar ne anlama geliyor onu kısa kısa açıklamaya çalışalım. İç kale coğrafyası kaybedilen milyonlarca kilometrekarelik imparatorluk coğrafyasından o coğrafyaya hâkim medeni anlayışın ayakta kaldığı tek Coğrafi parça demektir. İç kale devleti ise yine kaybedilen imparatorluktan geriye kalan ve onun medeni anlayışının istesek de istemesek de tek mirasçısı olarak görülen iç kale coğrafyasına hâkim Devlet demektir. İç kale toplumu ise imparatorluk coğrafyasının en son parçasından bir türlü sökülüp atılamayan Toplum demektir. Bunu anlamak için bir dünya haritası üzerinde Osmanlı imparatorluğunun hâkim bulunduğu coğrafyaya bakarsak, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu coğrafyanın tam ortasında bir iç kale devlet ve toplumu olarak var olduğunu görürüz.
Bize göre Türkiye Cumhuriyeti Devletini diğer Müslüman devlet ve toplumlara göre özel kılan şey işte bu iç kale devlet ve toplumu olmasıdır. Bunun anlamı bulunduğu coğrafyada etkin bir güç olabilmenin tarihi/coğrafi/medeni tecrübelere sahip; politik, Ekonomik, dini, askeri, teknolojik ve teolojik çalışmalara itici güçlük yapacak vatandaşlardan oluşan bir iç kale devlete sahip olmamızdır. İşte Türkiye cumhuriyeti devletini diğer Müslüman devletlere göre özel kılan şey de bu tarihi/coğrafi/ medeni hafızaya sahip bir devlet ve toplum olma özelliğidir.
Yukarıda da belirttiğim gibi biz istesek de istemesek de Bu coğrafyaya hâkim medeni anlayışın tarihte oynadığı rolün mirasçısı tek aktör olarak görülüyoruz. Bu bizim kaderimiz. Ne yaparsak yapalım bundan asla kaçamayız. Bize hem dostlarımız, hem de düşmanlarımız tarafından yüklenen misyon bu. Bu kanaate Türk toplumunun kahir ekseriyetinin de dâhil olduğunu söyleyelim. İşte içinde yaşadığımız bu iç kale coğrafyasının jeopolitik konumu ve toplumun mirasçısı olduğu medeni anlayış dünyaya hâkim batılı/ doğulu bütün hegemonları bu coğrafya, bu devlet ve bu toplum üzerine büyük planlar yapmaya sevk etmektedir. Onun için çok akıllı olmak zorundayız.
Örnek verecek olursak Bu coğrafyayı yöneten siyasi otoritelerin retorik düzeyinde yaptıkları bir iki politik söz bile hemen dikkate alınmakta bütün dost ve düşmanlarımızın gözü üzerimize çevrilmektedir. Onun için şurasını kesinlikle bilmeliyiz ki düşmanlarımızın gözünde bizim üzerinde sahibi olduğumuz coğrafya her hangi bir coğrafya değildir. Bu coğrafya üzerinde yaşayan toplumda her hangi bir millet değildir. O bakımdan 15 Temmuz darbe girişimini bütün bu jeopolitik ve stratejik toplumsal imkân ve kabiliyetlerimizi ortadan kaldırmaya yönelik ancak başarıya ulaşamamış bir terörist saldırı olarak görmek ve değerlendirmek mecburiyetindeyiz.
Öyle ise bir ülkede darbe ya da ihtilal niçin yapılır? Bunun uluslararası ilişkiler bakımından anlamı nedir? Sorusu üzerinde kısaca duralım. Bunun anlamı şimdilik savaş yoluyla enterne edilmesi göze alınamayan bir toplumu ve onun üzerinde yaşadığı coğrafyayı, onun resmi otoritesini/devletini/iktidarını ihtilal hükümetleri üzerinden zor yoluyla yeniden düzenlemek ve uluslararası güçlerin jeopolitik tasarımlarına uygun hale getirmektir…
Bu nedenlerden dolayıdır ki bölgemizde etkin bir güç olabilmemiz için bu iç kaleyi; her zamankinden daha muhkem, daha sağlam, daha güvenlikli, parçalanamaz, içinde yaşayan topluluklar birbirine eskisinden daha bağlı, (tarihsel blok oluşturmuş), yıkılmaz bir kale olarak her defasında yeniden inşa etmeliyiz. Cümleyi tersinden okursak jeopolitik bakımdan iç kale konumunda olan bu vatan topraklarının temel özelliğinin parçalanamaz bir hücre yapısına sahip olduğunu, bu yapının en önemli refleksinin güvenlik üzerine kurulduğunu bilmemiz gerekir. Bu ülkede birçok insanın anlayamadığı “güvenliği” merkeze alan bir devlet inşasının temel sebebi budur. İç güvenliği birinci sıraya almamış hiçbir iç kale toplumu ve devleti ayakta kalamaz, varlığını devam ettiremez. Bulunduğumuz bölgede sözü geçen etkin bir güç olabilmemiz için önce iç sonrada dış güvenliğimizi garantiye alacak, eksikliğini tespit ettiğimiz organizasyonları/kurumsal yapıları en kısa zamanda hayata geçirmeliyiz.
Onun içindir ki biz İslam dünyası içinde şiddeti önleyici ve kuşatıcı dini anlayışımız, toplumsal reflekslerimiz ve siyasi vaziyet alış biçimimiz itibariyle hiçbirine benzemeyiz. Bu imparatorluk bakiyesi bir toplum olduğumuz kadar bir iç kale toplumu ve devleti olmamızdan da ileri gelmektedir. Başka bir ifadeyle bu durum bizim otorite anlayışımızı ve buna bağlı olarak vaziyet alış tarzımızı belirlemekte, kurumlarımızı ona göre şekillendirmekte ve şimdilik kendimize özel kılmaktadır. Bu bağlamda devletin yeniden inşa edilmeye çalışıldığı şu sıralarda cevaplanması gereken yakıcı soru şudur? Kısaca analizini yapmaya çalıştığımız bu siyasi ve toplumsal özelliklerimizi, bu vaziyet alış biçimimizi ve mutedil dini anlayışımızı bölgesinde sözü dinlenen, konjonktür oluşturabilecek bir gücün temel harcı haline nasıl getirebiliriz? İşte Duygusallıktan uzak rasyonel bir şekilde cevabı verilmesi gereken soru budur… Bundan sonraki yazılarımızda bunun üzerinde durmak üzere şimdilik iyi okumalar.